البيع والشراء
Erkenden Rızık Aramaya Çıkmak
Tirmizi'nin, Sahr el-Gâmidi'den rivayetine göre, Hz. Muhammed (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: “Allah'ım, ümmetimin sabah erkenden çıktıklarında, (ticaretlerini) bereketli kıl.”
Râvi, şöyle demiştir: “Nebi, bir seriyye veya ordu göndereceği zaman, onu sabah erkenden gönderirdi.” Sahr (r.a.) tacir biriydi. O da bir ticaret kervanı göndereceği zaman erkenden gönderir, böylece malı artar ve çoğalırdı.
Hz. Ali'den rivayete göre, Hz. Muhammed (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: “Allah Teâlâ, helal kazanç peşinde koşan bir kulunu görmekten hoşlanır.” [1]
Mâlik bin Enes (r.a.) 'den yapılan rivayete göre, Allah Rasûlü, sallallahü aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: “Helâl kazanç aramak, her müslümana vacibdir.” [2]
Râfi' bin Hadîc'den rivayete göre; “Ey Allah'ın Resûlü, hangi kazanç daha hoş (helâl) dur?” diye soruldu. Hz. Muhammed (s.a.v.), şöyle buyurdu: “Kişinin kendi eliyle yaptığı ve aldatma olmayan alışveriş.” [3]
Alışveriş Hükmü
Kazançla uğraşan herkesin, sahih muamelelerde bulunması ve harcamalarının fesattan uzak olması için, alışverişi sahih yapan ve bozan şeyleri bilmesi vaciptir. Rivayete göre, Ömer (r.a.) çarşı-pazarları dolaşır ve bazı tüccarlara kamçıyla vurarak; “Pazarımızda sadece fakih olanlar alışveriş yapabilirler. Aksi takdirde riba yemek istenir veya kaçınılır” derdi.
Zamanımızda pek çok Müslüman muamelâtı öğrenmeyi ihmal edip, gaflete düşmüşler ve kazancın artması ve kârın kat kat fazlalaşması üzerine, haram yemeyi önemsemez olmuşlardır. Bu pek büyük bir hata olup, bu hususu yok etmek için çalışmak, mubah ile sakıncalıyı ayırt etmek, kazancını temizlemek ve mümkün olduğu kadar şüpheli şeylerden uzak durmaya çalışmak, ticaretle uğraşan herkese vaciptir.
Allah Resûlü (s.a.v.) şöyle buyurmuştur : “İlim öğrenmek, kadın, erkek her Müslüman’a farzdır.” Helal yeyip temiz kazanç sağlamak ve insanların güveniyle, Allah'ın hoşnutluğunu kazanmak isteyen kimsenin buna dikkat etmesi gerekir.
Nu'man bin Beşîr'den rivayete göre, Hz. Muhammed (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: “Helâl bellidir, haram da bellidir. Bu ikisi arasında şüpheli işler vardır. Günah olması şüphesi bulunan şeyi terk eden kimse, açık olanı da terk etmiş olur. Günah olma şüphesi bulunan şeylere dalan kimsenin ise, açık olanlara da dalması yalandır. Günahlar, Allah'ın koruluğudur. Koruluk etrafında sürüsünü otlatanın, koruluğa dalmasından korkulur.” [4]
Alışverişin Mânâsı
Alışverişin manası, lügatte, mutlak değiş - tokuştur. Alışveriş ve ticaret kelimeleri aynı manada kullanılır. Alışveriş ile, bir mah diğer mal ile, karşılıklı rıza ile değiş - tokuş etmek veya bir mülkü bir bedel karşılığında izin verilen şekilde başkasına devretmek kastedilir.
Meşru Oluşu
Alışveriş, Kitap, Sünnet ve icmâ ile meşrudur.
Kitap'dan delili: Allah (c.c.) şöyle buyuruyor: “Allah, alışverişi helâl, faizi ise, haram kılmıştır.” [5]
Sünnetten deli: Allah Rasülü (s.a.v.) söyle buyuruyor: “Kazancın en üstünü kişinin el emeği ile yaptığı ve aldatma olmayan alışveriştir.”
Alışverişin Hikmeti
Allah, alışverişi kullarını müreffeh kılmak için meşru kılmıştır. İnsan gruplarından hiç bir ferdin, yaşadığı müddetçe, müstağni kalamayacağı giyecek, gıda ve diğer zaruri ihtiyaçları vardır. Hiç kimsenin kendisini bunlardan ayrı tutması mümkün değildir. Çünkü onları kazanmaya, diğer şeylere göre daha muhtaçtır. Kişinin ihtiyaç duyduğu diğer şeylere karşılık, sahip olup ihtiyaç duymadığı şeyleri verdiği değiş tokuştan daha mükemmel bir kazanç yolu yoktur.
Alışverişin Tesirleri
Alışveriş anlaşması tamam olup gerekli şart ve rükünleri yerine getirildiği zaman, satılan malın mülkiyeti, satılana geçer, ücreti ise mülkiyeti satın alandan satana geçer, böylece bunlardan her birinin, kendisine geçen şeyleri, her türlü meşru tasarrufta kullanması helâl olur.
Alışverişin Rükünleri
Alışveriş akdi, icap ve kabul ile gerçekleşir. Değersiz şeyler bunun dışındadır. Bunlarda icap ve kabul şart olmayıp, karşılıklı alıp-verme yeterlidir. Bu konuda örfe başvurulur ve halk arasında genel olarak yaygınlaşmış adetler geçerlidir.
İcap ve kabulde muayyen lafızlar şart değildir. Çünkü akitte, amaçlar ve manalara önem verilir, yoksa lafızlara ve şekillere değil.
Bu konuda, değiş tokuştan ve alıp vermeden hoşnut olduğunu gösteren, yani hoşnutluğa delalet eden, meselâ satanın “sattım”, verdim”, “temlik ettim”, ”o senindir” veya “fiyatını ver” gibi ve müşterinin de, “satın aldım”, “kabul ettim”, “razı oldum” veya “fiyatını al” gibi sözleri ile temlik edip, temlik almayı bildiren karinelere itibar edilir.
Alışveriş Akdinin Siga Şartları
İcap ve kabulün her ikisinde de akit sîgası şarttır. Şöyle ki:
a) Her birinin aralarında uzun bir fasıla olmaması, bir mecliste ve diğeri ardından olması gerekir.
b) Karşılıklı rızanın gerekli olduğu satılan mal ve fiyatı hakkındaki icap ve kabulün birbirine uygun olması gerekir. Eğer icap ve kabul ayrı ayrı şeylerde olursa, satış akdi gerçekleşmez. Meselâ satıcı: “Bu elbiseyi sana beş yüz liraya sattım”, müşteri de “dört yüz liraya kabul ettim” dese, aralarındaki alışveriş, icap ile kabul farklı olduğu için gerçekleşmez.
c) İkisinin de mazi (geçmiş zaman) lafızları ile olması gerekir. Meselâ satıcının “sattım” müşterinin de “kabul ettim” demesi gibi. Veya hal (şimdiki zaman) kastedilen muzari (geniş zaman) lafızları ile olur. Mesela: hal kastedilerek; “satıyorum” ve “alıyorum” denmesi gibi. Bununla gelecek kastedilir veya başına Arapçada geleceğe ait olan ekler getirilirse, bu akit vaat edilmiş olur. Akdin vaat edilmesi durumunda ise şer'an bu akde itibar edilmez. Bu yüzden, akit sahih olmaz.
Yazışmayla Yapılan Akit
İcap ve kabul ile akit gerçekleştiği gibi, akit yapanların birbirinden uzakta olması veya birinin dilsiz olması şartıyla yazışma ile yapılan akit de gerçekleşir. Her ikisi de bir mecliste iseler ve konuşmaya engel bir özürleri yoksa, yazışmayla akit olmaz. Çünkü yazışma, konuşmaya denk değildir. Konuşma, başka şeye delalet çeşitlerinin en açığıdır. Ancak, başka şeye delalette lafızlara denk başka bir şeyi lüzumlu kılan, gerçek bir neden (dinsizlik gibi) bulunursa, o başka.
Akdin tamamlanması için, kendisine yazılan kimsenin, bunu yüksek sesle okuyarak kabul etmesi şarttır.
Elçi Vasıtasıyla Yapılan Akit
Sözle ve yazışma ile akit gerçekleştiği gibi, akit yapanlardan birinin diğerine gönderdiği elçi vasıtasıyla da akit gerçekleşir. Ancak elçi gönderilen kimsenin, bildirme akabinde bunu kabul etmesi şarttır.
Bu iki şekilde, kabul meydana geldiği zaman, akit tamamlanır. Kabulü için gerekli bilgi beklenilmez.
Dilsizin Akdi
Dilsizin anlaşılan işaretlerle akit yapması da böyledir. Çünkü onun muteber işaretleri, dil ile konuşmaya eşittir. Dilsizin yazısı anlaşılıyorsa akit yapması da caizdir.
Bazı fakihlerin ileri sürdüğü muayyen lafızların bulunması şartı, ne Kitap’ta, ne de sünnette vardır.
Alışverişin Şartları
Alışverişin sahih olarak gerçekleşmesi için bulunması gereken bazı şartlar vardır. Bunlar aşağıdadır:
Bunlardan bir kısmı akit yapanlara ilişkindir. Bir kısmı akit yapılan şeye (yani akit yapanların birinden diğerine geçecek olan, fiyat ve satılan mala) ilişkindir.
Akit Yapanların Şartlan
Akit yapanların, âkil ve mümeyyiz olması şarttır. Delinin, sarhoşun ve mümeyyiz olmayan çocuğun yaptığı akit sahih değildir. Eğer delinin bazen aklı basma geliyorsa, delilikten kurtulduğu sırada yaptığı akit sahih, delilik halinde yaptığı akit ise, sahih değildir.
Mümeyyiz çocuğun akdi sahihtir ve velisinin iznine bağlıdır. Eğer velisi icazet verirse, şer'an akit gerçekleşmiş olur.
Akit Yapılan Malın Şartları
Akit yapılan malda altı şartın bulunması gerekir:
1- Malın helal olması,
2- Ondan istifade edilebilmesi,
3- Akit yapanın malik olması,
4- Tesliminin mümkün olması,
5- Onu tanıması,
6- Satılan malın teslim alınabilmesi. Bunların açıklaması aşağıda gelecektir.
Malın Helâl Olması
Câbir (r.a.)'in naklettiği hadis gereğince, akit yapılan mal teiniz (helâl) olmalıdır. Allah Resûlü aleyhisselam şöyle buyurmuştur: “Allah hamrın (içki), meytenin, domuzun ve putların satışını haram kılmıştır.” “Ey Allah'ın Resûlü! Meyte yağlarına ne dersin! Onlarla gemiler boyanır, deriler yağlanır ve halk onunla aydınlanır.” diye soruldu. Hz. Muhammed (s.a.v.): “Hayır, o haramdır” buyurdu.
Hadiste bulunan “o haramdır” ifadesindeki “o” zamiri meyte yağlarının “alış – verişine” aittir. Bu sebeple satmaksızın meyte yağlarını kullanmak, derileri yağlamak ve onlarla aydınlanmak caiz olur. Yalnız bunlar yenmemeli ve insan bedenine dahil edilmemelidir.
İbn Kayyım İ'lâmu'l-muvakkı'în’de “haramdır” sözü hakkında iki görüş olduğunu söyleyerek şöyle demiştir:
a) Onların satışı haramdır.
b) Bu fiiller haramdır.
İki görüş de şu soruya dayanmaktadır: “Anılan faydalanma şekilleri için, satılması mı, yoksa anılan faydalanma mı nehyedilmiştir?”
Alimlerimiz birincisini tercih etmiştir. Bu daha açıktır. Çünkü, Hz. Muhammed (s.a.v.), onların buna ihtiyaçları olduğu için bu “faydalanma şekillerinin” haram olduğunu bildirmemiş, ancak onlara “satışının” haram olduğunu haber vermiş ve Yahudilerin bu tür faydalanma için onları sattıklarını bildirmiştir. Onlara onun satışına izin vermemiş ve onları anılan faydalanma şekillerinden de nehyetmemiştir. Satışın caiz olmaması, onlardan faydalanmanın da helal olmadığını göstermez.
Sonra Allah Resulü hadisin sonunda şöyle buyurmuştur: Allah Yahudileri kahretsin. Allah onlara meytenin etlerini haram kıldı. Onlar da onu toplayıp, sattılar ve kazancını yediler.
İlk üç şeyin (meyte, hamr ve domuz) satışının haram kılınmasının illeti, alimlerin çoğunluğuna göre, onların “necis” olmalarıdır. Bu illet, diğer bütün necis şeylere uygulanır.
Hanefiler ve Zahiriler, şer'an helal olan bir menfaat bulunan şeylerin tümünü bundan istisna etmişler ve satışına cevaz vererek şöyle demişlerdir: “Tarlalarda kullanılması zaruri” olan hayvanların necis olan tezek ve dışkılarının satışı caizdir. Onlardan yakacak ve gübre olarak faydalanılır. Yine aydınlatmada ve boyamada kullanılan necis yağlar gibi, yeme ve içme dışında faydalanılan necis şeylerin satışı da caizdir. Yeme dışında istifade edildiği sürece boyamak için satılan necis boyaların ve benzerlerinin satışı da caizdir.
Beyhaki'nin sahih senedle rivayetine göre İbn Ömer'e (r.a.), içine fare düşmüş olan yağ hakkında soruldu. O şöyle dedi: “Onları aydınlatmada kullanın ve onlarla derilerinizi yağlayın.”
Allah Rasûlü (s.a.v.) Meymune'nin atılmış ölü koyununa rastladı. “Onun derisini alıp, tabaklasanız da ondan faydalansanız?” buyurdu. “Ey Allah'ın Resûlü, o meytedir.” dediler. Hz. Muhammed (s.a.v.): “Onun ancak yenmesi haramdır.” buyurdu. Bu hadisin anlamı, meyleden yeme dışında istifadenin caiz olduğunu gösterir. Ondan istifade etmek caiz olunca, mubah olan bu faydalanma için satılması kastedildiği sürece, onun satışı da caizdir.
Malın İstifade Edilebilir Olması
Haşerelerin, yılanın ve farenin satılması caiz değildir. Ancak onlarla faydalanılabiliyorsa o başka. Kedinin, arının, şahinin ve arşlarım satışı da, onlarla av yapılabildiği veya derisinden faydalanıldığı zaman, caizdir.
Yük için filin satışı caizdir. Yenilmese bile papağan, tavus ve görünüşü güzel diğer kuşların satılması da caizdir. Seslerini dinleme ve güzelliklerini seyretme gayeleri, mubah amaçlardır.
Allah Resûlü (s.a.v.) menettiği için, köpeğin satışı caiz değildir. Av için eğitilmiş köpek, bunun dışındadır. Ziraat ve bekçi köpeği gibi edinilmesi caiz olanlar hakkında Ebû Hanife “Bunların satışı caizdir” demiştir. Atâ ve Nehâî Hz. Muhammed (s.a.v.)'ın av köpeği dışında köpeğin kazancından nehyetmesi gereğince “yalnız av köpeğinin satışı caizdir” demişlerdir. [6]
Onu (köpeği) telef edenin kıymetini ödemesi gerekli midir? Şevkanî şöyle demiştir: Satışının haram olduğunu söyleyen, bunun gerekli olmadığını söylemiştir. Bunu caiz görenler ise, tazminin vacip olduğunu söylemişlerdir. Alışveriş konusunda ayırımlarda bulunan hakkında, kıymetinin tazmini konusunda da ayrılığa düşülmüştür. Malik'ten «Satışının caiz olmadığı ve kıymetinin tazmini gerektiği» nakledilmiştir. Yine ondan satışının sadece mekruh olduğu da rivayet edilmiştir. Ebu Hanife ise: “Satışı caizdir, onu telef eden de tazmin eder” demiştir.
Müzik ve Eğlence Araçlarının Satımı
Müzik ve eğlence araçlarının satımı konusunda Hanefî imamların yaklaşımları birbirinden farklıdır. Ebû Hanîfe, barbıt, davul, mizmar ve def gibi melahî aletlerinin satımını mekruh saymakla birlikte caiz görmüştür. Ebû Yûsuf ve Muhammed, bu tür aletlerin oyun-eğlence için hazırlanmış, günah ve fesat için yapılmış olduğunu, dolayısıyla hukuken mal hükmünde bulunmadığını ileri sürerek melahî aletlerinin satımının bâtıl olacağını söylemişlerdir.
Ebû Hanîfe bunların mal hükmünden tutulacağından hareketle bu aletleri kıranların tazmin etmek durumunda kalacaklarını ifade etmiş, Ebû Yusuf ve Muhammed bu durumda tazmin sorumluluğu getirmemişlerdir.
Şâfiîler yapılan bir alım satım akdinin geçerli olabilmesi için satılabilmesi için satılan şeyin yararlanılabilir olmasını şart koştukları için ve müzik aletlerinden elde edilen yararı da dinen yok saydıkları için, oyun eğlence aletlerinin konu edildiği alım satımları batıl kabul etmişlerdir.
Dikkat edilirse İslâm dini, musiki konusunda ayrıntılı ve özel hüküm koymak yerine genel ilke ve amaçları belirlemekle yetinmiştir. Bu tür faaliyetler aslen mubah görülmekle birlikte, dinin temel inanç, amel ve ahlâk ilkelerine aykırı olmaması, haramların işlenmesine götürmemesi, başkaların haklarını ihlâl etmemesi gibi kayıt ve şartlar aranmıştır.
Şüphesiz ki bu kayıt ve şartlar, daha iyi Müslüman olmamızı, daha güvenli, düzenli ve sağlıklı bir ortamda yaşamamızı sağlamaya yönelik önlemlerdir. Dinin dolaylı olarak ilgilendiği ve hüküm koyduğu, mûsikî de dahil, birçok konu esasen kişinin kendi dini hassasiyeti ve ölçüleri içerisinde çözülebilecek nitelikte konular olmakla birlikte, insanoğlunun kendini kontrol altında tutmasının zorluğu, insan tabiatının yasaklara temayülü, eğitim kişilerin sübjektif ölçülerinin değişkenliği gibi sebeplerle bu ve benzeri konularda birtakım objektif ölçüler getirilmesi ihtiyacı doğmuştur. Esasen İslâm bilginlerinin konuyla ilgili görüş ve tavsiyeleri de bu ihtiyacın sonucudur.
Helal olduğunun delilleri:
Buhârî, Müslim ve başkalarının Âişe (r.a.) 'den rivayetine göre Ebû Bekir (r.a.) Hz. Âişe (r.a.)'nin yanına yanında def çalan ve şarkı söyleyen iki cariye varken girdi. Bu sırada Allah Resûlü (s.a.v.) elbisesine sarılmış durumdaydı. Hz. Ebû Bekir (r.a.) bunları azarladı. Allah Resûlü (s.a.v.) yüzünü açıp, “Onları bırak ey Ebu Bekir, çünkü onların bayram günleridir” buyurdu.
Ahmed b. Hanbel ve Tirmizi'nin sahih isnadla rivayetine göre Allah Resûlü aleyhisselam gazalarından birine çıktı. Döndüğü zaman kara bir cariye gelip; “Ey Allah'ın Resûlü, eğer Allah seni salimen döndürürse, önünde def çalıp, şarkı söylemeyi adamıştım” dedi. Nebî aleyhisselam: “Eğer adamışsan, çal.” buyurdu. Cariye de çalmaya başladı.
Sahabe ve tabiinden pek çoğunun şarkı dinledikleri ve çalgı aleti kullandığı sahih olarak nakledilmiştir. Sahabeden Abdullah bin Zübeyr, Abdullah bin Ca'fer ve başkaları ile tabiinden Ömer bin Abdülaziz, Kadı Şurayh, Abdülaziz bin Mesleme (Medine müftüsü) ve başkaları bunlardandır.
Akit Yapanların, Tasarruf Edecek Mülkleri Olması
Üçüncü olarak; tasarruf edecek mülkün bulunması veya maliki tarafından izinli bulunması gerekir. Alış veya satış, izinden önce olursa, bu fuzuli tasarruflardan sayılır.
Fuzuli satış: Fuzuli, izinsiz olarak başkası adına akit yapmaktır. Meselâ kocanın, izni olmadan karısının malını satması veya almasına izin vermediği halde birşeyi onun adına satın alması gibi.
Yine, kişinin başkasının mülkünü o yokken satması veya onun izni olmaksızın bir şey satın alması da böyledir.
Fuzuli akit; ancak malikin veya velisinin onayına bağlı olarak sahih akit sayılır. Sahibi izin verirse gerçekleşir; izin vermezse batıl olur.
Delili, Buharî'nin Urve el-Bariki'den rivayet ettiği şu hadistir; Allah Resûlü (s.a.v.) bana bir dinar vererek, kendisine bir koyun satın almaya yolladı. Onunla iki koyun satın aldım. Birini bir dinara sattım ve bir dinar ile bir koyunu O'na verdim. Benim için: “Allah tuttuğunu bereketlendirsin” diye dua etti.
Ebu Dâvûd ve Tirmizi'nin Hâkim bin Hizam'dan rivayetine göre, Hz. Muhammed (s.a.v.) onu bir dinara kurbanlık almaya gönderdi. O bir koyun satın aldı ve onu iki dinara satarak, bir dinar kâr etti. Sonra onun yerine bir dinara başka bir koyun satın aldı. Onu ve bir dinarı Allah Resûlüne getirdi. Hz. Muhammed (s.a.v.) ona : “Allah alışverişini bereketlendirsin” buyurdu.
İlk hadiste, Urve, iki koyun satın almış ve ikinci koyunu malikinin, ki o Hz. Muhammed (s.a.v.)'dır, izni olmadan satmıştır. O'na dönüp, bunu bildirince Nebî aleyhisselam kabul edip ona dua etmiştir. Bu, ikinci bir koyunun satın alınıp, onun satılmasının sahih olduğuna delildir.
Bu ayrıca, kişinin başkasının mülkünü izinsiz olarak satmasının ve ona mülk satın almasının sahih olduğuna da delildir. Ancak, bu tasarrufta, mülk sahibinin zarara uğramasından sakınılarak onaylaması beklenir. İkinci hadiste geçtiğine göre; Hakim, bir koyun satm aldıktan sonra, Allah Resûlü (s.a.v.)’nün mülkü olan bu koyunu satmıştır. Sonra onun için ikinci bir koyun almış ve bunlar için O'ndan izin almamıştır. Resûlüllah (s.a.v.) onun tasarrufunu onaylamış ve getirdiği koyunu kesmesini emrederek, ona dua etmiştir. Bu, ilk koyunun satılıp, ikinci bir koyun satın almasının sahih olduğuna delalet eder. Eğer sahih olmasaydı, Hz. Muhammed (s.a.v.) bunu hoş görmez ve ona alışverişten geri dönmesini emrederdi.
Akit Yapılan Malın Tesliminin Mümkün Olması
Akit yapılan şeyin tesliminin, şer'an ve hissen mümkün olması gerekir. Hissen teslimi mümkün değilse, denizdeki balık gibi, satışı sahih olmaz.
Ahmed b. Hanbel'in İbn Mes'ûd (r.a.)'dan rivayetine göre, o şöyle demiştir: “Denizdeki balığı satın almayın. Çünkü bu garar (meçhul alışveriş) dir.”
Dalgıcın çıkardığı şeyden nehiy varit olmuştur. Bununla denize başkası için dalan kimsenin “bu dalışımdan çıkardığım şeyler şu fiyata senindir” demesi kastedilmektedir.
Annesinin karnında bulunan cenin de böyledir. Yerine dönmesi mu'tat olmayan menfilet kuşunun satışı da bu konuya girer. Eğer gece bile olsa, kuş yerine dönmeyi adet edindiyse, alimlerin çoğunluğuna göre, bunun da, an hariç, satışı sahih değildir. Çünkü Allah Resûlü (s.a.v.) kişinin yanında olmayan şeyi satmasını menetmiştir.
Hanefilere göre bu sahihtir. Çünkü arı dışında bunları teslime kadirdir. An beyinin veya bütün diğer hayvanların erkeklerinin döllerini satmak da bu konuya dahildir. Allah Resûlü (s.a.v.), Buhari ve başkalarının naklettiği gibi, bundan menetmiştir. Çünkü bu değersiz, belirsiz ve teslime müsait olmayan bir şeydir.
Alimlerin çoğu, onun satışının ve kiralanmasının haram olduğu, döle karşılık, şart koşulmadığı halde verilen ikramın ise bir mahzuru bulunmadığı görüşündedir.
Malum bir sürede döllenme için kiralamanın caiz olduğu da söylenmiştir. Bunu Hasan ve ibn Şirin demiştir. Bu görüş Malik'den de nakledilmiş, Şafi'î ve Hanbeliler de bu görüşe yönelmiştir. Kendisine meçhullük ve belirsizlik bulunduğu için memedeki sütü sağmadan satmak da böyledir. Şevkani şöyle demiştir: Ancak, “sana ineğimin sütünden bir sa'ını sattım” gibi ölçü ile satılması bunun dışındadır.
Hadis, meçhullüğü ve belirsizliği ortadan kalktığı için bunun caiz olduğuna delalet eder. Sütannenin sütü de bundan müstesnadır. Ona ihtiyaç olduğu için, satışı caizdir.
Hayvanın sırtındaki yünü satmak ise caiz değildir. Çünkü satılmayan ile satılan şeyin karışık bulunması sebebiyle teslimi mahzurludur.
İbn Abbas (r.a.) 'dan rivayete göre, o şöyle demiştir: “Allah Resûlü (s.a.v.) yenilecek hale gelmemiş yaş hurmanın, hayvanın sırtındaki yünün, memedeki sütün ve sütteki yağın satışını menetti.” [7]
Rehin bırakılmış veya vakfedilmiş mal gibi, şer'an teslimi mümkün olmayan şeylerin satılması durumunda akit gerçekleşmez. Allah Resûlü (s.a.v.) hayvana işkence etmeyi menettiği için, dişi hayvan ile yavrusunun ayrı ayrı satılması da bu hükme girer. Alimlerin bazıları, kesime kıyasen bunu caiz görmüşlerdir. Evla olan da budur.
Alacağın satışına gelince; alimlerin çoğunluğu alacağın borçluya satımının caiz olduğu görüşündedirler. Hanefiler, Hanbeliler ve Zahirîler, borçludan başkasına satılmasının, satanın onu teslime kadir olmaması sebebiyle sahih olmadığını söylemişlerdir. Bu, borçlunun teslim etmesi şart koşulmuş bile olsa, sahih olmaz. Çünkü teslim şartı, satandan başkasına konulmuştur ve satışı bozan fasid bir şart olur.
Malın ve Fiyatının Belli Olması
Satılan mal ile fiyatinm belli olması gerekir. Her ikisi veya biri belirsiz olduğunda alışveriş, ğârar (meçhullük ve zarar) bulunduğu için sahih değildir. Satılan malın bilinmesinde, götürü usulü alışverişte olduğu gibi, malın görülmesi yeterlidir. Mal, zimmette ise akit yapanların her ikisinin de malın miktar ve sıfatını bilmesi gerekir.
Fiyatın sıfatı, miktarı ve müddetinin belirlenmiş olması vaciptir. Akit meclisinde bulunmayan ve görülmesinde güçlük veya zarar bulunan şeyin satımı ise, götürü usulü alışveriştir. Bu alışverişin tümü için, aşağıda anlatacağımız hükümler vardır:
a) Akit Yapılan Mecliste Bulunmayan Şeyin Satışı:
Hakkında bilgi edinmeyi sağlayacak vasıflarının belirtilmesi şartıyla, akit meclîsinde bulunmayan bir şeyin satışı caizdir.
Sonra, açıklanan vasıflan taşıdığı ortaya çıkarsa alışveriş bağlayıcı olur. Eğer aksi ortaya çıkarsa, akit yapan iki taraftan onu görmeyen kimsenin akdi sürdürme veya feshetme muhayyerliği vardır. Bu hususta satıcı ile müşteri aynıdır.
Buharî ve başkalarının rivayetine göre, İbn Ömer Cr.a.) şöyle demiştir: “Müminlerin emiri Osman (r.a.)'a O'nun Hayber'deki malı karşılığında bir vadi mal sattım.”
Ebu Hureyre'nin rivayetine göre, Hz. Muhammed (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: “Kim görmediği bîr şey satın alırsa, onu gördüğü zaman muhayyerdir.” [8]
b) Görülmesinde güçlük veya zarar bulunan şeyin satımı: Hazır olmayan (gaib) şeyleri, adet ve örfe göre vasıflandığı veya vasıflan bilindiği zaman satmak caizdir.
Paketlenmiş yiyecekler, kutularındaki ilaçlar, oksijen tüpleri, benzin ve gaz bidonları ile açılmasında güçlük veya zarar olduğu için ancak kullanma sırasında açılan benzeri şeyler böyledir.
Havuç, şalgam, patates, mısır patatesi, soğan ve buna benzer ürünü yer altında bulunan sebzeler de bu konuya girerler. Bu, satılan şeyin topraktan çıkarılarak bir defada satışı mümkün olmamasındandır. Bunları çıkarmanın güçlüğü ve genellikle malların bozulması veya kullanılmaz hale gelmesi sebebiyle parça parça satmak mümkün değildir.
Üstü örtülü olan, ürünü sadece bulunduğu şekilde satmak mümkün olan geniş tarlalardaki ürünün akitleşme vasıtasıyla satışı, adet olmuştur. Satılan ürün, benzerlerinden aşın şekilde farklılık gösterdiğinde ve bu akit yapanlardan birine zarar verdiğinde, muhayyerlik vardır. Dilerse akdi sürdürür, isterse onu fesheder. Bu aynen, yumurta satın alan kimsenin onun bozuk olduğunu anlayınca tutma veya zararı sebebiyle iade etme arasında muhayyerlik hakkının olması gibidir.
c) Cizaf alışverişi: Cîzaf, miktarı ayrıntılı olarak bilinmeyen şeydir. Bu, Allah Resulü (s.a.v.) zamanında sahabe arasında bilinip, uygulanan alışveriş çeşitlerinden biridir. Alışveriş yapan iki tarafı, gördükleri bir ticaret malı hususunda, miktarını bilmeden, ancak az hata eder ve sıhhatli takdirde bulunan ehil kimselerin tahmini ile, akit yaparlardı.
Eğer fiyatta zarar olursa, bu azlığı sebebiyle müsamaha ile karşılanan basit bir şey sayılırdı.
İbn Ömer (r.a.) şöyle demiştir: Çarşının yukarısında cizaf ile yiyecek alıp, satarlardı. Allah Resulü (s.a.v.) malı nakletmedikçe böyle alışveriş yapmaktan onları menetti.
Resûlüllah (s.a.v.) onların cizaf (götürü usulü) alış verisini kabul etmiş, sadece onların nakletmeden önce alış-veriş yapmalarını yasaklamıştır.
İbn Kudâme şöyle demiştir: “Satıcı ve müşteri onun miktarından habersiz oldukları zaman buğdayın cizaf ile satışı caizdir. Bu konuda ayrılık olduğunu bilmiyoruz.”
Satılan Malın Teslim Alınması
Değerinden istifade edilecek ise, satılan malın kabzedilmiş olması gerekir. Kabz (teslim alma) dan önce ve sonra değeri ile mülk hasıl olmayan şeylerin, vasiyet, miras ve vedianın (emanetin) satışı caizdir. Bir şey satın alan kimsenin, kabzından, sonra onu satması, hibe etmesi veya onda tasarrufta bulunması caizdir. Ama teslim alma gerçekleşmemişse, bu durumda o malda, satışı dışında, diğer tüm meşru tasarruf çeşitlerinden biri ile tasarrufta bulunması sahih olur.
Satışı dışındaki tasarrufların sahih olmasının sebebi, sırf akit sebebiyle müşterinin satılan şeye malik olması ve mülkünde dilediği gibi tasarrufta bulunma hakkına sahip olmasıdır.
İbn Ömer şöyle demiştir: “Sünnet, el sıkışarak akit yapılan şeyin, müşterinin malı olduğu şeklinde yerleşmiştir.” [9]
Teslimden önce satışa gelince, bu caiz değildir. Çünkü malın ilk satıcının yanında iken telef olması ve böylece satışın garar (zarar) olması muhtemeldir. Garar satışı ise sahih değildir. İster gayr-ı menkul, ister menkûl olsun ve ister miktarı belli, isterse belirsiz olsun aynıdır. Çünkü, Ahmed b. Hanbel, Beyhaki ve İbn Hibbân'ın “hasen isnadla” rivayetlerine göre, Hâkim bin Hizam : “Ey Allah'ın Rasûlü! Ben ticaret malları satın alıyorum. Bu hususta helal ve haramlar nelerdir?” diye sordu. Nebi (s.a.v.) şöyle buyurdu. “Bir şey satın aldığın zaman onu teslim almadıkça satma.”
Buharı ve Müslim'in rivayetine göre : “Allah Rasûlü aleyhisselam zamanında miktar belirsiz yiyecek satın alıp, onu kendi konak yerine nakletmeden sattıkları için insanlar dövülür idi.”
Bu prensipten, iki nakitten (altın ve gümüş) birinin diğeri ile teslimden önce satışının caiz olması müstesnadır.
İbn Ömer (r.a.) Resûlüllah (s.a.v.)’a dinar ile deve satımı ve ona karşılık dirhem almayı sordu. Nebi (s.a.v.) buna izin verdi.
Kabzın manası: Akar (gayr-ı menkûl) da kabz (teslim alma); satanın, onu mülküne dahil eden kimsenin, (toprağın ekime, evin yerleşmeye, ağacın gölgelenmeye veya meyvesinin toplanmaya ve benzeri) onunla amaçlanan faydalanma şekillerini yapmasına müsait hale getirmesi ile olur.
Yiyecek, elbise, hayvan ve benzeri gibi nakli mümkün olan menkûl eşyalardan kabz (teslim alma) ise, aşağıdaki şekilde olur:
Birincisi: Eğer ölçüsü belli ise ölçü veya tartı ile miktarının ödenmesi ile.
İkincisi: Eğer götürü usulüyle ise, bulunduğu mekandan nakledilmesi ile.
Üçüncüsü : Bunun dışında kalanlar hususunda ise örfe göre.
Menkûlde kabzın, miktarın belirlenmesi (ölçülmesi) öyle olduğunun delili, Buharî'nin naklettiği Nebi (s.a.v.)’nin Osman bin Affan (r.a.)'a söylediği şu buyruğudur: “Ölçüsü belirlendiği zaman, onu ye.”
Bu hadis keyl ile miktarı belirleme şart koşulduğunda, keylî ile ölçmenin vacip olduğuna delildir. Her ikisi de eşyanın takdirinde mi’yar (ölçüt) olmada ortak oldukları için vezin (tartı) da böyledir. Her şeyin, miktarı belirlenerek temlik edilmesi gerekir. Bunların miktarının ölçülmesi kabz yerine geçer. Yiyecek veya başka bir şey olmaları aynıdır.
Bulunduğu yerden naklin vacipliğine delil ise, Buharı ve Müslim'in naklettiği İbn Ömer (r.a.)'in şu sözüdür: “Biz Ribban'dan götürü usulüyle yiyecek satın alırdık. Allah Resûlü (s.a.v.) onları yerlerinden nakletmedikçe satmamızı yasakladı.” Bu yiyeceğe mahsus değildir. Aksine yiyecek, pamuk, keten ve benzeri gibi diğer şeylere de, götürü usulü alındığında, şamildir, aralarında bir fark yoktur.
Bunlar dışında kalan, hakkında nass bulunmayan şeyler hususunda halkın örfüne ve aralarında cari olan teamüle baş vurulur.
Bu sebeple biz, hakkında nass bulunan meseleleri aldık ve nass bulunmayanları ise örfe bıraktık.
Hikmeti: Ticaret matının teslim alınmadan satılmasının men edilmesinin hikmeti saydıklarımızdan fazladır. Satıcı, onu sattığında müşteri teslim almamış ise, onun zimmetinde kalmayı sürdürür. Eğer telef olursa, hasan müşterinin değil satıcının üzerinedir. Müşteri bu durumdayken onu satar ise, ondan sağladığı kâr, hasarın tesirini yüklenmediği bir şeyin kân olur. Bu hususta Ebü Dâvûd, Tirmizi, Nesâi ve İbn Mâce, Allah Rasûlü (s.a.v.)’nün, zimmetine geçirilmemiş şeyin kârının satımından nehyettiğini nakletmiştir.
İbn Abbas (r.a.) bunu iyi anlamış ve kendisine kabzedilmiş şeyin satımının yasaklanma sebebi sorulduğunda, şöyle demiştir : “Bu, dirhem ve yiyecek karşılığında dirhemin tecil edilmesindedir.”
Alışveriş Akdine Şahit Tutmak
Allah, alışveriş akdinde şahit bulundurmayı emrederek, şöyle buyurmuştur: “Alışveriş yaptığınız zaman şahit tutun. Katibe ve şahide zarar yoktur.” [10]
Şahid tutma emri, yapılan işte maslahat ve hayır olduğuna işaret olup, menduptur. Yoksa bazılarının sandığı gibi farz değildir.
Cessâs, Ahkamü'l-Kur’ân’da şöyle demiştir: “Şehirler uleması arasında, ayette anılan yazışma, şahit tutma ve rehnin mendupluğa delalet için olduğunda ve bunlarda bizim için fayda, salah ve dünya, ahiret ihtiyacı bulunduğuna işaret olduğunda hilaf yoktur. Bunlardan hiçbiri vacip değildir.
Ümmet, selef ve halef; borçlanma, satım ve alım akitlerini, şahit tutmaksızın bize kadar nakletmiş ve şehirler uleması bunları bildikleri halde hiçbiri bunu inkâr etmemiştir. Eğer şahit getirme vacip olsaydı, onlar bunu bildikleri halde terk edeni uyarmayı bırakmazlardı. Bu durum, onların bunu mendup gördüklerine delildir. Nebi (s.a.v.)’nin asrından günümüze kadar, bu böylece nakledilmiştir.
“Eğer sahabe ve tabiin, alışverişlerine şahit tutsalardı, bunu ifade eden ve onların şahit tutmayı terk edeni uyardıklarına dair mütevatir nakil gelirdi.”
“Onlardan şahit tutmaya dair istifade edilecek bir nakil gelmediği ve onların, halkın bunu terk etmelerini hoş görmedikleri ortaya çıkmadığı için, borçlanma ve alışverişte yazma ve şahit tutmanın vacip olmadığı sabit olur.”
Satış Üzerine Satış
İbn Ömer'in naklettiği, Nebi (s.a.v.)’nin: “Hiç biriniz kardeşinin satışı üzerine satış yapmasın” buyruğu gereğince satış üzerine satış yapmak haramdır. [11]
Sahihayn’da, Ebû Hureyre (r.a.)'den rivayete göre, Hz. Muhammed (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: “Kişi, kardeşinin üzerine satış yapamaz.”
Ahmed, Nesai, Ebû Dâvud ve Tirmizi'de, Tirmizî'nin ‘Hasen’ dediği, şu hadis vardır: “Kim iki kişiye bir şey satarsa, bu onlardan ilk alanındır.”
Bunun şekli Nevevi'nin dediği gibi, şöyledir: Halktan biri, bir ticaret malını, müşterinin muhayyerliği şartıyla satar. Sonra bir başkası gelerek, ona akdi feshetmesini ve satın aldığı şeyin benzerini daha az fiyatla ona satmayı teklif eder.
Başkasının alımı üzerine alımın şekli ise şöyledir: Satıcı muhayyer olur. İnsanlardan biri ona, sattığı şeyi daha fazla fiyat vererek satın almayı ve ilk akdi feshetmesini teklif eder.
Bu alış veya satışta yapılan ve menedilmiş olan bir günahtır. Fakat bunlardan hangisi satış veya alışı önce yaptıysa onun alış ve satış akdi gerçekleşir. Şafii, Ebû Hanife ve diğer fakihlere göre durum böyledir. Zahirilerin ileri gelenlerinden Davud bin Ali'ye göre akit gerçekleşmez. Malik'ten bu hususta iki görüş nakledilmiştir.
Açık artırma ile satış (müzayede) ise bunun aksinedir. Çünkü o, akit henüz gerçekleşmediği için caizdir. Rasûlüllah (s.a.v.)’ın bir ticaret malını «artıran yok mu» diyerek öne sürdüğü sabit olmuştur. Kim, bir adama bir şey satar, sonra onu başka birine daha satarsa, ikinci satış hükümsüz ve batıldır. Çünkü mal ilk müşterinin mülkünde olduğu için, malik olmadığı şeyi satmıştır. İkinci satışın, muhayyerlik müddetinde veya onun bitiminde olması aynıdır. Çünkü satılan mal, sırf satış sebebiyle onun mülkünden çıkmıştır. Semüre (r.a.)'den rivayete göre Hz. Muhammed (s.a.v.) şöyle buyurmuştur : “Bir kadını iki velisi birden evlendirirse, kadın ilk evlendirilenindir. Bir ticaret malı iki kişiye satılırsa, bu ilk satın alanındır.”
Veresiye Müddetinin Artması ile Fiyatın da Artması
Peşin satış caiz olduğu gibi, veresiye satış da caizdir. Bîr malın fiyatının bir kısmının peşin bir kısmının ise veresiye olması, alıcı ve satıcı karşılıklı anlaştıkları zaman, caizdir.
Fiyat veresiye olduğu zaman, satıcı fiyatın veresiye Ödenmesi sebebiyle arttırma yaparsa, caizdir. Çünkü fiyatın ödenmesinde belirli bir süre geçmektedir.
Hanefiler, Şafiiler, Zeyd bin Ali, Müeyyed Billah ve fakihlerin çoğunluğu, delillerin umumunun onu caiz kılması sebebiyle bu görüşe sahip olmuştur. Şevkanî de bunu tercih etmiştir.
Komisyonculuğun Caiz Olması
İmam Buharı şöyle demiştir: “İbn Şirin, Atâ, İbrahim ve Hasan simsarlık (komisyonculuk) da bir beis görmezlerdi.
İbn Abbas; “Bu elbiseyi sat. Şu fiyattan fazlası senindir, denilmesinde bir mahzur yoktur” demiştir.
İbn Şirin şöyle demiştir: “Mal sahibinin; ‘Şunu şu fiyata sat, fazlalığı senindir, (veya aramızda bölüşürüz.)’ demesinde bir mahzur yoktur.” Resûlüllah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur; “Müslüman şartlarına riayetkardır.” [12]
[1] Taberâni ve Deylemi rivayet etmiştir.
[2] Taberâni rivayet etmiştir.
[3] Ahmed b. Hanbel ve Bezzar rivayet etmiştir.
[4] Buhari ve Müslim kaydetmiştir.
[5] Bakara sûresi, 2/275.
[6] Nesâî rivayet etmiştir.
[7] Hadisi Darekutni kaydetmiştir.
[8] Hadisi Darakutni ve Beyhaki kaydetmiştir.
[9] Hadisi Buharî kaydetmiştir.
[10] Bakara sûresi, 2/282.
[11] Hadisi Ahmed ve Nesâî kaydetmiştir.
[12] Hadisi Ahmed, Ebû Dâvûd ve Hâkim Ebû Hureyre'den nakletmiştir.