Tefahur
İFTİHAR-TEFAHUR
İftihar, insanın gerek geçmişiyle, gerekse sahip olduğu bir kısım nimetler ve özelliklerle övünmesi ve böbürlenmesidir. Bunun insanlar arasında karşılıklı olarak yapılmasına da ‘tefahur’ denir.
Gerek Kur’an-ı Kerim âyetlerinde ve gerekse hadis-i şeriflerde bunun Müslümanlar için hiç de hoş görülemeyecek bir davranış biçimi olduğu ve terk edilmesi gerektiği bildirilmektedir.
Müslüman bireyin düşüncesinin merkezinde bütün övgülere layık olanın Yüce Yaratıcımız olduğu düşüncesi vardır. Bu eşsiz kâinatı yaratan, ölüden diriyi çıkartan daha çok kim övgüye layık olabilir ki! Ayette şöyle buyrulur: “Ey iman edenler! Kazandıklarınızın iyilerinden ve yerden sizin için çıkardıklarımızdan Allah yolunda harcayın. Kendinizin göz yummadan alıcısı olmayacağınız bayağı şeyleri vermeye kalkışmayın ve bilin ki Allah, her bakımdan zengindir, övülmeye layıktır.” [1]
İslâm anlayışının denge üzerine kurulduğunun her defasında hatırlanması gerekmektedir. Buna göre ayette övgünün Allah (c.c.)’a oluşunun mutlak manada algılanması gerektiği, buradan günlük hayattaki iltifat ve övgülerin yasaklanacağının çıkarılamayacağı ortadadır.
“Çokluk ile böbürlenmek sizi o kadar oyaladı ki, mezarlıklara kadar ziyaret ettiniz. Hayır, ileride bileceksiniz.” [2] âyetinde insanların atalarının çokluğu ile iftihar etmelerinin ve bunu kanıtlamak için tek tek ölmüş atalarının meziyetlerinden bahsetmeleri, onların üstünlükleriyle kendi üstünlüklerini ortaya koymaya çalışmalarının İslam ahlak anlayışıyla bağdaşmadığı bildirilmiş olmaktadır. “Sonra o gün and olsun ki nimetlerden sorulacaksınız.” [3] insan, atalarıyla övünme yarışına gireceğine, kendisine verilen nimetleri, hesabını verebileceği şekilde kullanmayı düşünmeli, elinde bulunanları en iyi şekilde hak yolda kullanmanın yarışına girmelidir. Çünkü ayetin de haber verdiği üzere insanın elinde bulunan her şey zerre miktarınca da olsa kıyamet günü sorulacaktır. “Ey insanlar, kuşkusuz Allah’ın va’di bir gerçektir. O halde dünya hayatınız sizi aldatmasın.” [4] Âyeti ise dünyanın hoş günü ve görüntüsüne aldanmayıp, iftihar vesileleri arayışına düşmeden Ahiret için hazırlık yapılmasının en doğru davranış olacağını göstermektedir.
“Ebu Zerr (r.a.) anlatıyor: Peygamber (s.a.v.) ile Medine’nin yakınındaki kayalıkta bulunuyorduk. Uhud dağı görününce Rasûlullah (s.a.v.) beni çağırdı. Ben, buyurun Ya Rasûlallah, dedim. Buyurdular: Şu Uhud dağı kadar altınım olsa, borç için ayırdığımın dışında, ondan yanımda üç gün sonra bir dinarın kalması beni sevindirmez. Ancak Allah’ın kullarına infak etmem beni sevindirir. (Sonra yürüdü ve buyurdu) Şüphesiz ki malı çok olanlar, onu dünyada hayır yollarına harcayanlar hariç, ahirette sevabı az olanlardır.” [5]
Yapısının gereği olarak insan, başkalarının kendisine kıymet ve ayrıcalık vermesini arzu eder. Bu özelliğini hemen her yerde, her fırsatta ve toplulukta ortaya atarak, herkesi bıktırıncaya kadar konuşup övünen, bir nevi aşağılık duygusuna sahip zavallı insanlar vardır. Bunlar böyle davranışlarıyla hem kendi ömürlerini boş yere zâyî ederler, hem de farkına bile varmadan toplumun nefretini kazanırlar. Bu yapıdaki insanları dinleyenler nezaketten yüzüne karşı bir şey söylemeseler bile, arkasından dedikodusunu yaparak, gıybet ederler. Böylece birçok kimselerin günaha girmelerine de sebep olurlar. Elbette bu günahlar ona sebep olan kişilerin defterlerine de aynen geçirilir. Bu yapıdaki insanları Allah (c.c.)’ın sevmediğini bildiren ayet şöyledir: “Allah'a ibadet edin ve ona hiçbir şeyi ortak koşmayın. Ana babaya, akrabaya, yetimlere, yoksullara, yakın komşuya, uzak komşuya, yanınızdaki arkadaşa, yolcuya, elinizin altındakilere iyilik edin. Şüphesiz, Allah kibirlenen ve övünen kimseleri sevmez.” [6]
Bir de övünmenin daha ileri seviyesi vardır ki; bu da yapmadığı şeyle övünmek, hiç ilgisi olmadığı konulardan pay çıkarmak biçimindedir. Böyle insanlar ise şiddetli bir şekilde yerilmişlerdir: “Ettiklerine sevinen ve yapmadıkları şeylerle övülmeyi seven kimselerin, sakın azaptan kurtulacaklarını sanma. Onlar için elem dolu bir azap vardır.” [7]
İftiharın bir seviyesi de vardır ki; artık kibirlenme ve büyüklenme yürüyüş ve konuşmalara yansımıştır. Artık bu yapıdaki insan iftihar hastalığına tam olarak yakalanmış ve hastalık iyice ilerlemiştir. “Küçümseyerek surat asıp insanlardan yüz çevirme ve yeryüzünde böbürlenerek yürüme! Çünkü Allah hiçbir kibirleneni, övüngeni sevmez.” [8]
Ayet dünya hayatına dair övme ve övülmelerin ne kadar basit ve anlamsız olduğunu son derece anlaşılır biçimde tasvir etmiştir: “Bilin ki, dünya hayatı ancak bir oyun, bir eğlence, bir süs, aranızda karşılıklı bir övünme, çok mal ve evlat sahibi olma yarışından ibarettir. (Nihayet hepsi yok olur gider). Tıpkı şöyle: Bir yağmur ki, bitirdiği bitki çiftçilerin hoşuna gider. Sonra kurumaya yüz tutar da sen onu sararmış olarak görürsün. Sonra da çer çöp olur. Ahirette ise (dünyadaki amele göre ya) çetin bir azap ve(ya) Allah'ın mağfiret ve rızası vardır. Dünya hayatı, aldanış metaından başka bir şey değildir.” [9]
İnsanlar bir karış toprak vermemek için ne kavgalar, ne savaşlar, ne çile ve felâketlere katlanırlar da, nefsinin ıslahı için hiçbir fedakârlık yapmak akıllarına bile gelmez. İşte bu hal ne kadar acı bir şeydir. Ham bir insan olarak gelip yine ham olarak gitmek, akıllı insana yakışır mı? Dünyası iyi olursa ne güzel, eğer iyi olmazsa onu düzeltmek için gece gündüz harıl harıl nasıl çalıştığını görmekteyiz. Fakat ne fayda? Sonuçta kazanılan bütün bu maddi varlıkların hepsi bu dünyada bırakılıp âhirete yalnızca amellerle gidilmektedir. Akıllı insan her zaman bu hesabı yapmalıdır. Bu hesabı yapanlar elbette ki, sonsuz âhiret hayatını dünya hayatına yeğleyip ona göre hazırlık yapanlardır.
Sonsuzluk âleminin güzelliği için her nedense gayret göstermeyi çok az insan başarabiliyor. Bu da bizler için en büyük bir kayıptır. Övünmek, aynı zamanda bir ‘benlik’ ve ‘varlık’ işaretidir. Hâlbuki ‘benlikler’ yıkılmadıkça varlık denilen saadete ulaşılmaz. Buğday tanesi toprağa gömülmedikçe ve orada çürüyüp yok olmadıkça, yeşerip taze başak çıkaramaz. Halbuki gereği gibi ürün verince, yerine göre bire on, yirmi, otuz, elli hatta yüz bile alanlar olmuştur. Bu bizim için bir ibret dersi olmaz mı? [10]
Fakat insan ibret almak yerine geçici dünyalıklarla övünme yolunu tercih etmekte, buna dayalı bir hayat etmektedir. Hayat övünme ve iftihara dayalı olunca, kibirlenme de bu hayatın kaçınılmaz unsuru haline geliyor. Halbuki yüce kitabımız iftiharın bir çeşit yansıması olan kibri çok sayıda ayetle yasaklamakta, Müslüman’a yakışmayan bir duygu hali olarak nitelemektedir. Bunlardan bazıları şöyledir: “Allah'a karşı yalan uyduran veya kendine bir şey vahyedilmemişken, bana vahyolundu diyen, ya da Allah'ın indirdiğinin benzerini ben de indireceğim diye laf eden kimseden daha zalim kimdir? Zalimlerin şiddetli ölüm sancıları içinde çırpındığı; meleklerin, ellerini uzatmış, Haydi canlarınızı kurtarın! Allah'a karşı doğru olmayanı söylediğiniz, ve onun âyetlerinden kibirlenerek yüz çevirdiğiniz için bugün aşağılayıcı azap ile cezalandırılacaksınız diyecekleri zaman hallerini bir görsen!” [11]
‘İftihar’ın kabul edilebilir hatta gerekli olduğu yerler de vardır. Bir Müslüman’ın mensubu bulunduğu yüce İslâm dini, sünnetine uyduğu peygamberi Hz Muhammed (s.a.v.), Allah (c.c.)’tan gelen ve inandığı ilâhi kitabı Kur’an-ı Kerim, Raşid Halifeler, İslâm büyükleri, İslâm alimleri ve İslâm ahlâkı önderleri ile iftihar etmesi yukarıda belirtilen durumların aksine gerekli ve hatta farzdır.
İftihar-Tefahur Hastalığından Kurtuluş Yolu
İftihar hastalığından kurtulmanın yolu insanın kendisini iyice tanıması, başlangıcını ve sonunu düşünmesidir. Öyle ki; her insan atılmış bir su damlasından yaratılmakta ve nihayetinde insan sûreti kazanmaktadır. Hal böyle olunca insan neye dayanarak kibirlenecektir.
Yaşayışına bakıldığında hiçbir insanın canını bedeninde tutmak konusunda bir saniyeli garantisi bile yoktur. Canınızı bedeninizde tutmak için bir saniyelik garantiniz olmayacak ve bu gerçeği görmezlikten gelerek büyüklenecek kibirleneceksiniz! Bu akıl kârı değildir. Akıl ve izan sahibi insan, kibirlenme hakkının bulunmadığını, alemde bir damla misali bile olamadığını bilir, üstünlüğün ancak yaptığı iyiliklerle olacağının şuuruyla, elindeki nimetleri en iyi biçimde kullanmanın gayreti içerisinde olur.
Ne mutlu bu gayreti aklında, kalbinde ve hayatında taşıyanlara!
[1] Bakara sûresi, 2/267.
[2] Tekasür sûresi, 102/1-3.
[3] Tekasür sûresi, 102/8.
[4] Fatır sûresi, 35/5.
[5] Buhari, Müslim.
[6] Nisa sûresi, 4/36.
[7] Ali İmran sûresi, 3/188.
[8] Lokman sûresi, 31/18.
[9] Hadid sûresi, 57/20.
[10] Tasavvufî Ahlâk, M. Zahit Koktu.
[11] Enam sûresi, 6/93.