بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖيمِ

İslâm Ahlâkı

Güzel ahlâkın ilmî rehberi

“Sen elbette yüce bir ahlâk üzeresin.” (Kalem, 68/4)

Ana Sayfa / Kötü Ahlâk Hastalıkları / Kötü Ahlâk / Bid'at
Kötü Ahlâk

Bid'at

BİD’AT

‘Bid’at’,

‘ibda’ kökünden türemiştir. İbda’, sözlükte önceden yapılmış bir şeyi örnek

almaksızın ilk olarak yapma ve icat etme demektir.

Allah (c.c.)

kendisine ‘Bediu’s-Semâvâti ve’l-ard’ yani gökleri ve yeri örneksiz olarak ilk

icat eden, yaratan demektir. Bu, Allah (c.c.)’ın güzel isimlerinden bir

tanesidir. [1]

Buna göre

Bid’at, sözlükte, daha önceden bir benzeri olmaksızın yapılan, sonradan icat

edilen şey (muhdes) demektir.

İslâm

ıstılahında, ‘Dinde bir dayanağı (aslı) olmaksızın sonradan çıkan her şey’e

bid'at denmiştir. ‘Size, buyurdu,

Allah'a karşı takvada bulunmanızı, başınızda Habeşli bir köle olsa bile

emirlerini dinleyip itaat etmenizi tavsiye ederim. Zira sizden hayatta kalanlar

benden sonra nice ihtilaflar görecek. Öyle ise size sünnetimi ve hidayet üzere

olan Hülefâ-i Râşidîn'in sünnetini hatırlatırım, bunlara uyun ve dört elle

sarılın. Sonradan çıkarılan şeylere karşı da son derece dikkatli ve uyanık

olun. Zira (sünnette bulunana zıt olarak) her yeni çıkarılan şey bir bid'attır,

her bid’at de dalalettir, sapıklıktır.’ [2]

Yukarıdaki hadiste mutlak şekilde sonradan

ihdas edilen, çıkarılan her şey bid'at olarak ifade edilmektedir. Lügat

açısından sonradan çıkan her şey bid'at sayılsa da reddedilmiş sayılmamıştır.

Başkaca hadisler de bu bid'at anlayışına imkân tanır. Zira Ahmed İbnu Hanbel'in

Müsned'inde yer alan bir hadis, "Yeni bir bid'at ihdas eden her kavim

onun bir mislini sünnet'ten kaldırıyor demektir" buyurur. Yine

bir hadis-i şerifte "Bilesiniz, sözlerin en hayırlısı Kitabullah'tır. En güzel yol da

Muhammed'in yoludur. İşlerin en şerlisi de sonradan ihdâs edilenlerdir. Her bid’at dalâlettir.” [3]

Buna göre esas reddedilen bid'at, mevcudu kaldıran bid'attır. Sosyal

hayatın gelişmesi, karşımıza çıkan yeni şartların sonucu ortaya çıkan

ihtiyaçlara cevap veren bid'atlar kaçınılmazdır ve bunlar reddedilmiş olamaz.

Nitekim Resûlullah (s.a.v.)'ın vefatından sonra, Hz. Ebu Bekir (r.a.), Hz. Ömer

(r.a.), Hz. Osman (r.a.), Hz. Peygamber (s.a.v)'in sünnetinde mevcut olmayan

tatbikatlara girişmişlerdir. Kur'ân-ı Kerim’in kitap haline getirilmesi, takvim

ortaya çıkarılması, devlet divanlarının tutulması vs. hep sünnette olmayan,

sonradan ortaya çıkarılan şeylerdir. "Kim ramazan

gecesini, sevabına inanarak ve bunu elde etmek niyetiyle namazla ihya ederse geçmiş günahları affedilir.” [4]

Resûlullah

(s.a.v.) ve Hz. Ebu Bekir (r.a.) zamanında bir kısmı (sekiz rekâtı) cemaatle,

bir kısmı da münferîd (tek olarak) kılınan teravih namazının tamamının,

cemaatle kılınmasını emreden Hz. Ömer (r.a.), bunun bid'at olacağını

söyleyenlere: ‘Bu bid'at ise ne güzel bid'attir’ cevabını verir.

Resûlullah

(s.a.v) buyurdular ki: "Haberiniz

olsun, rahat koltuğunda otururken kendisine benim bir hadisim ulaştığı zaman kişinin:

"Bizimle sizin aranızda Allah'ın kitabı vardır. Onda nelere helâl denmişse

onları helâl biliriz. Nelere de haram denmişse onları haram addederiz" diyeceği zaman yakındır. Bilin ki, Resûlullah (s.a.v.)'ın haram

kıldıkları da tıpkı Allah'ın haram ettikleri gibidir." [5]

Burada da bu dönemde de olduğu gibi her dönemde kaynak olarak

sadece Kur’an-ı Kerim’i kabul eden, sünneti reddeden bir olaydan

bahsedilmektedir. Sünneti kabul etmeyen veya sünnette olamayan bir şey ortaya

koyan insanların olacağını haber vermektedir. Bu hususlarda müminlerin bu

insanlara karşı nasıl bir tavır sergilemeleri gerektiğini de yine şu hadisten

anlıyoruz: "Üzerinde kırmızı renkli iki giyecek bulunan bir adam

geldi ve Resûlullah (s.a.v)'a selam verdi. Ama O (s.a.v.), adamın selamını

almadı." [6]

Bu hadisi, bir kısım âlimler kırmızı renkli elbise

giymenin erkeklere yasak olduğu istikametinde değerlendirmiştir. Hadisten

çıkarılan diğer bir hükme göre, münker iş yapan kimseye, onu bu davranışından

vazgeçirmek için selamını almamak, selam vermemek caizdir. Bu hususta şöyle

denilmiştir: ’Bid’at ehline ve açıktan günah işleyene, tahkir olsun diye selam vermemek ve bu

yolla onları davranışlarından vazgeçirmek müstehabtır.’

Nitekim Tebük Seferi'ne mazeretsiz ve izinsiz

katılmayanlardan Ka'b İbnu Malik'e vahiyle af gelinceye kadar Resûlullah

(s.a.v.) ne selam vermiş, ne de selamını almıştır.

Bid’at, Sünnet’in

zıddı olarak kullanılmaktadır ki, Allah (c.c.) Resûlünün (s.a.v.) açık ya da

dolaylı, sözlü ya da fiilî izni olmaksızın, dinde sahabeden sonra ortaya çıkan

eksiltme ya da fazlalaştırmalardır. Yani dinde olmayan şeylerin daha sonra

dinin bir hükmü gibi dine sokulmasıdır.

Peygamberimiz (s.a.v.) buyuruyor: “(Dinde)

Sonradan ortaya çıkan her şey bid’at’tır; her bid’at sapıklıktır ve sapıklık

insanı ateşe sürükler.” [7]

“Allah (c.c.) bid’at sahibinin,

orucunu, namazını, sadakasını, haccını, umresini, cihadını, infakını,

şahitliğini kabul etmez. O kılın yağdan çıktığı gibi dinden çıkar.” [8]

Bu kadar

tehlikeli ve imandan ayırıcı olan bid’at konusunda Müslümanların doğal olarak

duyarlı olmaları gerekirdi. Kişiyi dinin dışına çıkaracak hangi fiil veya davranış

bid’at kapsamına girmektedir? Bid’atın iyisi (Bid’at-ı hasene) veya kötüsü

(Bid’at-ı seyyie) var mıdır? Yoksa hepsi kötü ve İslâm dışı mıdır?

Doğrusu

bütün bu soruların detayları konusunda İslâm âlimleri arasında tam bir söz

birliği yoktur. Ortak olan kesin görüş şudur ki, Allah (c.c.) kendi dini olan

İslâm’ı, peygamberinin tebliği ile insanlara tam olarak ulaştırmıştır. [9]

Hz. Muhammed

(s.a.v.) yaşayarak, konuşarak ve uygulayarak İslâm’ın bütün kurallarını ortaya

koymuştur. Hiçbir insanın bu dine müdahale hakkı, onu eksiltme veya ona bir şey

ekleme hakkı yoktur. Sonradan ortaya çıkan ve yetkili ilim adamları tarafından

yapılan içtihat (fetva verme) ise, dine ekleme değil, dini hükümleri

sistemleştirme ya da yeni sorunlara Kur’an ve hadis ışığında çözüm bulma

gayretidir.

Peygamber (s.a.v.)’in bu konudaki hadisi unutulmamalıdır: “Kim benden sonra terk edilmiş bir

sünnetimi ihya ederse, onunla amel eden herkesin sevabı kadar o kimseye sevap

verilir, hem de onların sevabından hiçbir şey eksilmeden. Kim de Allah ve

Resûlünün rızasına uygun düşmeyen bir sapıklık bid’atı icat ederse, onunla amel

edenlerin günahları kadar o kişiye günah yüklenir, hem de onların günahlarından

hiç bir şey eksilmeden.” [10]

Bid’at,

Dinde temeli olmayan inançları ve ibadet şekillerini İslâmî bir kılıfla İslâm’a

yamamaktır. İslâm dışı görüş, inanış ve tapınmaları İslâm’a mal etmektir.

Bunları yapanlar, yaptıkları işin dine aykırı olduğunu bile kabul etmezler.

Bundan dolayı Süfyanı Sevrî ve daha başka âlimler şöyle demişlerdir:

‘Bid’at, İblis için masiyetten (günah işlemekten) daha sevimlidir. Çünkü

bid’atin tevbesi olmaz, halbuki kişi günahından dolayı tevbe edebilir. Bid’atin

tevbesi olmaz sözünün manası şudur: Allah (c.c.) ve Resûlünün (s.a.v.) ortaya

koymadıkları bir şeyi din edinen kimseye amelleri süslü gösterilir. O

yaptıklarını doğru zannetmeye başlar. Kötü amellerini güzel görmeye devam

ettiği sürece de tevbe etmiş olmaz. Her şeyden önce tevbenin başlangıcı;

kişinin işlediği fiilin tevbe etmesi gereken kötü bir fiil olduğunu kabul

etmesi, ya da tevbeyi gerektirecek denli vacip veya müstehap bir dinî emri terk

ettiğini bilmesidir. Bir kişi kendi yaptıklarını güzel görmeye devam ettikçe

tevbeye ihtiyaç duymaz.

Bid’at ehlinin tevbe etmesi, Allah’ın hidayeti göstermesi ile mümkündür. Bu

da ancak kişinin bildiği Hakk’a uyması ile gerçekleşebilir. ‘Bildiği ile amel

edene Allah (c.c.) bilmediği şeyleri de öğretir.’

Rabbimiz (c.c) şöyle buyurmaktadır; “Doğru

yolu bulanların ise Allah hidayetlerini arttırmış ve onlara takvalarını

(Allah’tan korkup sakınmalarını)vermiştir.” [11]

Duyu

organları ile ulaşılamayan, hesap ile anlaşılamayan şeylerde akıl yürütmek ve

aklın yanıldığı şeylere inanmak, insanı bu hastalığa sürükler. Her müslümanın

itikat (inançlar) konusunda Ehl-i sünnet ve’l-Cemaat denilen Maturidi veya

Eş’ari mezheplerinden birine tabi olması gerekir. Bu iki İmam’dan birisini

taklit etmek, insanı bu hastalıktan kurtarır. Çünkü Ehl-i sünnet âlimleri,

aklın ermediği bilgilerde, yalnız Kur’an-ı Kerim’e ve Hadis-i şeriflere

uymuşlar, akıllarını yalnızca bu iki kaynağı arayıp bulmakta ve anlamakta

kullanmışlardır. Ashâb-ı Kiram’dan aldıkları ve kaynağı Peygamber (s.a.v.)’e

dayanan bilgileri kitaplarına yazmışlardır.

Kur’an-ı

Kerim’de ve Hadis-i şeriflerde açıkça bildirilmiş ve bugüne kadar kesintisiz

olarak gelmiş bulunan bir şeye inanmayan veya şüphe eden kâfir olur. Açık

olarak bildirilmemiş, şüpheli olan konulara yanlış yorumlar yaparak anlam

vermek bid’at olur.

Bid’at

kavramının kendisi gibi, ‘güzel bid’at’, ‘kötü bid’at’ tanımları da çok net

değildir. Hangi inanış, hangi amel ve adet bid’attır, hangisi güzeldir, hangisi

kötüdür? Bu gibi değerlendirmeler kişilere ve kültürlere göre değişebilir.

Bid’at’ın sınırlarını kim ve nasıl çizecektir? Tarihte ve günümüzde hemen hemen

her grup Müslüman kendi düşündüğünü ve yaptığını doğru, diğerlerini yanlış

görmektedir. Herkes görüşlerini ve eylemlerini Kur’an ve sünnete dayandırma

iddiasındadır. Hiç kimse de yaptığının bid’at olduğunu kabul etmez.

Onun için bu

konuda dikkatli olmak ve her şeye bilmeden ‘bid’at’ demek, ya da o şey bid’at

ise onu da İslâm’dan saymak yanlışlığına düşmemek gerekir. Kur’an’ı ve Hz.

Muhammed (s.a.v.)’in yaşayıp tebliğ ettiği dini iyi bilirsek, bid’atleri daha

iyi tanıyabiliriz. Peygamberimiz (s.a.v.)’den sonra ortaya çıkan bütün

fikirlere, icatlara, kurumlara, yani her şeye kavram olarak bid’at demek yanlış

olacağı gibi, din kılıfı geçirilmiş şeyleri de kabul etmek mümkün değildir.

İslâmî

olmadığı halde İslâm kılıfıyla sunulan bütün inanç, amel, tavır ve anlayışlara

karşı duyarlı olmak zorundayız. Bunlar Din’den olmadığı halde dine sokulan

bid’at ve hurafelerdir. Her bir bid’at, müslümanın hayatından bir sünneti alıp

götürür. Hz. Muhammed (s.a.v.)’in sünnetini iyi tanıyanlar ve onu bir hayat

olarak yaşayanlar bid’atlerin tuzağına düşmezler. [12]

Resûlullah

(s.a.v)’ı sevmenin alametlerinden birisi; Allah ve

Resûlü (s.a.v.)’ne düşman olanlara, düşman olmak, O’nun dininde bidatler çıkartıp sünnetine muhalefet

edenlerden uzaklaşmaktır. O’nun (s.a.v.) sünnetine aykırı olan her şeyin

kendisine sevimsiz olup, ağır gelmelidir. Bu hususta Allah Teâlâ buyurur ki: "Allah'a ve ahiret gününe iman eden

hiçbir kavmi, Allah'a ve Resûlüne muhalefete kalkışan kimselerle sevişir

bulamazsınız. Velev ki o muhalifler babaları, oğulları veya kardeşleri veyahut

hısım ve hemşerileri olsun." [13][1] Bakara sûresi, 2/117; En’âm sûresi, 6/101.

[2] Tirmizî, İlim, 16; Ebu Dâvud, Sünne, 6.

[3] Müslim, Cuma, 43; Nesâî, İydeyn, 22.

[4] Buharî, Terâvih, 1, Müslim, Müsâfirîn, 174; Ebû Dâvud, Salât, 318; Tirmizî, Savm, 83.

[5] Ebu Dâvud, Sünne, 6; Tirmizî, İlm, 60; İbnu Mace, Mukaddime, 2.

[6] Ebu Davud, Libas, 20; Tirmizî, Edeb, 45.

[7] Müslim, Nesâi, Ebu Davud.

[8] İbn-i Mâce.

[9] Mâide sûresi, 5/3.

[10] İbn-i Mâce, Tirmizî.

[11] Muhammed sûresi, 47/17.

[12] İslâm’ın Temel Kavramları, H. K. Ece.

[13] Mücadele sûresi, 58/22.