Ülfet
ÜLFET (Geçimlilik)
Ülfet’, uygun kimselerle görüşmek, konuşmak, güzel geçinmek demektir.
İnsanlar, dünyanın her yerinde toplu olarak yaşarlar. Dünyada herkes birbirine muhtaçtır. Toplum bireyleri birbirleriyle güzel geçinirlerse Allah (c.c.) da o toplumu sever ve başarıya ulaştırır.
İslâm, güler yüzlü olmayı, gönül yıkmamayı ve insanlarla güzel ilişkiler kurmayı ve bunları sürdürmeyi emreder.
İslâmî kaynaklarda toplumsal barış, uzlaşma ve kaynaşmayı ifade eden kavramlar arasında en yaygın kullanılanı ‘Ülfet’ kelimesidir. Özellikle Cahiliye kabileciliği ve asabiyet duygusunun yıkımlarıyla büyük bir parçalanma ve nefret döneminden sonra, İslâm toplumu için barış, uzlaşma ve kaynaşma özel bir önem kazanmış; âyet ve hadislerde gerek ülfet kelimesi ve türevleriyle ve gerekse ‘ünsiyet, sulh, ıslah’ gibi başka kelimelerle Müslümanlar arasında barış ve kardeşliğe dayalı güçlü bağlar kurulması amaçlanmıştır.
Allah (c.c.) buyurur: “Ve onların kalplerinin arasını uzlaştırdık. Sen yeryüzünde bulunan her şeyi verseydin, yine onların kalplerinin arasını uzlaştıramazdın. Fakat Allah onların arasını uzlaştırdı. Çünkü O, daima üstündür, hüküm ve hikmet sahibidir.” [1]
Yüce Allah bu âyette, kendi eğitim sisteminin amacını belirlemektedir. Allah, Kur’an-ı Kerim’i insanların kalplerini kaynaştırmak için göndermiştir. Düşmanlıkları ortadan kaldırmak, insanları birbirine yaklaştırıp kaynaştırmak ve sonunda onları kardeş yapmak insanlık görevinin bir gereğidir.
İslam âlimleri ülfet ve dostluğun gerekliliğini ilke olarak benimsemekle birlikte bunun bazı şartlara bağlı olduğunu, ancak bu şartları taşıyan kimselerle ülfet ve dostluk kurulmasının uygun olacağını belirtmişler; ayrıca birbiriyle ülfet kurup dost olanların karşılıklı olarak bazı haklara riayet etmek zorunda olduklarını ifade ederek bu hakları ayrıntılarıyla incelemişlerdir. Mesela Maverdi, ülfetin oluşmasının sebeplerini şöyle sıralamıştır:
1. Din, yardımlaşma, dayanışma ve zıtlıkların önlenmesini ister. Bu şekilde insanlar arasında ülfet artar.
2. Akrabalıktan gelen yakınlık duygusunun ülfet ve dayanışmayı oluşturup, ayrılık ve çatışmayı engellediğini ifade eder.
3. İnsanların karşılıklı olarak birbirine iyilik etmeleri, aralarında gönül bağının kurulup güçlenmesine, sevginin artmasına ve sonuçta ülfetin gerçekleşmesine yol açar. [2]
Ülfetin ve kardeşliğin oturduğu temel değer madde değil, sevgidir. Maddi değerler belki kalplerin ısınması için yardımcı olabilir ama para ile kardeşliği satın almak mümkün değildir. Onun için sevgiyi büyütüp beslemek, geliştirmek ve zenginleştirmek her müslümanın görevidir. Temelinde sevginin bulunmadığı kardeşlik, geçici ve yüzeyseldir. Sevginin olduğu yerde kabalık, düşmanlık, kin ve nefret yoktur.
Ülfetin karşıtı ‘Uzlet’, yani bir köşeye çekilip kendi başına yaşamaktır. Meşru bir sebep olmadan insanlardan kaçmak doğru bir davranış değildir. Selemetu'bnu'l-Ekva (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "Kişi kendisini (halktan büyük görüp) uzak tuta tuta cebbarlar arasına kaydedilir de onların başına gelen musibete duçar olur." [3]
Hadis, bir kimsenin, insanlardan, onları küçük görerek mesafeli dura dura, cebbarlar yani zalimler sınıfına geçeceğini haber vermektedir. Bu husus, eşyanın tabiatına uygundur. Çünkü mesafeli durmak bir alışkanlık haline gelir. Hâlbuki dinimiz, cemaati, sıla-i rahmi, selamlaşmayı, büyükleri ziyaret ve karşılıklı hediyeleşmeyi vs. emrederek, kişinin insanlarla kaynaşmasını emretmektedir. Uzlet, normalde tavsiye edilmez. İnzivayı çok sıkı şartlarla dinimiz tecviz eder. Şu halde, insanlara karşı uzak duran kimseler, Firavun, Nemrut, Şeddad gibi zalim cebbarlar defterine ismiyle, resmiyle geçme ve onların maruz kaldığı dünyevî musibetlerle ve uhrevî cezalarla karşılaşma tehlikesiyle başbaşadırlar.
Peygamberimiz buyuruyor ki: “Mü’min ülfet eder ve kendisi ile ülfet edilir. Ülfet etmeyen ve kendisiyle ülfet edilmeyen kimsede hayır yoktur. İnsanların en hayırlısı insanlara yararlı olandır.” [4]
Başka bir hadisinde de “Allahım, gönüllerimizi kaynaştır” [5] şeklinde dua etmişlerdir.
Toplumsal barış ve uzlaşma için çok önemli bir ahlâkî görev olan ülfet’in gerçekleşmesi için en önemli yol, din duygusunun güçlendirilmesidir. Çünkü din duygusu, düşmanlıkları ve zıtlıkları önleyerek yardımlaşma ve dayanışmayı sağlar. Nitekim Hicretten önce Medine’deki Evs ve Hazrec kabileleri arasında uzun yıllar süregelen kin ve düşmanlıklar, bu kabilelerin Müslüman olmasıyla ortadan kalkmış ve kardeş olmuşlardır. Aynı durum, İslâm tarihi boyunca dünyanın birçok yerinde gözlenmiştir.
Toplumda ‘ülfet’in gerçekleşmesi için, tanıdık olsun veya olmasın sünnete göre selâmlaşmanın yaygınlaştırılması, birbiriyle karşılaşan Müslümanların müsafaha yapmaları, iyilik ve ikramda bulunmak gibi güzel ahlâk davranışlarının yanında, küskünlerin barışması ve barıştırılması da önemli görevdir.
Ebû'd-Derda (radıyallâhu anh) anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "Size oruç, namaz ve sadakanın derecesinden daha üstün olan şeyi haber vermeyeyim mi?" "Evet (Ey Allah'ın resulü, söyleyin!)" dediler. "İnsanların arasını düzeltmektir. Çünkü insanların arasındaki bozukluk (dini) kazır." [6]
Kur’an-ı Kerim’de genellikle bir ülke veya kentteki huzursuzluk veya kargaşa ortamı “ifsad”, barış ve güvenlik ortamı da “ıslah” kökeninden türemiş kelimelerle ifade edilerek ifsadın kötülüğü ve ıslahın da yararları ve gerekliliği vurgulanır. Pek çok âyette iyi işler için yaygın olarak, barış anlamındaki sulh ile aynı kökten olan “salih” ve “salihat”; iyi Müslümanlar için “salihin” ve “salihun” kelimelerinin kullanılması da iyilikle barış, iyi Müslüman olmakla barışçı olmak arasındaki ilişkiye işaret etmesi bakımından önemlidir. Yine Kur’an’da ilke olarak “Barış daha hayırlıdır” [7] buyurulur ve aralarında çatışma çıkan Müslümanların barıştırılması emredilir. [8]
Hz. Peygamber (s.a.v.) de, Müslümanların uzun süre dargın durmalarını yasaklamış, dargınları barıştırmayı “sadaka” diye değerlendirmiştir. [9]
Ülfet, insanlar arasındaki bütün işlerde gerçekleşmesi beklenen bir özelliktir. Özellikle aile kurumu öncesinde tarafların birbirine ülfet ederek birbirini tanımaları dinimizin tavsiye ettiği bir durumdur. Bu hususta varid olan hadis-i şerif şu şekildedir: Hz. Enes (radıyallahu anh) anlatıyor: Mugire İbnu Şu'be bir kadınla evlenmek istemişti.
Resulullah (aleyhissalatu vesselam) kendisine: "Git önce onu bir gör! Zira böyle yapman, aranızdaki ülfet ve sevginin devamı için daha uygundur" buyurdular. O da öyle yaptı ve evlendiler. Bilahare Mugire (radıyallahu anh) aralarındaki uyumdan bahsettiler." [10]
İbnu Ömer (radıyallahu anhümâ) anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "Kızları hakkında kadınlarla istişare edin!" [11]
Hadis, kızların evlendirilmelerinde anneleriyle istişare etmeyi emretmektedir. Âlimler bu emri vücuba değil, istihbaba hamletmişlerdir. Âlimler, bu davranışın kadınların gönüllerini almaya yönelik olduğunu, kadınlarla ülfet ve samimiyetin artmasını sağlayacağını, annenin rızası olmadığı takdirde karı-koca arasına soğukluk gireceğini, zira kızların, annelerine babalarından çok meylettiklerini, annelerinin sözünü dinlemeye daha çok arzulu olduklarını, ayrıca kızda, annenin bilip babanın bilemeyeceği nikahın gerektirdiği hakkı yerine getirmeye mani bir sebep veya nikahı münasip kılmayacak bir illet olabileceğini, dolayısıyla bütün bu sayılan maslahatlar için babanın anneyle konuşmasının faydalı olacağını belirtirler. Aksi takdirde, kızın evlendirilmesinde meşru veli babadır, anne değil.
Peygamber Efendimiz bütün bu durumlar sebebiyle Allah-u Teâla’ya şöyle dua etmektedir: İbnu Abbas (radıyallâhu anhümâ) anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın geceleyin namazdan çıkınca şu duayı okuduğunu işittim: "Allahım! Senden, katından vereceğin öyle bir rahmet istiyorum ki, onunla kalbime hidayet, işlerime nizam, dağınıklığıma tertip, içime kâmil iman, dışıma amel-i sâlih, amellerime temizlik ve ihlâs verir, rızana uygun istikameti ilham eder, ülfet edeceğim dostumu lutfeder, beni her çeşit kötülüklerden korursun” [12]
Toplumda ülfet gerçekleştirilmeden saadet olamamaktadır. Dinimiz bu hususun tesis edilmesini her bireyin omuzlarına yüklemiştir. Toplumda bu ülfeti tesis ederken ise bireylerin tavır ve davranışlara çok dikkat etmesi gerektiğini tavsiye buyurmuştur.
Ebû Mûsa (radıyallâhu anh) anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtü vesselâm) herhangi bir işi için bir adam gönderse şu tembihte bulunurdu: "Sevindirin, nefret ettirmeyin, kolaylaştırın, zorlaştırmayın."
Münâvî der ki: "İnsanların ülfet edip ısınacağı şeyleri söylemek sûretiyle onlara karşı kolaylık gösterin, çünkü insanlar öyle olan mev'izeleri kabul ederler. Aksi takdirde nefislerine ağır gelen şeyden nefret ederler. Şurası bilinmeli ki ta'limde yani öğretme işlerinde kolaylaştırmak, taati kabul etmeye sebep olur ve ibadeti merğub (arzu edilen) kılar, neticede öğrenmeyi de, amel etmeyi de kolaylaştırmış olur." [13]
[1] Enfâl sûresi, 8/63.
[2] Maverdi, Edebü’d-Dünya ve’d-Din, 148–186.
[3] Tirmizî, Birr, 61.
[4] İbn Hanbel, Müsned, II, 400.
[5] Ebu Davud, ‘Salat’, 178.
[6] Ebû Dâvud, Edeb: 58; Tirmizî, Kıyamet: 57,
[7] Nisâ sûresi, 4/128.
[8] Enfâl sûresi, 8/1.
[9] Müslim, Zekât 53; Tirmizî, Birr, 36.
[10] Nesaî, Nikah, 36; İbnu Mace, Nikah, 12.
[11] Ebu Davud, Nikah, 24.
[12] Tirmizî, Daavât, 30.
[13]Ebû Dâvud, Edep 20; Müslim, Cihâd 6.