التحلي بالبصيرة والفراسة
BASİRET ve
FİRASETLİ OLMAK
Erdemli
siyasetçinin özelliklerinden birisi de onun basiretli ve ferasetli olmasıdır.
‘Basiret’,
sözlükte görme, görüş, idrak etme, bir şeyin iç yüzünü bilme, doğru ve ölçülü
bakış, uzağı görebilme ve önceden sezgi anlamlarına gelmektedir.
Kur’an-ı
Kerim’de genel olarak ‘görme’ anlamının yanında özellikle ‘hakikati keşfetme,
doğru yolu tanıma, hidayete erme, gerçeği yanlıştan, hakkı batıldan ayırma
yeteneği’ anlamlarında kullanılmış ve bu bakımdan manevî körlük ve sapıklığın
zıddı olarak gösterilmiştir.
Kur’an-ı
Kerim’de şöyle buyurulur:
“De ki: Kör insanla gören insan bir olur
mu? Artık hiç düşünmez misiniz?”
“Bu iki grubun örneği, kör ve sağır ile
gören ve işitenin durumu gibidir; hiç bunlar birbiri ile eşit olurlar mı? Artık
düşünmez misiniz?”
“Her kim bu dünyada körlük ettiyse, o
artık ahirette de daha kör ve gidişçe daha şaşkındır.”
“Sen körleri de, sapıklıklarından
hidayete erdirecek de değilsin!
Sen ancak âyetlerimize iman edeceklere
duyurabilirsin ki onlar Müslüman olup selâmet bulurlar (kurtuluşa ererler).”
Aslında
basiret, Allah’ın (c.c.) sıfatlarından biri olan ‘Basar’ın kullarındaki
görüntüsüdür. Bu tecelliden nasibi olmayanların gözlerinde perde vardır.
Allah (c.c.) buyuruyor: “Allah onların kalplerini ve kulaklarını
mühürlemiştir. Gözlerine de bir perde inmiştir. Onlar için büyük bir azap
vardır.”
Kur’an,
küfür, nifak (münafıklık), hırs, kin gibi olumsuz inanç ve duygular yüzünden
kalp gözü körleşmiş ve basireti bağlanmış kimseler hakkında körler, kalpleri
olup da bununla idrak edemeyenler ve bakar körler gibi tabirler kullanır.
İnananları basiretli, inkârcıları ise kör sayar. İşte âyet: “Siz onları doğru yolu göstermeye çağıracak
olsanız, duymazlar ve onların sana baktıklarını görürsün de onlar görmezler.”
Buradan
hareketle diyebiliriz ki ‘basiret’, kavram olarak, duyular üstü bir görme
anlamındadır. Bir anlamda kalbin görmesi ya da kalbin bir şeyi idrak edip
anlamasıdır. Baştaki göz, fizik şartları mevcut olduğu zaman (ışık, görme
duyusu, boyut, mesafe gibi) cisimleri ve eşyayı görür. Fiziki gözün bu
görmesine ‘Basar’ denir. Kalp ise, bu fiziki şartlara bağlı görmenin ötesini
anlayabilme, sonsuza uzanabilme yeteneğine sahiptir.
Basiretin Boyutları
İdrak,
bir şeyi anlamaktır. ‘Basiret’ idrakin bu yüceliğe ulaşmasıdır. İnsan,
evrendeki duyular ötesi özellikleri, insanın derinliklerindeki sırları,
eşyadaki ilâhî yönleri bu basiret duygusuyla anlar, idrak eder. Basiret, bir
anlamda hakkı görebilme ve onu doğru olarak tanıma yeteneğidir. Basireti
bağlanmış kimse, geleceği göremeyen, kalbi kör kimsedir. O, haktan habersizdir,
Hakk’tan gelen çağrıyı görecek yeteneğini yitirmiştir. Kalbinin bu özelliği ve
gücü onda kaybolmuştur.
Allah
(c.c.)’tan gelen vahiy, yani Kur’an âyetleri birer ‘basiret’tir.
“Doğrusu size Rabbinizden ‘basiret’ler
geldi; artık kim (bunları) görürse kendisi içindir, kim de kör olursa
(görmezse) kendi aleyhinedir.”
Allah
(c.c.)’ın ayetleri, insanın gerçeği görmesini, kalp gözünün açılmasını sağlayan
nurlardır. Bunları görmemek ve bunlarla kalbi aydınlatmamak, tek kelime ile
körlüktür.
Allah
(c.c.)’ın ayetleri karşısında ikili oynayan münafıklar ise kördürler,
sağırdırlar.
Şu
ayette ise İman gerçeğini bulamayan kâfirler, diğer canlılara benzetilmektedir:
“Onların kalpleri vardır; bununla
kavrayıp anlamazlar, kulakları vardır bununla duyup anlamazlar, gözleri vardır;
bununla görmezler. Bunlar tıpkı dört ayaklılar gibidirler. Dört ayaklı
yaratıklar da bazı sesleri duyarlar, bazı şeyleri görürler ama ne olduğunu
anlamazlar.”
Basiret,
aynı zamanda Allah (c.c.)’ın hükümlerine uygun yaşama bilincidir. Bu bilinçle
yaşama ise insanın yapabileceği en akıllıca iştir. Bunu başardığı takdirde kısa
dünya hayatının sonunda sonsuz bir cennet hayatını kazanacaktır. Basiretsiz
olanlar ise, Allah (c.c.)’ın hükümlerine arkalarını dönerler ve başkalarının
hüküm ve kuralları ile hayatlarına yön verirler. Sonunda da dünyada da ahirette
de hüsrana uğrarlar.
Peygamber
(s.a.v.) insanları bir hayale, bir belirsizliğe, temelsiz şeylere asla çağırmamıştır.
O’nun davet ettiği ilâhî mesaj, mantıklı, ispatlı, anlaşılan ve basiretle idrak
edilebilen gerçeklerdir. O’nun kuruntularla ve aslı esası olmayan şeylerle
ilgisi yoktur. Bu davet, körü körüne, batıl ve bozuk amaçlara, nefsin
isteklerine bir davet değildir. Bu davet, ne dediğini bilen, hikmete çağıran
bir peygamberin davetidir. Kur’an-ı Kerim, basiret sahiplerini ifade ederken
‘ulü’l-elbab’, (akıl sahipleri), ulü’l-ebsâr’(basiret sahipleri) ve ulü’n-nühâ’
(sağduyu sahipleri) deyimlerini
kullanmaktadır. Bu gibi basiret sahipleri, nefislerinin isteklerine kapılarak
günaha dalmazlar, kalplerini günahlarla kirletmezler ve karartmazlar, böylece
onlar ilâhî bir bağış olarak bir nura kavuşurlar. Basiret sahibi olarak manevî
gerçekleri olduğu gibi idrak ederler.
Bu
şekilde basiret sahibi olmayan bakarkörler, kalp gözü kapalı olanlar; Allah
(c.c.)’ın ayetleri karşısında sağır ve kör kesilirler. Ne o ayetleri anlarlar,
ne de o ayetlerin arkasındaki gerçekleri idrak ederler. Sürekli günah ve
isyanda oldukları için kalpleri bu basiret nurunu kaybetmiştir. Bu nedenle
Hakk’ı anlamakta, kabul etmekte ve gereğini yapmakta güçlük çekerler.
Toplum
hayatının her alanında olduğu gibi siyasetçilerin de basiret ve feraset sahibi
olmaları çok önemlidir. Çünkü basiretli siyasetçiler toplumlarını düşmanlarından
ve tehlikelerden korur, onların dünya ve ahirette saadete eren kişiler olması
için çalışırlar. Basiretli olmayan siyaset adamı ise bu özelliği ile hem
Müslüman olarak kendisine ve hem de yönetmekte olduğu toplumuna zarar verir. Bundan dolayı da basiret ve feraset erdemli
siyasetçinin olmazsa olmaz özelliklerindendir.