In the name of Allah, the Most Gracious, the Most Merciful

Islamic Ethics

A scholarly guide to good character

“And indeed, you are of a great moral character.” (Al-Qalam 68:4)

Home / Trade Ethics / Trade Ethics / Buying and Selling
Trade Ethics

Buying and Selling

A translation of this content in this language has not been added yet; showing the original Turkish text.

Erkenden Rızık Aramaya Çıkmak

Tirmizi'nin, Sahr el-Gâmidi'den rivayetine göre, Hz. Muhammed (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: “Allah'ım, ümmetimin sabah er­kenden çıktıklarında, (ticaretlerini) bereketli kıl.”

Râvi, şöyle demiştir: “Nebi, bir seriyye veya ordu göndere­ceği zaman, onu sabah erkenden gönderirdi.” Sahr (r.a.) tacir biriydi. O da bir ticaret kervanı göndereceği zaman erkenden gön­derir, böylece malı artar ve çoğalırdı.

Hz. Ali'den rivayete göre, Hz. Muhammed (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: “Allah Teâlâ, helal kazanç peşinde koşan bir kulunu görmekten hoşlanır.” [1]

Mâlik bin Enes (r.a.) 'den yapılan rivayete göre, Allah Rasûlü, sallallahü aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: “Helâl ka­zanç aramak, her müslümana vacibdir.” [2]

Râfi' bin Hadîc'den rivayete göre; “Ey Allah'ın Resûlü, han­gi kazanç daha hoş (helâl) dur?” diye soruldu. Hz. Muhammed (s.a.v.), şöyle buyurdu: “Kişinin kendi eliyle yaptığı ve aldatma ol­mayan alışveriş.” [3]

Alışveriş Hükmü

Kazançla uğraşan herkesin, sahih muamelelerde bulunması ve harcamalarının fesattan uzak olması için, alışverişi sahih yapan ve bozan şeyleri bilmesi vaciptir. Rivayete göre, Ömer (r.a.) çarşı-pazarları dolaşır ve bazı tüccarlara kamçıyla vura­rak; “Pazarımızda sadece fakih olanlar alışveriş yapabilirler. Ak­si takdirde riba yemek istenir veya kaçınılır” derdi.

Zamanımızda pek çok Müslüman muamelâtı öğrenmeyi ih­mal edip, gaflete düşmüşler ve kazancın artması ve kârın kat kat fazlalaşması üzerine, haram yemeyi önemsemez olmuşlardır. Bu pek büyük bir hata olup, bu hususu yok etmek için çalış­mak, mubah ile sakıncalıyı ayırt etmek, kazancını temizlemek ve mümkün olduğu kadar şüpheli şeylerden uzak durmaya ça­lışmak, ticaretle uğraşan herkese vaciptir.

Allah Resûlü (s.a.v.) şöyle buyurmuş­tur : “İlim öğrenmek, kadın, erkek her Müslüman’a farzdır.” Helal yeyip temiz kazanç sağlamak ve insanların güveniy­le, Allah'ın hoşnutluğunu kazanmak isteyen kimsenin buna dik­kat etmesi gerekir.

Nu'man bin Beşîr'den rivayete göre, Hz. Muhammed (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: “Helâl bellidir, haram da bellidir. Bu ikisi arasın­da şüpheli işler vardır. Günah olması şüphesi bulunan şeyi terk eden kimse, açık olanı da terk etmiş olur. Günah olma şüphesi bu­lunan şeylere dalan kimsenin ise, açık olanlara da dalması ya­landır. Günahlar, Allah'ın koruluğudur. Koruluk etrafında sü­rüsünü otlatanın, koruluğa dalmasından korkulur.” [4]

Alışverişin Mânâsı

Alışverişin manası, lügatte, mutlak değiş - tokuştur. Alışve­riş ve ticaret kelimeleri aynı manada kullanılır. Alışveriş ile, bir mah diğer mal ile, karşılıklı rıza ile değiş - tokuş etmek veya bir mülkü bir bedel karşılığında izin verilen şekilde başkasına devr­etmek kastedilir.

Meşru Oluşu

Alışveriş, Kitap, Sünnet ve icmâ ile meşrudur.

Kitap'dan delili: Allah (c.c.) şöyle buyuruyor: “Allah, alış­verişi helâl, faizi ise, haram kılmıştır.” [5]

Sünnetten deli: Allah Rasülü (s.a.v.) söyle buyuruyor: “Kazancın en üstünü kişinin el emeği ile yap­tığı ve aldatma olmayan alışveriştir.”

Alışverişin Hikmeti

Allah, alışverişi kullarını müreffeh kılmak için meşru kıl­mıştır. İnsan gruplarından hiç bir ferdin, yaşadığı müddetçe, müstağni kalamayacağı giyecek, gıda ve diğer zaruri ihtiyaçla­rı vardır. Hiç kimsenin kendisini bunlardan ayrı tutması müm­kün değildir. Çünkü onları kazanmaya, diğer şeylere göre da­ha muhtaçtır. Kişinin ihtiyaç duyduğu diğer şeylere karşılık, sa­hip olup ihtiyaç duymadığı şeyleri verdiği değiş tokuştan da­ha mükemmel bir kazanç yolu yoktur.

Alışverişin Tesirleri

Alışveriş anlaşması tamam olup gerekli şart ve rükünleri ye­rine getirildiği zaman, satılan malın mülkiyeti, satılana geçer, ücreti ise mülkiyeti satın alandan satana geçer, böylece bunlar­dan her birinin, kendisine geçen şeyleri, her türlü meşru tasar­rufta kullanması helâl olur.

Alışverişin Rükünleri

Alışveriş akdi, icap ve kabul ile gerçekleşir. Değersiz şeyler bunun dışındadır. Bunlarda icap ve kabul şart olmayıp, karşı­lıklı alıp-verme yeterlidir. Bu konuda örfe başvurulur ve halk arasında genel olarak yaygınlaşmış adetler geçerlidir.

İcap ve kabulde muayyen lafızlar şart değildir. Çünkü akitte, amaçlar ve manalara önem verilir, yoksa lafızlara ve şekil­lere değil.

Bu konuda, değiş tokuştan ve alıp vermeden hoşnut oldu­ğunu gösteren, yani hoşnutluğa delalet eden, meselâ satanın “sattım”, verdim”, “temlik ettim”, ”o senindir” veya “fiyatını ver” gibi ve müşterinin de, “satın aldım”, “kabul ettim”, “razı oldum” veya “fiyatını al” gibi sözleri ile temlik edip, temlik almayı bildiren karinelere itibar edilir.

Alışveriş Akdinin Siga Şartları

İcap ve kabulün her ikisinde de akit sîgası şarttır. Şöyle ki:

a) Her birinin aralarında uzun bir fasıla olmaması, bir mec­liste ve diğeri ardından olması gerekir.

b) Karşılıklı rızanın gerekli olduğu satılan mal ve fiyatı hak­kındaki icap ve kabulün birbirine uygun olması gerekir. Eğer icap ve kabul ayrı ayrı şeylerde olursa, satış akdi gerçekleşmez. Meselâ satıcı: “Bu elbiseyi sana beş yüz liraya sattım”, müşte­ri de “dört yüz liraya kabul ettim” dese, aralarındaki alışveriş, icap ile kabul farklı olduğu için gerçekleşmez.

c) İkisinin de mazi (geçmiş zaman) lafızları ile olması ge­rekir. Meselâ satıcının “sattım” müşterinin de “kabul ettim” de­mesi gibi. Veya hal (şimdiki zaman) kastedilen muzari (geniş zaman) lafızları ile olur. Mesela: hal kastedilerek; “satıyorum” ve “alıyorum” denmesi gibi. Bununla gelecek kastedilir veya ba­şına Arapçada geleceğe ait olan ekler getirilirse, bu akit vaat edilmiş olur. Akdin vaat edilmesi durumunda ise şer'an bu akde itibar edilmez. Bu yüzden, akit sahih olmaz.

Yazışmayla Yapılan Akit

İcap ve kabul ile akit gerçekleştiği gibi, akit yapanların bir­birinden uzakta olması veya birinin dilsiz olması şartıyla yazış­ma ile yapılan akit de gerçekleşir. Her ikisi de bir mecliste ise­ler ve konuşmaya engel bir özürleri yoksa, yazışmayla akit ol­maz. Çünkü yazışma, konuşmaya denk değildir. Konuşma, baş­ka şeye delalet çeşitlerinin en açığıdır. Ancak, başka şeye de­lalette lafızlara denk başka bir şeyi lüzumlu kılan, gerçek bir neden (dinsizlik gibi) bulunursa, o başka.

Akdin tamamlanması için, kendisine yazılan kimsenin, bu­nu yüksek sesle okuyarak kabul etmesi şarttır.

Elçi Vasıtasıyla Yapılan Akit

Sözle ve yazışma ile akit gerçekleştiği gibi, akit yapanlar­dan birinin diğerine gönderdiği elçi vasıtasıyla da akit gerçek­leşir. Ancak elçi gönderilen kimsenin, bildirme akabinde bunu kabul etmesi şarttır.

Bu iki şekilde, kabul meydana geldiği zaman, akit tamam­lanır. Kabulü için gerekli bilgi beklenilmez.

Dilsizin Akdi

Dilsizin anlaşılan işaretlerle akit yapması da böyledir. Çün­kü onun muteber işaretleri, dil ile konuşmaya eşittir. Dilsizin yazısı anlaşılıyorsa akit yapması da caizdir.

Bazı fakihlerin ileri sürdüğü muayyen lafızların bulunma­sı şartı, ne Kitap’ta, ne de sünnette vardır.

Alışverişin Şartları

Alışverişin sahih olarak gerçekleşmesi için bulunması ge­reken bazı şartlar vardır. Bunlar aşağıdadır:

Bunlardan bir kısmı akit yapanlara ilişkindir. Bir kısmı akit yapılan şeye (yani akit yapanların birinden diğerine geçecek olan, fiyat ve satılan mala) ilişkindir.

Akit Yapanların Şartlan

Akit yapanların, âkil ve mümeyyiz olması şarttır. Delinin, sar­hoşun ve mümeyyiz olmayan çocuğun yaptığı akit sahih değil­dir. Eğer delinin bazen aklı basma geliyorsa, delilikten kurtul­duğu sırada yaptığı akit sahih, delilik halinde yaptığı akit ise, sahih değildir.

Mümeyyiz çocuğun akdi sahihtir ve velisinin iznine bağlı­dır. Eğer velisi icazet verirse, şer'an akit gerçekleşmiş olur.

Akit Yapılan Malın Şartları

Akit yapılan malda altı şartın bulunması gerekir:

1- Malın helal olması,

2- Ondan istifade edilebilmesi,

3- Akit yapanın malik olması,

4- Tesliminin mümkün olması,

5- Onu tanıması,

6- Satılan malın teslim alınabilmesi. Bunların açıklaması aşağıda gelecektir.

Malın Helâl Olması

Câbir (r.a.)'in naklettiği hadis gereğince, akit yapılan mal teiniz (helâl) olmalıdır. Allah Resûlü aleyhisselam şöyle buyur­muştur: “Allah hamrın (içki), meytenin, domuzun ve putların satışını haram kılmıştır.” “Ey Allah'ın Resûlü! Meyte yağ­larına ne dersin! Onlarla gemiler boyanır, deriler yağlanır ve halk onunla aydınlanır.” diye soruldu. Hz. Muhammed (s.a.v.): “Ha­yır, o haramdır” buyurdu.

Hadiste bulunan “o haramdır” ifadesindeki “o” zamiri meyte yağlarının “alış – verişine” aittir. Bu sebeple satmaksızın meyte yağlarını kullanmak, derileri yağlamak ve onlarla aydın­lanmak caiz olur. Yalnız bunlar yenmemeli ve insan bedenine dahil edilmemelidir.

İbn Kayyım İ'lâmu'l-muvakkı'în’de “haramdır” sözü hak­kında iki görüş olduğunu söyleyerek şöyle demiştir:

a) Onların satışı haramdır.

b) Bu fiiller haramdır.

İki görüş de şu soruya dayanmaktadır: “Anılan faydalan­ma şekilleri için, satılması mı, yoksa anılan faydalanma mı nehyedilmiştir?”

Alimlerimiz birincisini tercih etmiştir. Bu daha açıktır. Çün­kü, Hz. Muhammed (s.a.v.), onların buna ihtiyaçları olduğu için bu “faydalanma şekillerinin” haram olduğunu bildirmemiş, ancak onlara “satışının” haram olduğunu haber vermiş ve Yahudilerin bu tür faydalanma için onları sattıklarını bildirmiştir. Onlara onun satışına izin vermemiş ve onları anılan faydalanma şekil­lerinden de nehyetmemiştir. Satışın caiz olmaması, onlardan fay­dalanmanın da helal olmadığını göstermez.

Sonra Allah Resulü hadisin sonunda şöyle buyurmuştur: Al­lah Yahudileri kahretsin. Allah onlara meytenin etlerini haram kıldı. Onlar da onu toplayıp, sattılar ve kazancını yediler.

İlk üç şeyin (meyte, hamr ve domuz) satışının haram kı­lınmasının illeti, alimlerin çoğunluğuna göre, onların “necis” ol­malarıdır. Bu illet, diğer bütün necis şeylere uygulanır.

Hanefiler ve Zahiriler, şer'an helal olan bir menfaat bulu­nan şeylerin tümünü bundan istisna etmişler ve satışına cevaz vererek şöyle demişlerdir: “Tarlalarda kullanılması zaruri” olan hayvanların necis olan tezek ve dışkılarının satışı caizdir. Onlar­dan yakacak ve gübre olarak faydalanılır. Yine aydınlatmada ve boyamada kullanılan necis yağlar gibi, yeme ve içme dışında faydalanılan necis şeylerin satışı da caizdir. Yeme dışında isti­fade edildiği sürece boyamak için satılan necis boyaların ve ben­zerlerinin satışı da caizdir.

Beyhaki'nin sahih senedle rivayetine göre İbn Ömer'e (r.a.), içi­ne fare düşmüş olan yağ hakkında soruldu. O şöyle dedi: “On­ları aydınlatmada kullanın ve onlarla derilerinizi yağlayın.”

Allah Rasûlü (s.a.v.) Meymune'nin atıl­mış ölü koyununa rastladı. “Onun derisini alıp, tabaklasanız da ondan faydalansanız?” buyurdu. “Ey Allah'ın Resûlü, o meytedir.” dediler. Hz. Muhammed (s.a.v.): “Onun ancak yenmesi haramdır.” buyurdu. Bu hadisin anlamı, meyleden yeme dışında isti­fadenin caiz olduğunu gösterir. Ondan istifade etmek caiz olun­ca, mubah olan bu faydalanma için satılması kastedildiği sü­rece, onun satışı da caizdir.

Malın İstifade Edilebilir Olması

Haşerelerin, yılanın ve farenin satılması caiz değildir. An­cak onlarla faydalanılabiliyorsa o başka. Kedinin, arının, şahi­nin ve arşlarım satışı da, onlarla av yapılabildiği veya derisin­den faydalanıldığı zaman, caizdir.

Yük için filin satışı caizdir. Yenilmese bile papağan, tavus ve görünüşü güzel diğer kuşların satılması da caizdir. Seslerini dinleme ve güzelliklerini seyretme gayeleri, mubah amaçlardır.

Allah Resûlü (s.a.v.) menettiği için, köpe­ğin satışı caiz değildir. Av için eğitilmiş köpek, bunun dışında­dır. Ziraat ve bekçi köpeği gibi edinilmesi caiz olanlar hakkın­da Ebû Hanife “Bunların satışı caizdir” demiştir. Atâ ve Nehâî Hz. Muhammed (s.a.v.)'ın av köpeği dışında köpeğin kazancından nehyetmesi gereğince “yalnız av köpeğinin satışı caizdir” demiş­lerdir. [6]

Onu (köpeği) telef edenin kıymetini ödemesi gerekli midir? Şevkanî şöyle demiştir: Satışının haram olduğunu söyleyen, bu­nun gerekli olmadığını söylemiştir. Bunu caiz görenler ise, taz­minin vacip olduğunu söylemişlerdir. Alışveriş konusunda ayı­rımlarda bulunan hakkında, kıymetinin tazmini konusunda da ayrılığa düşülmüştür. Malik'ten «Satışının caiz olmadığı ve kıy­metinin tazmini gerektiği» nakledilmiştir. Yine ondan satışının sadece mekruh olduğu da rivayet edilmiştir. Ebu Hanife ise: “Satışı caizdir, onu telef eden de tazmin eder” demiştir.

Müzik ve Eğlence Araçlarının Satımı

Müzik ve eğlence araçlarının satımı konusunda Hanefî imamların yaklaşımları birbirinden farklıdır. Ebû Hanîfe, barbıt, davul, mizmar ve def gibi melahî aletlerinin satımını mekruh saymakla birlikte caiz görmüştür. Ebû Yûsuf ve Muhammed, bu tür aletlerin oyun-eğlence için hazırlanmış, günah ve fesat için yapılmış olduğunu, dolayısıyla hukuken mal hükmünde bulunmadığını ileri sürerek melahî aletlerinin satımının bâtıl olacağını söylemişlerdir.

Ebû Hanîfe bunların mal hükmünden tutulacağından hareketle bu aletleri kıranların tazmin etmek durumunda kalacaklarını ifade etmiş, Ebû Yusuf ve Muhammed bu durumda tazmin sorumluluğu getirmemişlerdir.

Şâfiîler yapılan bir alım satım akdinin geçerli olabilmesi için satılabilmesi için satılan şeyin yararlanılabilir olmasını şart koştukları için ve müzik aletlerinden elde edilen yararı da dinen yok saydıkları için, oyun eğlence aletlerinin konu edildiği alım satımları batıl kabul etmişlerdir.

Dikkat edilirse İslâm dini, musiki konusunda ayrıntılı ve özel hüküm koymak yerine genel ilke ve amaçları belirlemekle yetinmiştir. Bu tür faaliyetler aslen mubah görülmekle birlikte, dinin temel inanç, amel ve ahlâk ilkelerine aykırı olmaması, haramların işlenmesine götürmemesi, başkaların haklarını ihlâl etmemesi gibi kayıt ve şartlar aranmıştır.

Şüphesiz ki bu kayıt ve şartlar, daha iyi Müslüman olmamızı, daha güvenli, düzenli ve sağlıklı bir ortamda yaşamamızı sağlamaya yönelik önlemlerdir. Dinin dolaylı olarak ilgilendiği ve hüküm koyduğu, mûsikî de dahil, birçok konu esasen kişinin kendi dini hassasiyeti ve ölçüleri içerisinde çözülebilecek nitelikte konular olmakla birlikte, insanoğlunun kendini kontrol altında tutmasının zorluğu, insan tabiatının yasaklara temayülü, eğitim kişilerin sübjektif ölçülerinin değişkenliği gibi sebeplerle bu ve benzeri konularda birtakım objektif ölçüler getirilmesi ihtiyacı doğmuştur. Esasen İslâm bilginlerinin konuyla ilgili görüş ve tavsiyeleri de bu ihtiyacın sonucudur.

Helal olduğunun delilleri:

Buhârî, Müslim ve başkalarının Âişe (r.a.) 'den rivayetine gö­re Ebû Bekir (r.a.) Hz. Âişe (r.a.)'nin yanına yanında def çalan ve şarkı söyleyen iki cariye varken girdi. Bu sırada Allah Resûlü (s.a.v.) elbisesine sarılmış durumday­dı. Hz. Ebû Bekir (r.a.) bunları azarladı. Allah Resûlü (s.a.v.) yüzünü açıp, “Onları bırak ey Ebu Bekir, çün­kü onların bayram günleridir” buyurdu.

Ahmed b. Hanbel ve Tirmizi'nin sahih isnadla rivayetine göre Allah Resûlü aleyhisselam gazalarından birine çıktı. Döndüğü zaman kara bir cariye gelip; “Ey Allah'ın Resûlü, eğer Allah seni sa­limen döndürürse, önünde def çalıp, şarkı söylemeyi adamış­tım” dedi. Nebî aleyhisselam: “Eğer adamışsan, çal.” buyur­du. Cariye de çalmaya başladı.

Sahabe ve tabiinden pek çoğunun şarkı dinledikleri ve çal­gı aleti kullandığı sahih olarak nakledilmiştir. Sahabeden Ab­dullah bin Zübeyr, Abdullah bin Ca'fer ve başkaları ile tabiin­den Ömer bin Abdülaziz, Kadı Şurayh, Abdülaziz bin Mesleme (Medine müftüsü) ve başkaları bunlardandır.

Akit Yapanların, Tasarruf Edecek Mülkleri Olması

Üçüncü olarak; tasarruf edecek mülkün bulunması veya ma­liki tarafından izinli bulunması gerekir. Alış veya satış, izinden önce olursa, bu fuzuli tasarruflardan sayılır.

Fuzuli satış: Fuzuli, izinsiz olarak başkası adına akit yap­maktır. Meselâ kocanın, izni olmadan karısının malını satması veya almasına izin vermediği halde birşeyi onun adına satın alması gibi.

Yine, kişinin başkasının mülkünü o yokken satması veya onun izni olmaksızın bir şey satın alması da böyledir.

Fuzuli akit; ancak malikin veya velisinin onayına bağlı ola­rak sahih akit sayılır. Sahibi izin verirse gerçekleşir; izin ver­mezse batıl olur.

Delili, Buharî'nin Urve el-Bariki'den rivayet ettiği şu hadis­tir; Allah Resûlü (s.a.v.) bana bir dinar ve­rerek, kendisine bir koyun satın almaya yolladı. Onunla iki ko­yun satın aldım. Birini bir dinara sattım ve bir dinar ile bir ko­yunu O'na verdim. Benim için: “Allah tuttuğunu bereketlendir­sin” diye dua etti.

Ebu Dâvûd ve Tirmizi'nin Hâkim bin Hizam'dan rivayetine göre, Hz. Muhammed (s.a.v.) onu bir dinara kurbanlık almaya gön­derdi. O bir koyun satın aldı ve onu iki dinara satarak, bir di­nar kâr etti. Sonra onun yerine bir dinara başka bir koyun sa­tın aldı. Onu ve bir dinarı Allah Resûlüne getirdi. Hz. Muhammed (s.a.v.) ona : “Allah alışverişini bereketlendirsin” buyurdu.

İlk hadiste, Urve, iki koyun satın almış ve ikinci koyunu malikinin, ki o Hz. Muhammed (s.a.v.)'dır, izni olmadan satmış­tır. O'na dönüp, bunu bildirince Nebî aleyhisselam kabul edip ona dua etmiştir. Bu, ikinci bir koyunun satın alınıp, onun sa­tılmasının sahih olduğuna delildir.

Bu ayrıca, kişinin başkasının mülkünü izinsiz olarak satma­sının ve ona mülk satın almasının sahih olduğuna da delildir. Ancak, bu tasarrufta, mülk sahibinin zarara uğramasından sa­kınılarak onaylaması beklenir. İkinci hadiste geçtiğine göre; Ha­kim, bir koyun satm aldıktan sonra, Allah Resûlü (s.a.v.)’nün mülkü olan bu koyunu satmıştır. Sonra onun için ikinci bir koyun almış ve bunlar için O'ndan izin almamıştır. Resûlüllah (s.a.v.) onun tasarrufunu onaylamış ve getirdiği koyunu kes­mesini emrederek, ona dua etmiştir. Bu, ilk koyunun satılıp, ikin­ci bir koyun satın almasının sahih olduğuna delalet eder. Eğer sahih olmasaydı, Hz. Muhammed (s.a.v.) bunu hoş görmez ve ona alışverişten geri dönmesini emrederdi.

Akit Yapılan Malın Tesliminin Mümkün Olması

Akit yapılan şeyin tesliminin, şer'an ve hissen mümkün ol­ması gerekir. Hissen teslimi mümkün değilse, denizdeki balık gibi, satışı sahih olmaz.

Ahmed b. Hanbel'in İbn Mes'ûd (r.a.)'dan rivayetine göre, o şöyle de­miştir: “Denizdeki balığı satın almayın. Çünkü bu garar (meç­hul alışveriş) dir.”

Dalgıcın çıkardığı şeyden nehiy varit olmuştur. Bununla denize başkası için dalan kimsenin “bu dalışımdan çıkardığım şeyler şu fiyata senindir” demesi kastedilmektedir.

Annesinin karnında bulunan cenin de böyledir. Yerine dön­mesi mu'tat olmayan menfilet kuşunun satışı da bu konuya gi­rer. Eğer gece bile olsa, kuş yerine dönmeyi adet edindiyse, alimlerin çoğunluğuna göre, bunun da, an hariç, satı­şı sahih değildir. Çünkü Allah Resûlü (s.a.v.) kişinin ya­nında olmayan şeyi satmasını menetmiştir.

Hanefilere göre bu sahihtir. Çünkü arı dışında bunları tes­lime kadirdir. An beyinin veya bütün diğer hayvanların erkeklerinin döl­lerini satmak da bu konuya dahildir. Allah Resûlü (s.a.v.), Buhari ve başkalarının naklettiği gibi, bundan menetmiş­tir. Çünkü bu değersiz, belirsiz ve teslime müsait olmayan bir şeydir.

Alimlerin çoğu, onun satışının ve kiralanmasının haram ol­duğu, döle karşılık, şart koşulmadığı halde verilen ikramın ise bir mahzuru bulunmadığı görüşündedir.

Malum bir sürede döllenme için kiralamanın caiz olduğu da söylenmiştir. Bunu Hasan ve ibn Şirin demiştir. Bu görüş Malik'den de nakledilmiş, Şafi'î ve Hanbeliler de bu görüşe yönel­miştir. Kendisine meçhullük ve belirsizlik bulunduğu için meme­deki sütü sağmadan satmak da böyledir. Şevkani şöyle demiştir: Ancak, “sana ineğimin sütünden bir sa'ını sattım” gibi ölçü ile satılması bunun dışındadır.

Hadis, meçhullüğü ve belirsizliği ortadan kalktığı için bu­nun caiz olduğuna delalet eder. Sütannenin sütü de bundan müstesnadır. Ona ihtiyaç ol­duğu için, satışı caizdir.

Hayvanın sırtındaki yünü satmak ise caiz değildir. Çünkü satılmayan ile satılan şeyin karışık bulunması sebebiyle teslimi mahzurludur.

İbn Abbas (r.a.) 'dan rivayete göre, o şöyle demiştir: “Al­lah Resûlü (s.a.v.) yenilecek hale gelmemiş yaş hurmanın, hayvanın sırtındaki yünün, memedeki sütün ve sütteki yağın sa­tışını menetti.” [7]

Rehin bırakılmış veya vakfedilmiş mal gibi, şer'an teslimi mümkün olmayan şeylerin satılması durumunda akit gerçek­leşmez. Allah Resûlü (s.a.v.) hayvana işkence etmeyi menettiği için, dişi hayvan ile yavrusunun ayrı ayrı satılması da bu hükme girer. Alimlerin bazıları, kesime kıyasen bunu caiz görmüşlerdir. Evla olan da budur.

Alacağın satışına gelince; alimlerin çoğunluğu alacağın borç­luya satımının caiz olduğu görüşündedirler. Hanefiler, Hanbeliler ve Zahirîler, borçludan başkasına sa­tılmasının, satanın onu teslime kadir olmaması sebebiyle sahih olmadığını söylemişlerdir. Bu, borçlunun teslim etmesi şart ko­şulmuş bile olsa, sahih olmaz. Çünkü teslim şartı, satandan baş­kasına konulmuştur ve satışı bozan fasid bir şart olur.

Malın ve Fiyatının Belli Olması

Satılan mal ile fiyatinm belli olması gerekir. Her ikisi veya biri belirsiz olduğunda alışveriş, ğârar (meçhullük ve zarar) bu­lunduğu için sahih değildir. Satılan malın bilinmesinde, gö­türü usulü alışverişte olduğu gibi, malın görülmesi yeterlidir. Mal, zimmette ise akit yapanların her ikisinin de malın miktar ve sıfatını bilmesi gerekir.

Fiyatın sıfatı, miktarı ve müddetinin belirlenmiş olması vaciptir. Akit meclisinde bulunmayan ve görülmesinde güçlük ve­ya zarar bulunan şeyin satımı ise, götürü usulü alışveriştir. Bu alışverişin tümü için, aşağıda anlatacağımız hükümler vardır:

a) Akit Yapılan Mecliste Bulunmayan Şeyin Satışı:

Hakkında bilgi edinmeyi sağlayacak vasıflarının belirtilme­si şartıyla, akit meclîsinde bulunmayan bir şeyin satışı caizdir.

Sonra, açıklanan vasıflan taşıdığı ortaya çıkarsa alışveriş bağlayıcı olur. Eğer aksi ortaya çıkarsa, akit yapan iki taraftan onu görmeyen kimsenin akdi sürdürme veya feshetme mu­hayyerliği vardır. Bu hususta satıcı ile müşteri aynıdır.

Buharî ve başkalarının rivayetine göre, İbn Ömer Cr.a.) şöy­le demiştir: “Müminlerin emiri Osman (r.a.)'a O'nun Hayber'deki malı karşılığında bir vadi mal sattım.”

Ebu Hureyre'nin rivayetine göre, Hz. Muhammed (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: “Kim görmediği bîr şey satın alırsa, onu gördüğü zaman muhayyerdir.” [8]

b) Görülmesinde güçlük veya zarar bulunan şeyin satımı: Hazır olmayan (gaib) şeyleri, adet ve örfe göre vasıflandı­ğı veya vasıflan bilindiği zaman satmak caizdir.

Paketlenmiş yiyecekler, kutularındaki ilaçlar, oksijen tüple­ri, benzin ve gaz bidonları ile açılmasında güçlük veya zarar olduğu için ancak kullanma sırasında açılan benzeri şeyler böy­ledir.

Havuç, şalgam, patates, mısır patatesi, soğan ve buna ben­zer ürünü yer altında bulunan sebzeler de bu konuya girerler. Bu, satılan şeyin topraktan çıkarılarak bir defada satışı müm­kün olmamasındandır. Bunları çıkarmanın güçlüğü ve genellik­le malların bozulması veya kullanılmaz hale gelmesi sebebiyle parça parça satmak mümkün değildir.

Üstü örtülü olan, ürünü sadece bulunduğu şekilde satmak mümkün olan geniş tarlalardaki ürünün akitleşme vasıtasıyla satışı, adet olmuştur. Satılan ürün, benzerlerinden aşın şekilde farklılık gösterdiğinde ve bu akit yapanlardan birine zarar ver­diğinde, muhayyerlik vardır. Dilerse akdi sürdürür, isterse onu fesheder. Bu aynen, yumurta satın alan kimsenin onun bozuk olduğunu anlayınca tutma veya zararı sebebiyle iade etme ara­sında muhayyerlik hakkının olması gibidir.

c) Cizaf alışverişi: Cîzaf, miktarı ayrıntılı olarak bilinmeyen şeydir. Bu, Allah Resulü (s.a.v.) zamanında sahabe arasında bilinip, uygu­lanan alışveriş çeşitlerinden biridir. Alışveriş yapan iki tara­fı, gördükleri bir ticaret malı hususunda, miktarını bilmeden, ancak az hata eder ve sıhhatli takdirde bulunan ehil kimse­lerin tahmini ile, akit yaparlardı.

Eğer fiyatta zarar olursa, bu azlığı sebebiyle müsamaha ile karşılanan basit bir şey sayılırdı.

İbn Ömer (r.a.) şöyle demiştir: Çarşının yukarısında cizaf ile yiyecek alıp, satarlardı. Allah Resulü (s.a.v.) malı nak­letmedikçe böyle alışveriş yapmaktan onları menetti.

Resûlüllah (s.a.v.) onların cizaf (götürü usulü) alış veri­sini kabul etmiş, sadece onların nakletmeden önce alış-veriş yapmalarını yasaklamıştır.

İbn Kudâme şöyle demiştir: “Satıcı ve müşteri onun mikta­rından habersiz oldukları zaman buğdayın cizaf ile satışı caiz­dir. Bu konuda ayrılık olduğunu bilmiyoruz.”

Satılan Malın Teslim Alınması

Değerinden istifade edilecek ise, satılan malın kabzedilmiş ol­ması gerekir. Kabz (teslim alma) dan önce ve sonra değeri ile mülk ha­sıl olmayan şeylerin, vasiyet, miras ve vedianın (emanetin) sa­tışı caizdir. Bir şey satın alan kimsenin, kabzından, sonra onu satması, hibe etmesi veya onda tasarrufta bulunması caizdir. Ama teslim alma gerçekleşmemişse, bu durumda o malda, sa­tışı dışında, diğer tüm meşru tasarruf çeşitlerinden biri ile ta­sarrufta bulunması sahih olur.

Satışı dışındaki tasarrufların sahih olmasının sebebi, sırf akit sebebiyle müşterinin satılan şeye malik olması ve mülkünde di­lediği gibi tasarrufta bulunma hakkına sahip olmasıdır.

İbn Ömer şöyle demiştir: “Sünnet, el sıkışarak akit yapılan şeyin, müşterinin malı olduğu şeklinde yerleşmiştir.” [9]

Teslimden önce satışa gelince, bu caiz değildir. Çünkü ma­lın ilk satıcının yanında iken telef olması ve böylece satışın garar (zarar) olması muhtemeldir. Garar satışı ise sahih değildir. İster gayr-ı menkul, ister menkûl olsun ve ister miktarı belli, isterse belirsiz olsun aynıdır. Çünkü, Ahmed b. Hanbel, Beyhaki ve İbn Hibbân'ın “hasen isnadla” rivayetlerine göre, Hâkim bin Hizam : “Ey Allah'ın Rasûlü! Ben ticaret malları satın alıyorum. Bu hu­susta helal ve haramlar nelerdir?” diye sordu. Nebi (s.a.v.) şöyle buyurdu. “Bir şey satın aldığın zaman onu teslim al­madıkça satma.”

Buharı ve Müslim'in rivayetine göre : “Allah Rasûlü aley­hisselam zamanında miktar belirsiz yiyecek satın alıp, onu ken­di konak yerine nakletmeden sattıkları için insanlar dövülür idi.”

Bu prensipten, iki nakitten (altın ve gümüş) birinin diğe­ri ile teslimden önce satışının caiz olması müstesnadır.

İbn Ömer (r.a.) Resûlüllah (s.a.v.)’a di­nar ile deve satımı ve ona karşılık dirhem almayı sordu. Nebi (s.a.v.) buna izin verdi.

Kabzın manası: Akar (gayr-ı menkûl) da kabz (teslim al­ma); satanın, onu mülküne dahil eden kimsenin, (toprağın eki­me, evin yerleşmeye, ağacın gölgelenmeye veya meyvesinin top­lanmaya ve benzeri) onunla amaçlanan faydalanma şekillerini yapmasına müsait hale getirmesi ile olur.

Yiyecek, elbise, hayvan ve benzeri gibi nakli mümkün olan menkûl eşyalardan kabz (teslim alma) ise, aşağıdaki şekilde olur:

Birincisi: Eğer ölçüsü belli ise ölçü veya tartı ile miktarı­nın ödenmesi ile.

İkincisi: Eğer götürü usulüyle ise, bulunduğu mekandan nakledilmesi ile.

Üçüncüsü : Bunun dışında kalanlar hususunda ise örfe göre.

Menkûlde kabzın, miktarın belirlenmesi (ölçülmesi) öyle ol­duğunun delili, Buharî'nin naklettiği Nebi (s.a.v.)’nin Os­man bin Affan (r.a.)'a söylediği şu buyruğudur: “Ölçüsü belirlendi­ği zaman, onu ye.”

Bu hadis keyl ile miktarı belirleme şart koşulduğunda, keylî ile ölçmenin vacip olduğuna delildir. Her ikisi de eşyanın tak­dirinde mi’yar (ölçüt) olmada ortak oldukları için vezin (tartı) da böyledir. Her şeyin, miktarı belirlenerek temlik edilmesi ge­rekir. Bunların miktarının ölçülmesi kabz yerine geçer. Yiyecek veya başka bir şey olmaları aynıdır.

Bulunduğu yerden naklin vacipliğine delil ise, Buharı ve Müslim'in naklettiği İbn Ömer (r.a.)'in şu sözüdür: “Biz Ribban'dan götürü usulüyle yiyecek satın alırdık. Allah Resûlü (s.a.v.) onları yerlerinden nakletmedikçe satmamızı yasakladı.” Bu yiyeceğe mahsus değildir. Aksine yiyecek, pamuk, keten ve benzeri gibi diğer şeylere de, götürü usulü alındığında, şamildir, aralarında bir fark yoktur.

Bunlar dışında kalan, hakkında nass bulunmayan şeyler hu­susunda halkın örfüne ve aralarında cari olan teamüle baş vu­rulur.

Bu sebeple biz, hakkında nass bulunan meseleleri aldık ve nass bulunmayanları ise örfe bıraktık.

Hikmeti: Ticaret matının teslim alınmadan satılmasının men edilmesinin hikmeti saydıklarımızdan fazladır. Satıcı, onu sat­tığında müşteri teslim almamış ise, onun zimmetinde kalmayı sürdürür. Eğer telef olursa, hasan müşterinin değil satıcının üze­rinedir. Müşteri bu durumdayken onu satar ise, ondan sağla­dığı kâr, hasarın tesirini yüklenmediği bir şeyin kân olur. Bu hu­susta Ebü Dâvûd, Tirmizi, Nesâi ve İbn Mâce, Allah Rasûlü (s.a.v.)’nün, zimmetine geçirilmemiş şeyin kârının satımından nehyettiğini nakletmiştir.

İbn Abbas (r.a.) bunu iyi anlamış ve kendisine kabzedilmiş şeyin satımının yasaklanma sebebi sorulduğunda, şöyle de­miştir : “Bu, dirhem ve yiyecek karşılığında dirhemin tecil edilmesindedir.”

Alışveriş Akdine Şahit Tutmak

Allah, alışveriş akdinde şahit bulundurmayı emrederek, şöyle buyurmuştur: “Alışveriş yaptığınız zaman şahit tutun. Katibe ve şahide zarar yoktur.” [10]

Şahid tutma emri, yapılan işte maslahat ve hayır olduğuna işaret olup, menduptur. Yoksa bazılarının sandığı gibi farz değildir.

Cessâs, Ahkamü'l-Kur’ân’da şöyle demiştir: “Şehirler ule­ması arasında, ayette anılan yazışma, şahit tutma ve rehnin mendupluğa delalet için olduğunda ve bunlarda bizim için fayda, salah ve dünya, ahiret ihtiyacı bulunduğuna işaret olduğunda hilaf yoktur. Bunlardan hiçbiri vacip değildir.

Ümmet, selef ve halef; borçlanma, satım ve alım akitlerini, şahit tutmaksızın bize kadar nakletmiş ve şehirler uleması bunları bildikleri halde hiçbiri bunu inkâr etmemiştir. Eğer şahit getirme vacip olsaydı, onlar bunu bildikleri halde terk edeni uyarmayı bırakmazlardı. Bu durum, onların bunu mendup gördüklerine delildir. Ne­bi (s.a.v.)’nin asrından günümüze kadar, bu böylece nakle­dilmiştir.

“Eğer sahabe ve tabiin, alışverişlerine şahit tutsalardı, bu­nu ifade eden ve onların şahit tutmayı terk edeni uyardıkları­na dair mütevatir nakil gelirdi.”

“Onlardan şahit tutmaya dair istifade edilecek bir nakil gel­mediği ve onların, halkın bunu terk etmelerini hoş görmedikle­ri ortaya çıkmadığı için, borçlanma ve alışverişte yazma ve şahit tutmanın vacip olmadığı sabit olur.”

Satış Üzerine Satış

İbn Ömer'in naklettiği, Nebi (s.a.v.)’nin: “Hiç biriniz kardeşinin satışı üzerine satış yapmasın” buyruğu gereğince sa­tış üzerine satış yapmak haramdır. [11]

Sahihayn’da, Ebû Hureyre (r.a.)'den rivayete göre, Hz. Muhammed (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: “Kişi, kardeşinin üzerine sa­tış yapamaz.”

Ahmed, Nesai, Ebû Dâvud ve Tirmizi'de, Tirmizî'nin ‘Hasen’ dediği, şu hadis vardır: “Kim iki kişiye bir şey satarsa, bu onlardan ilk alanındır.”

Bunun şekli Nevevi'nin dediği gibi, şöyledir: Halktan biri, bir ticaret malını, müşterinin muhayyerliği şartıyla satar. Son­ra bir başkası gelerek, ona akdi feshetmesini ve satın aldığı şe­yin benzerini daha az fiyatla ona satmayı teklif eder.

Başkasının alımı üzerine alımın şekli ise şöyledir: Satıcı mu­hayyer olur. İnsanlardan biri ona, sattığı şeyi daha fazla fiyat vererek satın almayı ve ilk akdi feshetmesini teklif eder.

Bu alış veya satışta yapılan ve menedilmiş olan bir günah­tır. Fakat bunlardan hangisi satış veya alışı önce yaptıysa onun alış ve satış akdi gerçekleşir. Şafii, Ebû Hanife ve diğer fakihlere göre durum böyledir. Zahirilerin ileri gelenlerinden Davud bin Ali'ye göre akit gerçekleşmez. Malik'ten bu hususta iki gö­rüş nakledilmiştir.

Açık artırma ile satış (müzayede) ise bunun aksinedir. Çün­kü o, akit henüz gerçekleşmediği için caizdir. Rasûlüllah (s.a.v.)’ın bir ticaret malını «artıran yok mu» diyerek öne sür­düğü sabit olmuştur. Kim, bir adama bir şey satar, sonra onu başka birine daha satarsa, ikinci satış hükümsüz ve batıldır. Çün­kü mal ilk müşterinin mülkünde olduğu için, malik olmadığı şe­yi satmıştır. İkinci satışın, muhayyerlik müddetinde veya onun bitiminde olması aynıdır. Çünkü satılan mal, sırf satış sebebiy­le onun mülkünden çıkmıştır. Semüre (r.a.)'den rivayete göre Hz. Muhammed (s.a.v.) şöyle buyurmuştur : “Bir kadını iki velisi bir­den evlendirirse, kadın ilk evlendirilenindir. Bir ticaret malı iki kişiye satılırsa, bu ilk satın alanındır.”

Veresiye Müddetinin Artması ile Fiyatın da Artması

Peşin satış caiz olduğu gibi, veresiye satış da caizdir. Bîr ma­lın fiyatının bir kısmının peşin bir kısmının ise veresiye olması, alıcı ve satıcı karşılıklı anlaştıkları zaman, caizdir.

Fiyat veresiye olduğu zaman, satıcı fiyatın veresiye Ödenmesi sebebiyle arttırma yaparsa, caizdir. Çünkü fiyatın ödenmesinde belirli bir süre geçmektedir.

Hanefiler, Şafiiler, Zeyd bin Ali, Müeyyed Billah ve fakihlerin çoğunluğu, delillerin umumunun onu caiz kılması sebebiy­le bu görüşe sahip olmuştur. Şevkanî de bunu tercih etmiştir.

Komisyonculuğun Caiz Olması

İmam Buharı şöyle demiştir: “İbn Şirin, Atâ, İbrahim ve Hasan simsarlık (komisyonculuk) da bir beis görmezlerdi.

İbn Abbas; “Bu elbiseyi sat. Şu fiyattan fazlası senindir, de­nilmesinde bir mahzur yoktur” demiştir.

İbn Şirin şöyle demiştir: “Mal sahibinin; ‘Şunu şu fiyata sat, fazlalığı senindir, (veya aramızda bölüşürüz.)’ demesinde bir mahzur yoktur.” Resûlüllah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur; “Müslüman şartlarına riayetkardır.” [12]

[1] Taberâni ve Deylemi rivayet etmiştir.

[2] Taberâni rivayet etmiştir.

[3] Ahmed b. Hanbel ve Bezzar rivayet etmiştir.

[4] Buhari ve Müslim kaydetmiştir.

[5] Bakara sûresi, 2/275.

[6] Nesâî rivayet etmiştir.

[7] Hadisi Darekutni kaydetmiştir.

[8] Hadisi Darakutni ve Beyhaki kaydetmiş­tir.

[9] Hadisi Buharî kaydetmiştir.

[10] Bakara sûresi, 2/282.

[11] Hadisi Ahmed ve Nesâî kay­detmiştir.

[12] Hadisi Ahmed, Ebû Dâvûd ve Hâkim Ebû Hureyre'den nakletmiştir.