البدعة
BİD’AT
‘Bid’at’,
‘ibda’ kökünden türemiştir. İbda’, sözlükte önceden yapılmış bir şeyi örnek
almaksızın ilk olarak yapma ve icat etme demektir.
Allah (c.c.)
kendisine ‘Bediu’s-Semâvâti ve’l-ard’ yani gökleri ve yeri örneksiz olarak ilk
icat eden, yaratan demektir. Bu, Allah (c.c.)’ın güzel isimlerinden bir
tanesidir. [1]
Buna göre
Bid’at, sözlükte, daha önceden bir benzeri olmaksızın yapılan, sonradan icat
edilen şey (muhdes) demektir.
İslâm
ıstılahında, ‘Dinde bir dayanağı (aslı) olmaksızın sonradan çıkan her şey’e
bid'at denmiştir. ‘Size, buyurdu,
Allah'a karşı takvada bulunmanızı, başınızda Habeşli bir köle olsa bile
emirlerini dinleyip itaat etmenizi tavsiye ederim. Zira sizden hayatta kalanlar
benden sonra nice ihtilaflar görecek. Öyle ise size sünnetimi ve hidayet üzere
olan Hülefâ-i Râşidîn'in sünnetini hatırlatırım, bunlara uyun ve dört elle
sarılın. Sonradan çıkarılan şeylere karşı da son derece dikkatli ve uyanık
olun. Zira (sünnette bulunana zıt olarak) her yeni çıkarılan şey bir bid'attır,
her bid’at de dalalettir, sapıklıktır.’ [2]
Yukarıdaki hadiste mutlak şekilde sonradan
ihdas edilen, çıkarılan her şey bid'at olarak ifade edilmektedir. Lügat
açısından sonradan çıkan her şey bid'at sayılsa da reddedilmiş sayılmamıştır.
Başkaca hadisler de bu bid'at anlayışına imkân tanır. Zira Ahmed İbnu Hanbel'in
Müsned'inde yer alan bir hadis, "Yeni bir bid'at ihdas eden her kavim
onun bir mislini sünnet'ten kaldırıyor demektir" buyurur. Yine
bir hadis-i şerifte "Bilesiniz, sözlerin en hayırlısı Kitabullah'tır. En güzel yol da
Muhammed'in yoludur. İşlerin en şerlisi de sonradan ihdâs edilenlerdir. Her bid’at dalâlettir.” [3]
Buna göre esas reddedilen bid'at, mevcudu kaldıran bid'attır. Sosyal
hayatın gelişmesi, karşımıza çıkan yeni şartların sonucu ortaya çıkan
ihtiyaçlara cevap veren bid'atlar kaçınılmazdır ve bunlar reddedilmiş olamaz.
Nitekim Resûlullah (s.a.v.)'ın vefatından sonra, Hz. Ebu Bekir (r.a.), Hz. Ömer
(r.a.), Hz. Osman (r.a.), Hz. Peygamber (s.a.v)'in sünnetinde mevcut olmayan
tatbikatlara girişmişlerdir. Kur'ân-ı Kerim’in kitap haline getirilmesi, takvim
ortaya çıkarılması, devlet divanlarının tutulması vs. hep sünnette olmayan,
sonradan ortaya çıkarılan şeylerdir. "Kim ramazan
gecesini, sevabına inanarak ve bunu elde etmek niyetiyle namazla ihya ederse geçmiş günahları affedilir.” [4]
Resûlullah
(s.a.v.) ve Hz. Ebu Bekir (r.a.) zamanında bir kısmı (sekiz rekâtı) cemaatle,
bir kısmı da münferîd (tek olarak) kılınan teravih namazının tamamının,
cemaatle kılınmasını emreden Hz. Ömer (r.a.), bunun bid'at olacağını
söyleyenlere: ‘Bu bid'at ise ne güzel bid'attir’ cevabını verir.
Resûlullah
(s.a.v) buyurdular ki: "Haberiniz
olsun, rahat koltuğunda otururken kendisine benim bir hadisim ulaştığı zaman kişinin:
"Bizimle sizin aranızda Allah'ın kitabı vardır. Onda nelere helâl denmişse
onları helâl biliriz. Nelere de haram denmişse onları haram addederiz" diyeceği zaman yakındır. Bilin ki, Resûlullah (s.a.v.)'ın haram
kıldıkları da tıpkı Allah'ın haram ettikleri gibidir." [5]
Burada da bu dönemde de olduğu gibi her dönemde kaynak olarak
sadece Kur’an-ı Kerim’i kabul eden, sünneti reddeden bir olaydan
bahsedilmektedir. Sünneti kabul etmeyen veya sünnette olamayan bir şey ortaya
koyan insanların olacağını haber vermektedir. Bu hususlarda müminlerin bu
insanlara karşı nasıl bir tavır sergilemeleri gerektiğini de yine şu hadisten
anlıyoruz: "Üzerinde kırmızı renkli iki giyecek bulunan bir adam
geldi ve Resûlullah (s.a.v)'a selam verdi. Ama O (s.a.v.), adamın selamını
almadı." [6]
Bu hadisi, bir kısım âlimler kırmızı renkli elbise
giymenin erkeklere yasak olduğu istikametinde değerlendirmiştir. Hadisten
çıkarılan diğer bir hükme göre, münker iş yapan kimseye, onu bu davranışından
vazgeçirmek için selamını almamak, selam vermemek caizdir. Bu hususta şöyle
denilmiştir: ’Bid’at ehline ve açıktan günah işleyene, tahkir olsun diye selam vermemek ve bu
yolla onları davranışlarından vazgeçirmek müstehabtır.’
Nitekim Tebük Seferi'ne mazeretsiz ve izinsiz
katılmayanlardan Ka'b İbnu Malik'e vahiyle af gelinceye kadar Resûlullah
(s.a.v.) ne selam vermiş, ne de selamını almıştır.
Bid’at, Sünnet’in
zıddı olarak kullanılmaktadır ki, Allah (c.c.) Resûlünün (s.a.v.) açık ya da
dolaylı, sözlü ya da fiilî izni olmaksızın, dinde sahabeden sonra ortaya çıkan
eksiltme ya da fazlalaştırmalardır. Yani dinde olmayan şeylerin daha sonra
dinin bir hükmü gibi dine sokulmasıdır.
Peygamberimiz (s.a.v.) buyuruyor: “(Dinde)
Sonradan ortaya çıkan her şey bid’at’tır; her bid’at sapıklıktır ve sapıklık
insanı ateşe sürükler.” [7]
“Allah (c.c.) bid’at sahibinin,
orucunu, namazını, sadakasını, haccını, umresini, cihadını, infakını,
şahitliğini kabul etmez. O kılın yağdan çıktığı gibi dinden çıkar.” [8]
Bu kadar
tehlikeli ve imandan ayırıcı olan bid’at konusunda Müslümanların doğal olarak
duyarlı olmaları gerekirdi. Kişiyi dinin dışına çıkaracak hangi fiil veya davranış
bid’at kapsamına girmektedir? Bid’atın iyisi (Bid’at-ı hasene) veya kötüsü
(Bid’at-ı seyyie) var mıdır? Yoksa hepsi kötü ve İslâm dışı mıdır?
Doğrusu
bütün bu soruların detayları konusunda İslâm âlimleri arasında tam bir söz
birliği yoktur. Ortak olan kesin görüş şudur ki, Allah (c.c.) kendi dini olan
İslâm’ı, peygamberinin tebliği ile insanlara tam olarak ulaştırmıştır. [9]
Hz. Muhammed
(s.a.v.) yaşayarak, konuşarak ve uygulayarak İslâm’ın bütün kurallarını ortaya
koymuştur. Hiçbir insanın bu dine müdahale hakkı, onu eksiltme veya ona bir şey
ekleme hakkı yoktur. Sonradan ortaya çıkan ve yetkili ilim adamları tarafından
yapılan içtihat (fetva verme) ise, dine ekleme değil, dini hükümleri
sistemleştirme ya da yeni sorunlara Kur’an ve hadis ışığında çözüm bulma
gayretidir.
Peygamber (s.a.v.)’in bu konudaki hadisi unutulmamalıdır: “Kim benden sonra terk edilmiş bir
sünnetimi ihya ederse, onunla amel eden herkesin sevabı kadar o kimseye sevap
verilir, hem de onların sevabından hiçbir şey eksilmeden. Kim de Allah ve
Resûlünün rızasına uygun düşmeyen bir sapıklık bid’atı icat ederse, onunla amel
edenlerin günahları kadar o kişiye günah yüklenir, hem de onların günahlarından
hiç bir şey eksilmeden.” [10]
Bid’at,
Dinde temeli olmayan inançları ve ibadet şekillerini İslâmî bir kılıfla İslâm’a
yamamaktır. İslâm dışı görüş, inanış ve tapınmaları İslâm’a mal etmektir.
Bunları yapanlar, yaptıkları işin dine aykırı olduğunu bile kabul etmezler.
Bundan dolayı Süfyanı Sevrî ve daha başka âlimler şöyle demişlerdir:
‘Bid’at, İblis için masiyetten (günah işlemekten) daha sevimlidir. Çünkü
bid’atin tevbesi olmaz, halbuki kişi günahından dolayı tevbe edebilir. Bid’atin
tevbesi olmaz sözünün manası şudur: Allah (c.c.) ve Resûlünün (s.a.v.) ortaya
koymadıkları bir şeyi din edinen kimseye amelleri süslü gösterilir. O
yaptıklarını doğru zannetmeye başlar. Kötü amellerini güzel görmeye devam
ettiği sürece de tevbe etmiş olmaz. Her şeyden önce tevbenin başlangıcı;
kişinin işlediği fiilin tevbe etmesi gereken kötü bir fiil olduğunu kabul
etmesi, ya da tevbeyi gerektirecek denli vacip veya müstehap bir dinî emri terk
ettiğini bilmesidir. Bir kişi kendi yaptıklarını güzel görmeye devam ettikçe
tevbeye ihtiyaç duymaz.
Bid’at ehlinin tevbe etmesi, Allah’ın hidayeti göstermesi ile mümkündür. Bu
da ancak kişinin bildiği Hakk’a uyması ile gerçekleşebilir. ‘Bildiği ile amel
edene Allah (c.c.) bilmediği şeyleri de öğretir.’
Rabbimiz (c.c) şöyle buyurmaktadır; “Doğru
yolu bulanların ise Allah hidayetlerini arttırmış ve onlara takvalarını
(Allah’tan korkup sakınmalarını)vermiştir.” [11]
Duyu
organları ile ulaşılamayan, hesap ile anlaşılamayan şeylerde akıl yürütmek ve
aklın yanıldığı şeylere inanmak, insanı bu hastalığa sürükler. Her müslümanın
itikat (inançlar) konusunda Ehl-i sünnet ve’l-Cemaat denilen Maturidi veya
Eş’ari mezheplerinden birine tabi olması gerekir. Bu iki İmam’dan birisini
taklit etmek, insanı bu hastalıktan kurtarır. Çünkü Ehl-i sünnet âlimleri,
aklın ermediği bilgilerde, yalnız Kur’an-ı Kerim’e ve Hadis-i şeriflere
uymuşlar, akıllarını yalnızca bu iki kaynağı arayıp bulmakta ve anlamakta
kullanmışlardır. Ashâb-ı Kiram’dan aldıkları ve kaynağı Peygamber (s.a.v.)’e
dayanan bilgileri kitaplarına yazmışlardır.
Kur’an-ı
Kerim’de ve Hadis-i şeriflerde açıkça bildirilmiş ve bugüne kadar kesintisiz
olarak gelmiş bulunan bir şeye inanmayan veya şüphe eden kâfir olur. Açık
olarak bildirilmemiş, şüpheli olan konulara yanlış yorumlar yaparak anlam
vermek bid’at olur.
Bid’at
kavramının kendisi gibi, ‘güzel bid’at’, ‘kötü bid’at’ tanımları da çok net
değildir. Hangi inanış, hangi amel ve adet bid’attır, hangisi güzeldir, hangisi
kötüdür? Bu gibi değerlendirmeler kişilere ve kültürlere göre değişebilir.
Bid’at’ın sınırlarını kim ve nasıl çizecektir? Tarihte ve günümüzde hemen hemen
her grup Müslüman kendi düşündüğünü ve yaptığını doğru, diğerlerini yanlış
görmektedir. Herkes görüşlerini ve eylemlerini Kur’an ve sünnete dayandırma
iddiasındadır. Hiç kimse de yaptığının bid’at olduğunu kabul etmez.
Onun için bu
konuda dikkatli olmak ve her şeye bilmeden ‘bid’at’ demek, ya da o şey bid’at
ise onu da İslâm’dan saymak yanlışlığına düşmemek gerekir. Kur’an’ı ve Hz.
Muhammed (s.a.v.)’in yaşayıp tebliğ ettiği dini iyi bilirsek, bid’atleri daha
iyi tanıyabiliriz. Peygamberimiz (s.a.v.)’den sonra ortaya çıkan bütün
fikirlere, icatlara, kurumlara, yani her şeye kavram olarak bid’at demek yanlış
olacağı gibi, din kılıfı geçirilmiş şeyleri de kabul etmek mümkün değildir.
İslâmî
olmadığı halde İslâm kılıfıyla sunulan bütün inanç, amel, tavır ve anlayışlara
karşı duyarlı olmak zorundayız. Bunlar Din’den olmadığı halde dine sokulan
bid’at ve hurafelerdir. Her bir bid’at, müslümanın hayatından bir sünneti alıp
götürür. Hz. Muhammed (s.a.v.)’in sünnetini iyi tanıyanlar ve onu bir hayat
olarak yaşayanlar bid’atlerin tuzağına düşmezler. [12]
Resûlullah
(s.a.v)’ı sevmenin alametlerinden birisi; Allah ve
Resûlü (s.a.v.)’ne düşman olanlara, düşman olmak, O’nun dininde bidatler çıkartıp sünnetine muhalefet
edenlerden uzaklaşmaktır. O’nun (s.a.v.) sünnetine aykırı olan her şeyin
kendisine sevimsiz olup, ağır gelmelidir. Bu hususta Allah Teâlâ buyurur ki: "Allah'a ve ahiret gününe iman eden
hiçbir kavmi, Allah'a ve Resûlüne muhalefete kalkışan kimselerle sevişir
bulamazsınız. Velev ki o muhalifler babaları, oğulları veya kardeşleri veyahut
hısım ve hemşerileri olsun." [13][1] Bakara sûresi, 2/117; En’âm sûresi, 6/101.
[2] Tirmizî, İlim, 16; Ebu Dâvud, Sünne, 6.
[3] Müslim, Cuma, 43; Nesâî, İydeyn, 22.
[4] Buharî, Terâvih, 1, Müslim, Müsâfirîn, 174; Ebû Dâvud, Salât, 318; Tirmizî, Savm, 83.
[5] Ebu Dâvud, Sünne, 6; Tirmizî, İlm, 60; İbnu Mace, Mukaddime, 2.
[6] Ebu Davud, Libas, 20; Tirmizî, Edeb, 45.
[7] Müslim, Nesâi, Ebu Davud.
[8] İbn-i Mâce.
[9] Mâide sûresi, 5/3.
[10] İbn-i Mâce, Tirmizî.
[11] Muhammed sûresi, 47/17.
[12] İslâm’ın Temel Kavramları, H. K. Ece.
[13] Mücadele sûresi, 58/22.