بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖيمِ

İslâm Ahlâkı

Güzel ahlâkın ilmî rehberi

“Sen elbette yüce bir ahlâk üzeresin.” (Kalem, 68/4)

Ana Sayfa / Kötü Ahlâk Hastalıkları / Kötü Ahlâk / Temeddüh
Kötü Ahlâk

Temeddüh

‘Temeddüh’, kendini övme ve övünme gibi manalara gelmektedir. İnsan yaratılış bakımından diğer varlıklardan üstündür. ancak bu üstünlüğün devamı veya aşağılık duruma dönüşmesi insanın kendi gayretlerine ve iradesini hangi yönde kullanacağına bağlıdır.

Şayet aşağılıklardan uzak durmak sûretiyle Allah (c.c.)’ın emirleri doğrultusunda hareket eder, bütün samimiyetiyle Yaratıcı’sına bağlanırsa bu durumda hem dünyasını hem de ahiretini kurtarmış olacaktır. Ancak böyle yapmayıp azgınlık ve isyan içerisinde ömrünü geçirir, yaratanının isteklerine kulak asmaz, dünya menfaatleri için kötülüklere bulaşırsa böyle davranan insan hem dünyasını hem de ahiretini mahvetmiş olacaktır. Kimilerinin zannettiği gibi böyle insanlar dünyalarını kurtarmış olmazlar. Çünkü Rabbinin emirlerinden yüz çevirip dünya menfaatine dalanlar, menfaati için her kötülüğü mümkün görenler mutluluğa ulaşamazlar. Onlar hırslarının kurbanı olmuşlardır. Belki maddi imkanları iyi görünebilir, zengin olabilirler. Ancak bu zenginlik onlara mutluluk getirmez.

Dünyaya dalan insanlar için en önemli meselelerden birisi de övülmeleri için mal veya makama sahip olabilmeleridir. Onlar için insanların haklarında söyleyecekleri sözler son derece önemlidir. Adeta hayatlarını çevrelerinden gelen seslere, etki ve tepkilere göre şekillendirirler. Bu ise büyük bir felaketin habercisidir. Hareket tarzını çevresine göre belirleyenler, vazgeçilmez, temel, değişmez ilkelere sahip olmayan insanlardır. Halbuki Müslüman böyle bir tavır içerisinde olamaz. İnançlı insanın benimsediği, vazgeçemeyeceği, hayatını kendisine göre şekillendirdiği temel ilkeleri vardır. Bunları yüce kitabımız Kur’an-ı Kerim ve sevgili Peygamberimiz (s.a.v.)’in sünnetinden almıştır. Hayatını bu ilkelere göre şekillendirir. Duyulan sözler veya insanların davranışları hayatın akışını etkilemek bakımından birinci derecede etkili değildir. Dinimiz zihinlerimize yerleştirdiği temel ilkelere uygunluk sağlandıktan sonra ancak, çevreden gelen etki veya tepkiler dikkate alınabilir.

Bu konu bizleri çok daha mühim bir meseleyle karşı karşıya bırakmaktadır. Kişi, gruplar veya makamlar tarafından övülmek o kişi, grup veya makamların rızasını kazanmak anlamına gelir. Buna göre, çevredeki insanların övgüsünü kazanmayı hayatın merkezine almak, temel hedef olarak toplumun rızasını kazanmanın benimsenmiş olduğu anlamına gelecektir. Veya kişi kim tarafından övülmek istiyorsa onun rızasını kazanmayı hayatının özüne yerleştirmiş olacaktır. Fakat bu dînî anlayışımızla bağdaşmayan bir durumdur.

Müslüman, hayatını şekillendirme ve hareket tarzını belirleme süreçlerinde Allah (c.c.)’ın rızasını kazanmayı birinci hedef olarak ortaya koyar, yönünü, rotasını bu çerçevede belirler. Bunun sonucu olarak da temelde insanların rızası için değil; Allah (c.c.)’ın rızası için hareket eder, insanların övgüsüne değil; yüce yaratıcının övgüsüne nail olmayı hedef edinir. Ancak Müslüman bireylerin insanları razı etme, onlarla hoş geçinme, uyumlu olma görevlerinin bulunmadığı anlamı çıkarılmamalıdır. Bu bir hiyerarşiye göredir. Başta Allah rızası gözetilmeli, O’nun emirlerine aykırı bir durum olmadığı sürece tabiî ki; insanların gönülleri de hoş edilmelidir.

Ancak bu süreçte insan kendisini övünme hastalığından korumalıdır. Çünkü övünülen, sahip olunan her şey bir süre sonra insandan ayrılacak, yok olup gidecek ve insana ancak yaptığı iyilikler kalacaktır. Ayette durum şöyle ifade edilir: “Bilin ki, dünya hayatı ancak bir oyun, bir eğlence, bir süs, aranızda karşılıklı bir övünme, çok mal ve evlat sahibi olma yarışından ibarettir. (Nihayet hepsi yok olur gider). Tıpkı şöyle: Bir yağmur ki, bitirdiği bitki çiftçilerin hoşuna gider. Sonra kurumaya yüz tutar da sen onu sararmış olarak görürsün. Sonra da çer çöp olur. Ahirette ise (dünyadaki amele göre ya) çetin bir azap ve(ya) Allah'ın mağfiret ve rızası vardır. Dünya hayatı, aldanış metaından başka bir şey değildir.” [1]

Övünme farklı unsurlar için olabilir. Bunların başında zenginlikle yani mal varlığıyla övünme vardır. İnsan düşünmez ki; elindeki varlıklar ona verilmiş emanetlerdir. Elinden çok kısa bir sürede çıkabilir. Nitekim bir depremle kırk saniyede nice zenginlerin bütün varlıkları toprak altı olabilmektedir. Bir gün önce fabrikatör olan, zenginliği en ileri seviyede yaşayan insan, bir gün sonra fakir dediği, beğenmediği, hafife aldığı insanlarla yemek kuyruğuna girmek zorunda kalabilmektedir. Hal böyle olunca insan nasıl malıyla mülküyle övünebilir ki?

Veya kişi öldüğünde beraberinde ne götürebilmektedir ki! Şirketlerin, yatların, katların sahipleri ahiret alemine giderken yanlarında bir kefenden başka ne götürebildiler! Bu sebeple Müslüman, malını mülkünü övünme ve kibir sebebi olarak görmez, varlığıyla övünmez. Aksine verilenleri bir nimet olarak görür, rabbime şükreder ve bunları hakka hizmet için seferber eder. Ancak bu yolla, malını mülkünü hayırda infak ederek, fakirlere, muhtaçlara vererek görevini yapmış olabileceğini, Allah (c.c.)’ın rızasına ulaşabileceğini düşünür.

Diğer övünme vesilesi ise kişinin sahip olduğu çocukları, ailesi ve yakın çevresidir. İnsan hiç düşünmez ki; kimse ailesini kendisi seçmez. Ailesi ve soyuyla övünen kimse düşük veya zayıf gördüğü ailede de dünyaya gelebilirdi. Her ne kadar aile eğitim gibi bazı unsurlarda belirleyici olsa da neticede temel unsur değildir. Kişi düşünmelidir ki; kendisiyle gurur duyduğu, övündüğü, en çok sevdiği yavrusu sakat olarak da doğabilirdi.

İnançlı insan bilir ki; mallar ve evlatlar övünme sebepleri değil, imtihan vesileleridir, insanlar bunlarla imtihan olunurlar. Dinimizin akrabalık ilişkilerine, akraba ziyaretine fazlaca vurgu yapması ise, toplumu sevgi esası üzere bina etmiş olmasındandır. Akrabalık münasebetlerinin her fırsatta teşvik ediliyor olması, dinimizin kişinin ailesi veya soyuyla övünmesine müsaade ettiği anlamına gelmez. Önemli olan, sahip olunanların imtihan vesilesi olduğunu bilmek, imkanların iyi ve doğru için kullanmaktır. Hiçbir fazlalık veya üstünlük övünmek için değildir. Aksine bunların her biri taşınması zor ağır birer yük ve sorumluluktur.

“Çoklukla övünmek sizi, kabirlere varıncaya (ölünceye) kadar oyaladı.” [2]

Ayeti bizlere soyla övünmenin vardığı son noktayı göstermektedir. İnsanlar bu alanda o kadar ileri gittiler, o kadar haddi aştılar ki; üstünlüklerini ispatlamak için kabirlerdeki ölülerinin bile saymaya kalktılar, ölülerinden kendilerine pay çıkarmaya çalıştılar.

Yüce kitabımız bizlere, o sarsıcı hesap gününde, dünyada övünülen hiçbir şeyin, ne malın ne de yakın, dost veya akrabanın fayda vermeyeceğini bildirmektedir. “Arkalarında da cehennem vardır. Dünyada kazandıkları ve Allah'tan başka edindikleri dostlar onlara hiçbir fayda vermez. Onlar için elbette büyük bir azap vardır.” [3]

Dünyada övünülen mallar, oğullar veya atalar kişiyi ateş azabından kurtarmak için yetmez. Ancak yapılan iyi ameller ve hayırlar insanı yakıcı alev azabından koruyacaktır.

Temeddüh Hastalığından Kurtuluş Yolu

Bu hastalığın ilacı, kişinin kendi zayıflığını, acziyetini, elindeki imkânların gelip geçici olduğunu düşünerek tevazuya sarılmasıdır. Her fırsatta kişinin kendisini övmesinin, sahip olunan imkânlarla övünmenin yanlış olduğu, insanları sonu acı felaketlere sürüklediği ifade edilmelidir. Aksi halde bu hastalığa yakalanmış insanlara uyarıda bulunmayanlar da sorumlu olacaklardır.

Övünme saplantısının sonucunun bunalım olacağı da unutulmamalıdır. Çünkü yüce yaratıcımız insanda engin bir ufuk var etmiştir. İnsan çok uzakları görebilmekte, büyük hedefleri düşünebilmektedir. Ancak bütün bunları övünmek için yapan kişi, hedeflerine ulaşamayınca övünme vesilelerinden yoksun olacağı için bunalıma girecektir. Böylesine mühim sonuçları olan bu davranış bozukluğunun ortaya çıkında birçok unsurun etkisi bulunmakla beraber; eğitimsizlik veya yanlış eğitim temel belirleyen ve aslî unsurdur. Gelişim dönemlerinde karşılaşılan problemlere vaktinde ve gerektiği gibi müdahale edilememesi, aşırı fakir bir ailede veya oldukça zengin bir çevrede yetişmiş olmak da bu soruna sebep olan durumlardandır.

Özgüven eksikliği taşıyan veya özgüven kaybına uğrayan kişilerde de bu sorun çokça görülmektedir. Artık yeni başarılar elde etme konusunda umudu kalmayan, tembelliğe yakalanmış birçok insanın geçmişiyle övünmesi, normal olayları büyük başarılar gibi sunmaya çalışması da bu hastalığın yansımaları olarak değerlendirilmektedir. Bu durumdaki insanlar, azmetmekten acziyete düşen, kendilerine güvenleri sarsılmış olan insanlardır.

İlmî bakımdan ileri seviyeye ulaşmış olan insanlarda da görülmekle beraber; bu sorunun daha çok bilgisiz kesimde görülmesi dikkat çekicidir. Bilgisiz, cahil insanlar bu durumlarından kaynaklanmak üzere daha çok kendilerini övme ve övülme eğilimde olabilmektedirler. Dolayısıyla bu hastalıktan kurtulmak için yapılması gerekenlerden biri de bilgiden kaçmamak, her zaman iyi ve doğru olanı öğrenmeye gayret göstermektir.

Övme ve övülmenin ne şahıslara ne de topluma bir fayda sağlaması mümkün değildir. Çünkü şahsi bakımdan ele alındığında, kendisiyle övünen insan bu boş ve anlamsız sözlerle kendini aldatacak, bu durum ona iyi ve başarılı olduğu hissini verecek ve şahıs gerektiği kadar çalışmayacaktır. Toplumsal açıdan ele alındığında da bu tür davranışların haksızlık ve sorunlara sebep olacağı anlaşılmaktadır. Bir kısım bireyler belki bu yolla idarecilere veya otoriteyi elinde bulunduranlara hoş gözükmek sûretiyle konumlarını haksız yere yükseltebileceklerdir. Diğer yandan kendi üstünlüklerini ortaya koymaya çalışan insan aynı zamanda çevresindekileri aşağılıyor demektir ki; bunun da Müslüman tavrı ve karakteriyle uyuşması mümkün değildir. Müminler kardeştir ve üstünlük ancak takva iledir.

[1] Hadîd sûresi, 57/20.

[2] Tekâsür sûresi, 102/1-2.

[3] Câsiye sûresi, 45/10.