بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖيمِ

İslâm Ahlâkı

Güzel ahlâkın ilmî rehberi

“Sen elbette yüce bir ahlâk üzeresin.” (Kalem, 68/4)

Ana Sayfa / Ticaret Ahlâkı / TİCARET AHLÂKI / Ticarette Helal Ve Haram
TİCARET AHLÂKI

Ticarette Helal Ve Haram

TİCARETTE HELAL ve HARAM

Rabbimiz (c.c.), dinimize, bedenimize ve güzel davranışlarımıza zarar verecek işlerden uzak durmamızı emretmiştir. Yasaklanan bu işlerde dünyamız ve ahiretimiz için bir takım zararlar bulunmaktadır. Bunlar açıklanmış olsun veya olmasın, bizim aklımız kavrasın veya anlamamış olsun, bir fark yoktur. Yapılması, kullanılması, yiyip içilmesi dinimizce kesin bir delil ile yasaklanmış olan herhangi bir şeye ‘Haram’ denilir. Bu yasaklara, dinimizce ‘Günah’ adı verilmiştir. Günah, Allah (c.c.)’a isyan olması bakımından ele alınacak olursa, büyük bir suçtur. Fakat günahlar, kendi aralarında küçük ve büyük olmak üzere iki çeşit olarak değerlendirilmektedir.

Allah(c.c.), “Eğer siz yasak edildiğiniz günahların büyüklerinden sakınırsanız, sizin diğer kabahatlerinizi örteriz ve sizi iyi bir gidişata sokarız.” [1] buyurmaktadır.

Dinimize göre, yapılmasından, kullanılmasından dolayı kötü görülmeyen şeylere ‘Helal’ denir. Helalin her türlü kuşkudan uzak, saf, temiz kısmına ‘tıyb’ veya ‘tayyib’ denir. Dinimiz helal ve haram konularını bütün inceliklerine varıncaya kadar açıklamış ve insanlara huzur ve emniyetin yolunu göstermiştir. Aslında haram kılınan hususlar, her bakımından insanların zararına olduğu ve insan onurunu zedelediği içindir. Yoksa insanların ve insanlığın maddi ve manevi bakımından faydasına olan hiçbir husus, dinimizce haram kılınmış değildir. İnsanın imanın gerçek zevkine varabilmesi için, şu dört özelliğe sahip olması gerekir: ‘Farzları, sünnetleriyle birlikte eda etmek, şüphelilerden çekinerek helal yemek, gizli ve açık her türlü haramlardan uzak kalmak, ölüm gelinceye kadar bu durumunu devam ettirmek.’

Peygamber Efendimiz (s.a.v.): “Helal bellidir, haram da bellidir. Bu ikisinin arasında, çok kimselerin bilmediği şüpheli şeyler de vardır. Bir kimse bu şüpheli şeylerden korunursa, dinini ve ırzını korumuş olur. Şüpheli iş işleyenler harama düşerler. Dikkat Ediniz! Her hükümdarın bir korusu vardır. Uyanık olunuz! Allah’ın (c.c.) korusu da haram kıldığı şeylerdir.” [2] buyurdular.

Rasûlullah (s.a.v.) şöyle buyurdular: “Kur’an-ı kerim yedi harf üzerine nazil oldu. Yedi şey bildirmektedir. Zecr, emir, helal, haram, muhkem, müteşabih ve misaller. Bunlardan helali helal biliniz! Haramı haram biliniz! Emredilenleri yapınız. Yasak edilenlerden sakınınız! Misal ve kıssa olanlardan ibret alınız. Muhkem olanlara uyunuz! Müteşabih olanlara inanınız. ‘Bunlara inandık. Hepsini Rabbimiz bildirmiştir’ deyiniz. Bu ümmetin âlimleri iki türlü olacaktır: Birincileri ilimleri ile insanlara faydalı olacaktır. Onlardan bir karşılık beklemeyeceklerdir. Böyle olan insana, denizdeki balıklar ve yeryüzündeki hayvanlar ve havadaki kuşlar dua edeceklerdir. İlmi başkalarına faydalı olmayan, ilmini dünyalık ele geçirmek için kullananlara, kıyamette Cehennem ateşinden yular vurulacaktır. Kıyamete yakın ilim azalır, cehalet artar ve ilmin azalması âlimlerin azalması ile olur. Cahil din adamları, kendi görüşleri ile fetva vererek fitne çıkarırlar. İnsanları doğru yoldan saptırırlar.” [3]

Mal mü’minin yardımcısıdır; çalışıp helal kazanmalıdır. Rasûlullah (s.a.v.) “Elinin emeği, alnının teri ile ye. Dinini satıp yeme! Helala harama dikkat ederek çalışıp kazanan kimseyi Allahu Teâlâ (c.c.) sever. Bir zaman gelecek ki, insanlar yalnız malın, paranın gelmesini düşünecek, helal mi haram mı diye düşünmeyecekler.” [4] buyurdular.

O halde bir Müslüman, her aldığını helal mi yoksa haram mı diye düşünmeli, haram ise almamalıdır. Aldığı şeyde hakkı olanlara vermeyi, fakirlere, gariplere yardım etmeyi düşünmelidir. Çünkü insanların iyisi, insanlara iyilik edendir.

Allah (c.c.) ayet-i celilede: “Helal şeylerden yiyiniz ve salih amel işleyiniz.” [5] buyurmuşlardır. Bu ayet-i celileye göre, salih amel yapmaktan evvel, helalden yenmesi emredilmiştir. Zaten salih amelden gaye, helalden yemektir.

Hz. Ömer (r.a.) buyurur: ‘Helal kazanmaktan elinizi çekmeyiniz ve ‘Allah Teâlâ (c.c.) rızkımızı versin’ demeyiniz. Allah Teâlâ (c.c.) gökten altın ve gümüş göndermez. Hz. Lokman (a.s.) oğluna vasiyet etti ve dedi ki: ‘Helal kazanmaktan el çekme. Fakir ve insanlara muhtaç olan kimsenin dini az, aklı zayıf ve mürüvveti yok olur. İnsanlar ona hakaret gözü ile bakarlar.’ [6]

Hz. Ömer (r.a.) buyurur: ‘Çarşıda, çoluk çocuğum için helal kazanarak hazırlanırken, ölümün bana gelmesini istemekten daha çok ölümü istediğim yer yoktur.’

Hz. Ali (r.a.) diyor ki: ‘Rasûlullah (s.a.v.): “Yediğiniz şeylerin en temizi, kendi kazancınızdan olandır. Helal rızık kazanmak için yorulup da yatanlar, günahları afv ve mağfiret edilmiş olduğu halde uykuya varırlar.” buyurmuşlardır.’

Abdullah bin Abbas (r.a.) diyor ki: ‘Bir mümin için helalinden kazanmak, bir dağı diğer bir dağın yanına götürmekten daha güçtür.’

Ebu Ali En-Nücevrani (r.a.) bir gömlek satın alıp giymişti. Bir şahıs ona, ‘Bu elbiseyi ben satın almıştım. İçinde şüpheli bir dirhem var idi’dedi. Bunun üzerine o avret yerlerini örtecek derinlikteki suyun içine girmiş, üzerindeki gömleği çıkarıp atmış ve ‘Sudan çıkabilmem için bana bir gömlek tasadduk edecek yok mu?’diye seslenmiş, kendisine bir gömlek atmışlar da sudan çıkmış.

İbrahim Edhem (k.s.)’i sırtında bir yığın odun götürürken gördüler. ‘Niçin bu kadar sıkıntı çekiyorsun? Kardeşlerin seni hiçbir şeyde muhtaç bırakmıyor.’ dediler. İbrahim Edhem (r.a.): ‘Öyle söylemeyin; çünkü Rasûlullah (s.a.v.): “Helal kazanmak için sıkıntı çekenlere Cennet vacib olur.” [7] buyurdular.

Yahya bin Muaz (r.a.) şöyle buyurdu: ‘Taat bir hazinedir, anahtarı dua, anahtarın dişleri ise helal lokmadır.’

Sehl (k.s.) şöyle diyor: ‘Haram lokma yiyenin azaları isyan eder, yediği helal olan kimsenin de azaları kendisine itaat eder ve hayırlı işleri yapmaya muvaffak olur.’

Seleften bazıları şöyle diyor: İnsanoğlunun helalinden yediği ilk lokma sayesinde geçmiş günahları bağışlanır. Helal nafaka temini için yorulan kimsenin günahları, sonbaharda dökülen ağaç yaprakları gibi dökülür.

Tasavvufçulardan İbrahim bin Edhem (k.s.) şöyle buyurur: ‘Kemale erenler, ancak midelerine gireni kontrol etmekle kemale erebilmişlerdir.’ Bu zat bir gün bir hurmacıya gidip, hurma satın aldı. Hurmacı istenilen hurmayı teraziye koyup tarttıktan sonra, İbrahim Edhem bilmeyerek kendisinin sandığı bir hurmayı; kendi hurmaları arasına karıştırarak yedi. Bu yüzden kırk gün kıldığı namazlardan zevk almamıştı. Bunun sebebini düşünerek rahat ve huzuru kaçtığı için, Kudüs’e gidip, kırklar meclisine katıldı. Fakat aralarına girip sohbetlerinden faydalanmak istediğinde, kendisini kabul etmeyip, ona şöyle demişlerdi. ‘Sen hurmacının bir tek hurmasını yanlışlıkla alıp yediğin için kırk gündür ibadetlerinden hiçbir zevk alamıyorsun; ancak bu hakkı sahibine iade ettiğin taktirde aramıza katılabilirsin. Bunun üzerine İbrahim Edhem Hazretleri, Medine’ye dönüp doğru hurma ağacının yanına gitti. Kendisine yanlışlıkla, haksız yere yediği tek hurmanın bedelini ödedi. Ve onunla böylece helalleşti. Ancak bundan sonra ibadet ve taatlerinde de eskiden olduğu gibi zevk ve huzura kavuştu.

Sehl bin Tüsteri (r.a.) diyor ki: ‘İnsanların başına gelen bela ve musibetlerden en büyüğü, ne dünya ne de ahiret işiyle meşgul olmayıp, boş oturmaktır; fakat pek çok kimseler bunu bilmez.’

İmam-ı Azam Ebu Hanife (r.a.) şöyle buyurur: ‘Kazanç temin etmek helaldir ve helalden mal toplamak helaldir. Haramdan mal elde etmek haramdır.’

Süfyan-ı Sevri (r.a.) diyordu ki: ‘Kişinin dindarlığı ekmeğinin helalliği ile orantıldır. Şu zamanda sofralarında helal ekmek bulunduran aileler cidden çok azalmıştır.’

Helalin ve haramın dereceleri aynı değildir. Örneğin, birinin malını fasidden gönül rızası ile almak haramdır. Fakat zorla gasb etmek daha haramdır. Yetimden ve fakirden zorla almak ise, daha şiddetli haramdır. Faiz ile satın almak hepsinden ziyade haramdır. Haramlık bakımından hepsi haramdır. Haramın şiddeti ne kadar fazla ise, cezası da o kadar çok olur, af olmak ihtimali de o kadar az olur.

Fudayl bin İyad (r.a.) diyor ki: ‘Sakın, şüpheli bir şeyle Mekke yoluna koyulalım demeyiniz! Biliniz ki, haram veya şüpheli şeylerden bir dirhemin altıda biri kadar bir hakkı sahibine iade etmek, içinde şüpheli kazanç bulunan malla yapılacak beş yüz Hac’dan, Allah (c.c.) yanında daha kıymetlidir.’

Yezid bin Düreyc (r.a.), babası vefat ettiği zaman, geride bıraktığı çok miktardaki mala varis olmayı reddetmiştir. Bu hususta, o ‘Ben babamın kazancından şüphe ediyorum; çünkü babam, vali ve ümera takımı ile alış-veriş ederdi.’ diyor.

Muhammed bin Şakiyk (r.a.) şöyle anlatıyor: ‘Bir çarşıya gidip annem için bir karpuz aldım, eve getirdim. Annem kendisi için aldığım karpuzu beğenmedi. Ben de ona dedim ki: ‘Anneciğim, sen kime kızıyorsun? Karpuzu satana mı, alana mı, yoksa Yaratan’a mı? Yemin ederim ki, onu Yaratan, yaratıcıların en güzelidir! Onu alan ile satan, senin için ezelden ayrılmış olanı veriyorlar.’ Bu sözlerimi dinleyen annem, halinden tevbe ve istiğfar etti.’

Süfyan-ı Sevri (r.a.) çağrıldığı düğünlere gittiği zaman, beraberinde ekmek de götürür ve ondan yerdi. Düğün sahibi ona: ‘Efendimiz, bizim ekmekten yemeyecek misiniz?’ dediğinde, şu karşılığı verirdi: ‘Siz, ekmeğinizi nereden kazandığınızı, ben de nereden kazandığımı bilirim. Herkes, nerede kazanıldığı kendince bilinen şeyden yer.’

Adamın biri Süfyan-ı Sevri’ye: ‘Efendim, namazda birinci safta bulunmanın faziletini bize anlatır mısınız?’ demiş. O şu karşılığı vermiştir: ‘Kardeşim sen, ekmeğini nereden kazanıyorsun? Ona bak! Sen helalinden gıdalan da, namazını hangi safta dilersen orada kıl’ bu hususta sana bir güçlük yoktur.’

Ey Kardeş! Şu zamanda sen, yiyeceğini nereden kazandığına dikkat et! Ve iyice açlığa katlanmasını bil! Zalim ve vurguncu kimselerin sofrasından bir şey yeme, aksi halde dinini telef etmiş olursun. Sırtında cübbe, başında sarık olması, seni helak olmaktan kurtaramaz.

Ey Kardeş! Kendi haline bir bak! Bir de zamanımızın bazı dindar geçinenlerinin sözlerini düşün. Bunlar haram ve şüpheli şeyleri yemekten sakınmıyorlar; kıymeti yüksek elbiseler giyiyorlar; dillerinde en çok dolaşan söz ise: ‘Allah’ın (c.c.) lütuf ve fadlı geniştir’ cümlesi oluyor. Onlar, haramları yemekle beraber, makamlarının noksanlaşmayacağını sanıyorlar.

Ey Kardeş! Aklını başına al. Eğer nefsine söz geçirebiliyorsan, onunla münakaşa ve mücadele et. Halini iyileştir. Islah et!’

Ashab-ı kiram’dan İyaz bin Hımar (r.a.) Rasûl-i Ekrem (s.a.v.)’nin şu sözlerini nakletmiştir: “Cennet ehli üç sınıftır: Adil ve başarılı hükümdar; hısım ve akrabasına ve Müslümanlara karşı yumuşak kalbli ve şefkatli olanlar; ailesi kalabalık olduğu halde harama el uzatmayan. Haramdan uzak kalmaya çalışanlardır.” [8]

Bunlardan anlıyoruz ki, hak etmediğimiz bir kazanç, bizim için helal değildir. Öyleyse ticarette (alış-verişte) asla doğruluktan şaşmamalıyız. Helal olmayan kazanç yollarının başında, hırsızlık, kaçakçılık, dolandırıcılık, karaborsacılık, hileli işler gibi kötü fiilleri görmekteyiz.

Müslüman tüccarın haram mal kazanmaktan çok sakınması gerekir. Çünkü bir kimse helalden kazanmadığı bir şeyi yemek isteyip, ‘Bismillah’ deyince, şeytan, kendisine: ‘Sen bunu yerken ben de seninle beraber yiyeceğim; ben senin ortağınım’ der. Şeytan haramdan kazananın ortağıdır. Nitekim Allah (c.c.) ayet-i kerimede: “(Haram kazandırmakla) mallarına, (zina yaptırmakla) evladlarına ortak ol; onlara (yalan yere) vaadlerde bulun; fakat şeytan, onlara yalnız bir aldanış vaad eder.” [9] buyurmuşlardır.

İbni Mes’ud (r.a.)’den bildiriliyor. ‘Rasûlullah (s.a.v.): “Bir kimse haramdan kazanıp, bu mal ve paradan sadaka verir, harcar, masraf eder evindekilerine yedirirse veya kendinden sonrakilere bırakırsa; bu bıraktığı şey, kendisini Cehenneme sokacak azığı olur. Haramdan sakınan kimse, ancak kendisinin etine ve kanına şefkat ve merhameti olan kimsedir. Mümin olan, haramdan ve haram işleyenlerden sakınsın, uzak dursun, haram işleyenlerle bir arada bulunmasın, arkadaşlık yapmasın, haram ile elde edilen şeyi yemesin, hiç kimseyi harama sevk etmesin, bir kimsenin haram işlemesine yol göstermekle ona ortak olmasın! Din ve ibadetin kuvvetli olması ve ahirete ait işlerin mükemmel bulunması, haramdan sakınmakla elde edilir.” [10] buyurmuştur.

Rasûlullah (s.a.v.), hadis-i kudsî’de şöyle buyurur: “Şaşarım o kimseye ki, ahiret hesabina inandığı halde nasıl mal toplayabilir? Ey Ademoğlu! Her gün ömrün eksilir, sen bilmezsin! Her gün rızkın sana gelir, şükretmezsin. Halktan korkarsın, benden korkmuyorsun! Benden utanmazsın! Abidlerin sözlerini söylersin, münafıkların amelini işlersin! Ölüm haktır dersin; yine onu çirkin görürsün! Kim dünya malı yığarsa, onun hakkı yoktur. Kim dünya ile rahatlarsa, onun aklı, idraki yoktur. Kim dünya ile rahatlarsa, onun aklı, idraki yoktur. Kim dünya arzuları peşinde koşarsa, onun ma’rifeti yoktur. Benim kullarımdan herhangi birine bedeninde, malında veya evladında bir musibet verdiğim vakit, onu güzel bir sabırla karşılaşırsa, kıyamet günü onun için mizan ve hesap kurmaktan haya ederim.” [11]

Başka bir hadis-i şerifte “Kim ki, helalinden yer, sünnet üzere amel eder, insanlar onun şerrinden emin olursa; Cennete girer.” [12] buyurulmuştur.

Ebu Hureyre (r.a.) rivayet ediyor: ‘Rasûlullah (s.a.v.) buyurdu ki: “Uzak yoldan gelmiş, saçı sakalı dağılmış, yüzü gözü toz içinde bir kimse, ellerini göğe doğru uzatıp dua ediyor: ‘Ya Rab!’ diye yalvarıyor. Halbuki yediği haram, içtiği haram, gıdası hep haram. Bunun duası nasıl kabul olunmaz?’ buyurdular: “Haram ile gıdalanan beden Cennete giremez.” [13]

Hadis-i şerife, ‘mekkas’ (haksız şeyi alan): hain, hırsız, hilebaz, faiz yiyen ve yediren, yalancı şahidlik yapan, yetim malını haksız yiyen, bir şeyi ariyet (iade etmek üzere) alıp sonra inkar eden, rüşvet alan-veren, ölçüyü tartıyı eksik yapan, bir şey satıp da malının ayıbinı (kusurunu) gizleyen, kumar oynayan, sihir yapan, falcılık yapan, zina eden v.s. dahildir.

Rasûlullah (s.a.v.): “Haram yiyenlerin ne farzları ne de sünnetleri kabul olmaz. Malın helalden mi, haramdan mı geldiğini düşünmeyenler, Cehenneme neresinden atılırsa atılsın; Allah Teâlâ (c.c.) onlara acımayacaktır. Haram ile beslenen vücudun ateşle yanması daha iyidir.” [14]

Allah Teâlâ (c.c.) buyuruyor ki: “Haramdan kaçınanlara hesap sormaya utanırım.”

Bezzar (r.a.) rivayet eder: ‘Kim haram kazançla bir gömlek alıp giyinirse, bu gömlek üzerinde bulunduğu müddetçe Allah (c.c.) onun namazını kabul etmez.’

İbni Ömer (r.a.) der ki: ‘Kim ki on dirheme bir gömlek satın alır, bu paranın içinde bir dirhem haram olursa, o gömlek üzerinde bulunduğu müddetçe Allah (c.c.) onun namazını kabul etmez.’

Vahidî’nin Cabirden rivayetine göre, adamın biri Rasûl-i Ekrem’e gelerek: ‘Ya Rasûlallah, ben haram olmadan evvel şarap ticareti yapardım; bundan para kazandım. Şimdi bu paraları yer ve Allah (c.c.)’a itaat edersem (yani Allah yolunda sarfedersem) bu ibadetten bana bir mükâfat var mı?’ diye sordu. Rasûl-i Ekrem şöyle cevaplandırdı: “Sen bu şekilde kazandığın bütün servetini Hac ve Cihad yolunda harcasan veya hepsini sadaka olarak dağıtsan bile, Allah (c.c.) katında sivrisineğin kanadı kadar bir değer taşımaz. Zira “Allah (c.c.) temizdir. Ancak temizi kabul eder.” ve “Ey Muhammed! De ki, helal ve haram eşit değildir.” [15] ayetlerini okudu.

Hasan b. Ali (r.a.) çocuk iken zekât malından ağzına bir hurma koymuştu. Rasûlullah (s.a.v.) “Pis, pis, onu at!” buyurmuştur. Yani haram korkusu ile helali terk ederek muttakiler sevabina kavuşmak istediler.

Ebulleys-Semerkandî, Zeyd bin Erkam (r.a.)’dan naklen anlatıyor: ‘Halife Hz. Ebubekir (r.a.)’in son zamanlarında, iftar yemeklerini bir kölesi getirirdi. Halife Hz.Ebubekir (r.a.) yemeğin nereden geldiğini, kimler tarafından hazırlandığını, hangi kazançla meydana getirildiğini sorar, ondan sonra yerdi. Bir akşam her nasılsa sormaksızın ağzına bir lokma attı. Köle bu durumu garipsemişti. ‘Efendim,’ dedi. ‘Yemeğin durumunu sormadınız?’ Hz. Ebubekir (r.a.): ‘Karnım çok acıkmıştı da acele ettim. Şimdi söyle bakalım’ buyurdu. Köle, cahiliye devrinde oynadığı bir oyunun karşılığını yemek olarak ancak şimdi alabildiğini ve bu yemeğin o olduğunu anlattı. Hz. Ebu Bekir (r.a.) yuttuğu lokmanın haram yoldan kazanıldığını öğrenince çok üzüldü. Yemeği bırakmakla kalmadı, parmağını boğazına sokarak kustu. Orada bulunanlar, bir lokma için bu zahmet ve ızdıraba niçin katlandığını sorunca: ‘Rasûlullah (s.a.v.)’dan duydum ki: “Cenâb-ı Hak haram lokma yiyenlere Cenneti haram kılmıştır.” [16] dedi.

Abdullah bin Ömer (r.a.): ‘Kanbur oluncaya kadar namaz kılsanız ve kıl gibi oluncaya kadar oruç tutsanız, haramdan kaçınmadıkça kabul edilmez, faydası olmaz’ buyurmuşlardı.

Kûfe şehrinin köylerini haydutlar basıp koyunları çalmışlardı. İmam-ı Azam (r.a.) bu çalınan koyunlar şehre getirilip satılır düşüncesiyle, (koyunun yedi sene yaşadığını bildiği için) yedi sene koyun eti yemedi.

İbrahim bin Edhem (k.s.) genellikle akşama kadar çalışır, akşam ücretini verdikleri zaman, bir düşünür ve arkadaşlarına şöyle derdi: ‘Patronun benden istediği işi, hakkıyla yerine getirmemiş olmaktan, korkuyorum.’ Sonra ücretini terk eder ve o geceyi karnı aç olarak geçirirdi. O, kalbin huzur-u ilahiyeden ayrılmamasını, helalinden olmak şartıyle sanatkârlıkta görüyordu. Huzur bulunmaksızın yaptığı işlerin ücretini almıyordu.

Amir-i El- Haradi Hazretleri şöyle buyurur: ‘Haram bir yiyeceği yerken, Besmele-i şerife çekmek küfürdür. İçki içerken, Besmele-i şerife çekmek küfürdür. Alay ederek Ezan-ı Muhammediye okumak küfürdür.’

Yusuf bin Esbat Hazretleri şöyle der: ‘Genç bir kimse Allah Teâlâ’ya ibadet ettiğinde, şeytan yandaşlarına der ki: ‘Bakınız! Yediği, içtiği helalden mi?’ Eğer yediği içtiği haramdan ise, ‘Bırakın boş yere yorulsun. Haram yemesi bize yeter.’ Zira haram yiyen kimsenin ibadeti kendine fayda vermez. Şu hadis-i şerif bunu te’yid etmektedir: “Çok kimseler vardır ki, yedikleri, içtikleri ve giydikleri haramdır.” Sonra ellerini kaldırıp dua ederler. Böyle dua nasıl kabul olunur? Bir kimse haram maldan Hac yapsa, LEBBEYKE VE SA’DEYK (Sana karşılık yok) Haccın reddedilmiştir. buyurulmuştur.

İbrahim Edhem (k.s.) şöyle buyurur: ‘Haram yemek kalbi karartır. Kalbin kararmasının dört alameti vardır: 1. İbadetin tadını duymaz. 2. Allah (c.c.) korkusu hatırına gelmez. 3. Gördüklerinden ibret almaz. 4. Okuduklarını, öğrendiklerini anlamaz, koruyamaz.’

İmam-ı Azam (r.a.)’ın babası Sabit Hazretleri delikanlılık çağında, henüz gençliğinin baharındayken, bir akarsu kenarında abdest alır. Abdestini bitirir, dualarını okur, hem kurulanır, hem de suyun akışını seyrederken, bir de görür ki, kırmızılı, beyazlı, renkli bir elma, suyun üzerinde, yüzerek geliyor. Elmanın güzelliği renk renk, al al, kimi kayarak, kimi dönerek, suda yüzerek, sallanarak gelişi, İmam-ı Azam (r.a.) Efendimizin babasının çok hoşuna gider; elmayı alıp ısırır. Elmanın suyu dişlerine dokununca, birden bire kendini toparlar: ‘Ben ne yaptım? Bu elmanın elbetteki bir sahibi var. Benim olmayan bir şeyi nasıl olur da sahibinden izinsiz ısırırım? der. Bir anlık gafletinden uyanır ve suyun akıp geldiği tarafa yürümeye başlar. Biraz yürüdükten sonra, suya doğru uzanmış dalları elmayla dolu ağaçları görür. Elindeki ısırdığı elmanın rengine bakar, daldaki elmalarla aynı. Bu ısırdığım elma, bu bahçeden diyerek, bahçe sahibini arar bulur. Helallik dilemek üzere: ‘Efendim! Bu elma sizin ağaçlardan düşmüş olacak. Şu akan dereden abdest aldım, bu elmayı su alıp götürüyordu. Ben de bir anlık gaflet ile elmayı suyun yüzünden alıp ısırdım. Fakat hemen kendime geldim, gafletimi hatırladım. Elmanın sahibi var, bulup helallik dileyeyim veyahut elmanın bedelini (ücretini) vereyim diye size geldim. Şimdi sizden rica ediyorum, ya elmanızın bedelini vereyim yahut da bu gafletimden dolayı sizden izin almadan yaptığım bu hatamı bağışlayın ve hakkınızı helal edin’ diyerek rica eder, yalvarır. Bahçe sahibi:

-Hayır helal etmem! Niçin elmamı, benim malımı benden izinsiz ısırırsınız? der. İmam-ı A’zam’ın babası:

-Aman efendim! Rica ederim. Elmanızın fiatı (bedeli) ne ise vereyim, der veya bunun çaresi ne ise yapayım, diyerek yalvarır. Bahçe sahibi:

-Üç sene bana hizmet edeceksin; burada benimle çalışacaksın; sonra bir düşünürüz. Helal etme çaresi budur, der. İmam-ı Azam’ın babası Hz. Sabit (r.a.) ‘peki’ der. Bir anlık gafletle düşünmeden ısırması yüzünden tek kelimeyle bir elma suyuna, üç sene hizmet edecek! Ama başka çıkar yolu yok. Bir kere olan olmuştu; elmanın suyu dişinin dibine gitmişti. Bunun helal edilmesi gerekiyordu. Helallik ancak mal sahibi tarafından verilebilirdi. Bu da şartlı olacaktı. Üç sene hizmet edecek. Sonra mal sahibi yine düşünecekti.

İmam-ı A’zam’ın babası Hz. Sabit (r.a.) üç sene bu bahçede çalıştı. Son günleri iple çeker oldu; şu üç sene dolsa da elmanın sahibi ile helalleşip bir evime dönsem diye.

Üç sene dolup son günü gelince, bahçe sahibine gidip, ‘Efendim, bugün son günümdür; üç sene doldu. Hakkınızı helal edin de gideyim.’ Bahçe sahibi:

- Hakkımı bir şartla helal ederim! Üç sene sonra bir düşünürüz, demiştim. Şimdi düşündüm; bir tek şartım daha var; onu da yaparsan hakkımı helal ederim. Benim bir kızım var. Gözleri görmez, kulakları işitmez, elleri tutmaz, ayakları yok, yürüyemez. Bununla evlenirsen, bu kızımı nikâhın altına alırsan o zaman helal ederim, yoksa etmem! dedi.

İmam-ı Azam’ın (r.a.) babası Sabit Hazretleri (r.a.) ‘peki’ der. Düğün hazırlıkları yapılır, ziyafetler verilir, nikâh kıyılıp damat gerdeğe girer. Bir de görür ki, sapasağlam bir gelin. ‘Olamaz!’ der. ‘Bunda bir yanlışlık olacak. Birisi bir hile yapmış olacak. Bir yanlışlık var’ diyerek hemen kayınpederine koşar. ‘Aman efendim! Siz bana, gözsüz, kulaksız, dilsiz, ayaksız bir kızım var demiştiniz. Halbuki sapa sağlam, dünya güzeli bir gelinle karşılaştım, der. Kızın babası:

- Evet evlat, der. ‘Bak iyi dinle! Benim kızım harama bakmaz, onun için gözü yok; haram olan şeyleri, kötülükleri dinlemez, kulağı yok; elini haram şeylere uzatmaz, eli yok, haram olan yerlere gitmez, yürümez, ayağı yoktur. Bütün bunları mecazi anlamda söyledim, der. ‘Ben kızıma senin gibi bir iman ehli arıyordum ki, kalbinde Allah (c.c.) korkusu olsun, kendini haramlardan korusun. Allah (c.c.)’ın yasak ettiği şeylerden kendini muhafaza etsin, kızıma ve ondan olacak torunlarıma haram yedirmesin, hak hukuk gözetir bir iman-ı kâmil sahibi, senin gibi damat arıyordum. Allah’ım seni bana gönderdi. Sen bir diş elma suyunun helalliğini dileyince, senin cevher dolu, vicdanlı bir kimse olduğunu anlamıştım. Fakat seni imtihan etmem gerekiyordu. Üç sene gibi uzun bir müddet imtihan ettim. Senin her halini, hareketini iyiden iyiye gözetledim; bütün aradığım vasıflar sende mevcut. Onun için ciğer-pare yavrumu, biricik kızımı sana emanet ettim. Güle güle bir yastıkta ihtiyarlayasınız.’ dedi.

İşte İmam-ı Azam Efendimiz (r.a.) böyle bir ana ve babadan dünyaya geldi. İmam-ı Azam (r.a.) çocuk iken, üç günde Kur’an-ı kerimi hatmetti ve koşa koşa eve geldi. Annesine: ‘Anneciğim! Bugün Kur’an-ı Kerim’i hatmettim, dedi. ‘Üç günde Kur’an-ı Mübini bitirdim, diyerek annesinin boynuna sarıldı. Annesi: ‘Oğlum! Eğer baban, o elmayı izinsiz ısırmasaydı, sen Kur’an-ı Kerimi bir günde hatmedecektin, dedi.

Görüldüğü gibi bir diş elmaya üç sene hizmet ediliyor, helallik alınıyor. Ey Yüce İslâm! Nerede o insanlık? Kızları için ehl-i namus, ehl-i vicdan arayan bahtiyarlar. Gelsinler de 20. asrın sözüm ona Müslümanlarına baksınlar. Kızını verecek; önce rütbesi, parası, hanı-apartmanı, arabası var mıdır? Eh bunlar varsa, damat olacak olan ne olursa olsun! İster haramzade, ister beyzade! Yeter ki, bir zade olsun!

O bilmez ki: İslâm dininde şeref, kıymet, değer ölçüsü: “Allah katında en şereflileriniz, Allah’tan en çok korkanlarınızdır.” ayetindeki kuraldır. Çünkü Allah (c.c.)’tan korkan, haram-helal tanır. Allah (c.c.) diyen, hak-hukuk bilir. Allah (c.c.)’ı bilen kendini bilir. Kendini bilen bir kimse, dinini sever, görevini yapar, görevini yaparak halka hizmet eder; halka hizmet eden Hakk’a (c.c.) hizmet etmiş olur.

Süfyan-ı Sevrî (r.a.) diyor ki: ‘Haramdan infak eden, pisliği küçük abdest ile yıkayan gibidir. Pis elbise, temiz su ile yıkanıp temizleneceği gibi, günahlar da helal maldan infak ile temizlenir.’ buyurmuşlardır.

Haram ile beslenen vücut ateşte yanacaktır. Yenilen haram bir şey, şekil bakımından bir nimet ise de, aslında insan için bir ateştir. Haram yiyenlerin haramla besledikleri çocuklar da, ileride toplum için zararlı bir kişi haline gelirler. Böylece haramla beslenip, haramla besleyen bir aile reisi, yalnız kendisinin değil, ailesinin felaketini de kendi elleriyle hazırlamaktadır. Haramla beslenen ve büyütülen kız çocukları, genellikle toplum için zararlı olup; erkekleri de cinsi sapık, hırsız yahut haydut olup çıkmaktadırlar.

Bir gün saka (sucu) gelip Vefa Hazretlerinin huzurunda diz çöker, oturur. Sakanın hüzünlü ve kederli duruşundan bir sıkıntısı olduğu belli olur. Vefa Hazretleri saka’ya sorar:

- Evlat bir sıkıntın, bir derdin mi var? Saka:

- Yok efendim! Nasıl diyeyim? der. Vefa Hazretleri:

- Söyle evladım! Çekinme, derdini söyle, der. Saka:

- Efendim! der, ‘sizin oğlunuz bizim kırbalara (su tulumlarına) dadandı (alıştı). Bugün altıncı kırbayı da çuvaldızla delmiş. Biliyorsunuz fakirlik de var; şaşırdım ne yapacağımı’ Vefa Hazretleri:

- Evlat, üzülme! Ben bir çaresine bakarım. Haydi, al şu parayı, sen kendine kırba al. Ben de bu kötülüğün bir çaresine bakayım, der.

Saka, utana sıkıla, boyun büküp yere bakarak gider. Vefa Hazretleri de düşünür, taşınır, bir türlü çocuğun neden bu zararı yaptığını bulamaz. Karısını çağırır:

- Hanım gel bakalım! der. Bizim oğlan kırbaları delermiş. Düşün bakalım, bu kötülük nereden geliyor? Hanım: ‘Efendi! Sen getiriyorsun, biz yiyoruz. Haram getirdinse sen getirdin; suç, günah, hata senindir.’ diyerek çıkışır. Vefa Hazretleri hanımların huyunu bildiği için, ‘Hanım, ben düşündüm, bulamadım hatamı. Şimdi git biraz da sen düşün, hem de çok düşün, acele etme düşün.’ der. ‘Bu suç ya sende, ya bende!’

Hanım gider, biraz sonra gelir: ‘Efendi! Efendi! Ben hatırladım’ der. ‘Ben bizim oğlana hamile iken, falanca hanımlara misafirliğe gitmiştim. O gün orada masanın üzerinde bir portakal duruyordu. Portakalı görünce canım çekti. Büyük hanımlardan da işitmiştim ki bir kadın hamile iken bir şeyi imrenirse, o şeyi tatmazsa, doğan çocuğun bir tarafında eksiklik olur, derlerdi! Hanımdan isteyemezdim, ayıp olurdu; doğacak çocuğun azasının eksik olacağından korktuğum için, ev sahibesi hanımdan bir su rica ettim. O mutfağa su almaya gidince, yakamdaki toplu iğneyi çıkarıp, masada duran portakala batırıp dilime değdirdim. O imrenmem geçti.’ der. Vefa Hazretleri:

- Aferin Hanım! İşte şimdi senin hatan meydana çıktı. Haydi, git o hanımdan helallik dile.’ Der. Hanım:

- Aa! Efendi, ayıp olmaz mı? Şimdi ben nasıl söyleyeceğim? Hem bu kadar şeyden ne olacakmış? der. Vefa Hazretleri:

- Hanım! Hanım! Hemen! Çabuk git o hanımdan helallik dile! Allah (c.c.)’ın yanında hakkın büyüğü küçüğü olmaz. Bak, nasıl? Bizim oğlan altı yaşında, 6-7 senedir, senin toplu iğne bizim oğlanın elinde çuvaldız oldu. O portakal da sakanın su tulumları oldu. O yaptığın kötülük devam ediyor.’ der.

İşte bu menkıbeden ibret almamız gerekir. Her zaman kendimizi, aile fertlerimizi ve sorumlu olduğumuz kişileri haramdan korumalıyız. Çünkü haram büyük bir musibettir, isterse zerre kadar olsun!

Rasûl-i Ekrem (s.a.v.) “Kim ki ihlas ile “LA İLAHE İLLALLAH” derse, Cennete girer.” buyurdu. Ashab-ı kiram: ‘Ya Rasûlallah ihlas ne demektir?’ Rasûlullah (s.a.v.): “Allah (c.c.)’ın haram kıldıklarından korunmak demektir.” buyurdular.

Büyük alim, tasavvufçu, Mevlâna Hazretlerinin (k.s.) hikmet dolu sözlerinden bazıları şunlardır: ‘Sünnet-i seniyyeye harfiyen uymak gerekir. Helal kazanıp, helalden yemeli, giyinmeli, çalışmalıdır. Her hareketini Rasûlullah (s.a.v.)’a uydurmalıdır. Dargınları barıştırmalıdır. Önce davranan, önce Cennete girer. Tenhada, yalnız kalınca da günahtan sakınmalıdır; nefsi mağlup etmek için, onu rahatsız etmelidir, istediği şeyi vermemelidir. Nefse en tesirlisi, gündüzleri oruç tutmak, geceleri az uyuyup namaz kılmaktır. Az konuşmalıdır. Altı yerde dünya kelamı ile meşgul olan, otuz yıllık ibadeti red olunur. Bu konuşma yerleri: Mescidler, ilim meclisleri, ölü yanı, kabristanlar, ezan-ı Muhammediyye okunurken ve Kur’an-ı Kerim okunurkendir.’

Yine Mesnevi Şerif’ten, Mevlâna Hazretleri şöyle diyor:

‘Her iki cins arı da aynı yerden gıda alırlar;

Fakat birisinden zehir, diğerinden bal alır,

Her iki ceylan da ot ve su ile beslenir;

Fakat birisinden gübre, diğerinden saf misk çıkar.

Her iki cins kamış da, aynı yerden sulanır;

Fakat biri boş olur, diğeri şekerle dolar,

Bunlar gibi yüz bin misal bulabilirsin;

Fakat ikisi arasında yetmiş yıllık mesafe vardır.

Biri yer ahmak olur, Allah (c.c.)’tan uzak düşer;

Diğeri ise yer, baştan aşağı onun nuru ile dolar.’

Merhum Milli Şairimiz Mehmed Akif de Safahat’ında diyor ki:

Ne irfandır veren ahlâka yükseklik, ne vicdandır.

Fazilet hissi insanlarda Allah (c.c.) korkusundandır.

Yüreklerden çekilmiş farz edilsin havf-ı yezdanın,

Ne irfanın kalır te’siri, kat’iyyen ne vicdanın.

Nerde Müslümanlık, geçmiş bizden insanlık bile,

Kaç hakiki Müslüman gördümse, hep makberdedir. [17]

[1] Nisa sûresi, 4/31.

[2] Buharî, İman, 39, Büyû, 2; Müslim, Müsakat, 107.

[3] Buharî, Fedailu'l-Kur'ân 5, 27, Husûmat 4, Tevhid 53; Müslim, Müsâfirin, 270.

[4] Müslim, İman, 16.

[5] Müminun sûresi, 23/51.

[6] Lokman sûresi.

[7] Müslim, Cennet, 23, (2838); Tirmizî, Cennet, 3.

[8] Riyazüs Salihin.

[9] İsra sûresi, 17/64.

[10] Buharî, Rikak 23, Hudud, 19; Tirmizî, Zühd, 61.

[11] Müslim, İman, 16.

[12] Tirmizi ve Hakim.

[13] Müslim, İman, 147; Ebu Davud, Edeb, 29.

[14] Buharî, Kader 1, Bed’ü’l-Halk 6, Enbiya 1, Tevhid, 28.

[15] Maide sûresi, 5/5.

[16] Buharî, Kader, 1; Bed’ü’l-Halk, 6; Enbiya, 1; Tevhid, 28.

[17] M. Akif Ersoy, Safahat.