بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖيمِ

İslâm Ahlâkı

Güzel ahlâkın ilmî rehberi

“Sen elbette yüce bir ahlâk üzeresin.” (Kalem, 68/4)

Ana Sayfa / Cihad ve Savaş Ahlâkı / Mücahidin Ahlâkı / Vahdet
Mücahidin Ahlâkı

Vahdet

‘Birlik’ anlamına gelen ‘vahdet’, insanların belirli bir fikir, kanaat, düşünce ve değerler bütünü etrafında uyumlu bir sosyal yapı oluşturmalarına, birlik, beraberlik ve bütünlük içinde olmalarına verilen isimdir. Toplumların uzun süre yaşayabilmeleri sosyal birlik ve beraberliklerini sürdürmelerine bağlıdır. Kur’an-ı Kerim’de insan, bir yönden ‘ben’ merkezli [360] , diğer yönden ‘sosyal bir varlık’ olarak tanıtılmıştır. [361] İnsanoğlu fıtratı icabı, kendi menfaatini ön planda tutan, sadece kendi kabilesini ve milletini seven, başkalarına pek yakınlık duymayan bir yaratılışa sahiptir.

Buna göre bir toplumda vahdeti ve beraberliği sağlamanın yolu, önce zihinlerde, kanaat ve duygularda, sonra davranış ve hareketlerde birliği temin etmektedir. Eski deyimle birincisine ‘Tevhidu’l-Kulûb’ (kalplerin birleştirilmesi) yahut ‘Tevhidi efkar’ (fikirlerin birleştirilmesi), ikincisine de ‘Tevhid-i Ef’al’ (davranış ve hareketlerin birleştirilmesi) adı verilir. [362]

İnsanların ortak noktalarda birleşmesini temin edecek esaslar İslam’a göre Allah ve Rasûlünün emir ve yasaklarıdır. Ancak onlar sayesinde davranış ve hareketlerde birlik ve beraberlik sağlanır, tefrikaya düşülmez. Düşünce, duygu ve kanaatte, inançta vahdeti sağlayan müminlerin gerçekten Allah’a inanmış olmaları ve bu hal üzere Rablerine kavuşabilmeleri için “Toptan Allah’ın ipine sımsıkı sarılınız, tefrikaya düşmeyiniz” [363] buyrulmuştur.

Birçok hadiste vahdetin sağlanmasında Peygamber Efendimizin tavsiyelerini görmekteyiz: “Size cemaatle (vahdet üzere) olmanızı tavsiye eder, ayrılıp dağılmaktan (tefrikaya düşmekten) şiddetle sakınmanızı isterim. Zira Şeytan yalnız başına yaşayan insana yakın, birlik olan iki kişiye uzaktır. Kim cennetin tam ortasında yaşamak isterse toplu halde ve vahdet içinde olmaya gayret etsin.” [364]

“Müslüman topluluğundan bir karışta olsa ayrılan kimse, boynundaki İslâm bağını çözmüş demektir.” [365]

“Müminler birbirini sevmede ve korumada ve birbirine acımada bir vücudun azaları gibidirler. Vücudun herhangi bir organı rahatsız olsa diğer organları da bu yüzden ateşlenir, uykusuz kalır.” [366]

Vahdet sağlandıktan sonrasında bunu dağıtacak pek çok unsur devreye girecektir. Bu unsurları devre dışı bırakmanın yolunu yukarıdaki ayet ifade etmektedir. Allah’ın emirlerine uyulmayan ve bu sebeple tefrikanın hâkim olduğu, birbirine düşman, birbirine şikâyetçi insanlardan oluşan cemiyetlerde huzur ve sükûn olmaz; eziyet, sıkıntı, kriz ve belirsizlik baş gösterir. “Allah’a ve Resule itaat ediniz, birbirinizle çekişmeyiniz, yoksa dağılırsınız, böylece gücünüz, kuvvetiniz kaybolur.” [367]

Vahdetin tasavvufi alanda da kullanıldığı bilinmektedir. Tasavvuf yolundaki bütün gelişmeler vahdet ile anlatıldığı gibi, tasavvufi dünya görüşü de bu terimle dile getirilir. Yalnız kalarak halvete çekilen ve böylece Allah’a ulaşmaya (yakın olma) da tasavvufta ‘vahdet’ denir. Pek çok tasavvufi eserde yer alan ‘kesrette (çoklukta) vahdet (birlik)’ deyimi de bunu ifade etmektedir. Tasavvufta her şeyi ‘bir’ olarak ve ‘bir’ içinde, nesneleri Allah ile görmek. Mutasavvıfın gerçekliği tam olarak kavradıktan sonra ulaşabileceği bir haldir.

Tasavvuf anlayışına göre vahdete ulaşabilmesi için dört engelin ortadan kaldırılması gerekir. Bu eylem, dört kirlilik halinden arınmayı, dile getirir. İlk engel, bedenin ve giysilerin, kirli oluşudur. Beden ve giysilerin kirliden arındırılması vahdete doğru atılan ilk adımdır. İkinci engel, gönülde yerleşen günah ve vesveselerin oluşturduğu kirliliktir. Gönül, günah ve vesvese kirinden arındırılarak, Allah için hazırlanmalıdır. Üçüncü engel, kötü huyların oluşturduğu ahlaki kirliliktir. Kötü huylar insani hayvanlar düzeyine indirir. Ahlaki kötü huylardan kurtararak hayvanlık düzeyinden çıkılmalıdır. Dördüncü engel, Allah dışındaki varlıkların oluşturduğu sırdaki kirliliktir. Sırrı Allah dışındaki varlıklardan arındırarak orada yalnız Allah’a yer vermelidir. Bu dört arınmadan sonra mutasavvıf, vahdet sırlarına ulaşabilir. Ne var ki, vahdetin de çeşitli dereceleri vardır. Bunlar vahdet-i kusud, vahdet-i şuhud vahdet-i vücud adını alır.

Vahdet, tasavvuf düşüncesinde, varoluşun sudûr (türüm) yoluyla Allah’tan çıkış mertebelerinden birinin de adıdır. Tenezzülat ya da tecelliyat denilen sudûrun çok sayıda mertebesinden söz edilir. En yaygın kabule göre tecelliyatın yedi mertebesi vardır. Bu yedi mertebeyi la- taayyün, taayyun-i evvel, taayyuni sani, taayyuni ervah, taayyuni misal, merteb-i şahadet ve mertebe-i insan oluşturur. Taayyuni evvel mertebesi vahdet mertebesidir. Vahdet mertebesinde Allah, sıfat ve isimlerini toplu şekilde bilir. Sıfat ve isimler henüz ayrışmamıştır ve zatta içkindir. Tüm varlıkların kökleri de bu mertebede ortaya çıkmaktadır. Bu nedenle vahdet mertebesine hakikat-i Muhammediye, madeni kesret, menşe-i siva ve uluhiyyet gibi adlar da verilmektedir.

Vahdetin gerçekleşmesi sonucu ortaya çıkan ‘cemaat’ olayı bütün insanlığın üzerinde dikkat ve özenle durduğu önemli bir olaydır. Bu konunun önemini kavrayan tüm dava erleri, mücahidler şunu iyi idrak etmelidir ki; fertlerin ulaşmadığı ve elde edemediği birçok iyilik ve sevaba, ancak cemaatler ulaşır ve elde ederler. Hatta bundan dolayıdır ki, sadece İslâm dini değil, bütün batıl din ve fikirler, cemaat olayı üzerinde titizlikle dururlar. Tabi ki İslâm’ın istediği cemaat anlayışıyla diğer fikirlerin istemiş olduğu cemaat anlayışı farklıdır.

İslâm, kuru kalabalıklardan, kelle topluluğundan ziyade, az ve öz olsun, ihlâslı, samimî, ciddî fertlerin yan yana gelmesine önem vermiştir. Yani çokluk ve kalabalıktan ziyade bir kişi olsun, iki kişi olsun eğer onlar tevhidî çizgide iseler, onlara önem vermiş ve onları cemaat saymıştır. Aynen Hz İbrahim (a.s.)’i tek başına bir ümmet, bir cemaat saydığı gibi. [368]

İşte bu noktadan hareketle, tevhidi anlayıp kavrayan bir ferdin mutlaka cemaate bağlanmada bir sorumluluğu vardır. Hatta bu onun için önemli farizalardan birisidir. Çünkü Rasûlullah (s.a.v.) şöyle buyurmaktadır:

“Cemaate sarılın (cemaate yapışın). Fırkalaşmadan, bölünmeden sakının. Çünkü şeytan tek kişiyle beraberdir. İki kişiden daha uzaktır.” [369]

Başka bir hadislerinde şöyle buyurmaktadır:

...Her kim cennetin ortasını ve yüksek olan yerini istiyorsa, cemaate sarılsın.” [370]

Yine bir hadislerinde şöyle buyurmaktadır:

“Allah’ın eli cemaatin üzerindedir (yani Müslümanlar bir olurlarsa, Allah’ın koruması ve yardımı onlarla beraber olur).” [371]

Cemaat halinde yaşamanın gerçekten sayılamayacak kadar yararları vardır. Bunların en önemlisi bilindiği gibi bir ‘manevî kişiliği’ teşekkül ettirmesidir. Çünkü insanoğlu gerek bedeni itibari ile gerekse iradesi itibariyle çok zayıf ve cılız bir yapıya sahiptir. Bundan dolayıdır ki, insanların yan yana gelmeleri, maddi olsun manevi olsun her iki konuda da yardımlaşmaları bir ihtiyaçtır.

İşte bunun için dava ve gayesine samimiyet gösteren her ferdin muhakkak ki cemaate bağlılık ve vahdet gayesi taşıması, tefrikalardan ve ayrılıktan uzak durması gerekir.

Rabbimiz bizleri bu zikrettiğimiz meziyetlerle donatıp, kendi yolunda ve uğrunda bize verdiği canı alsın.

[360] Meâric sûresi, 70/19-21.

[361] Enfal sûresi, 8/63.

[362] İslâm Fıkıh Ansiklopedisi, İ. Kâfi Dönmez, ‘Vahdet’ md., 422.

[363] Âl-i İmran sûresi, 3/103

[364] Tirmizi, Fiten, 7.

[365] Tirmizi, Adab, 78.

[366] Buharî, Edeb, 8/12; Müslim, Birr ve Sıla, 4/1999,66.

[367] Enfal Sûresi, 8/46.

[368] Nahl sûresi, 16/120.

[369] Tirmizi, 4/2254.

[370] Tirmizî, 4/2254.

[371] Tirmizi, 4/2256.