Tefahur
‘Tefahur’, insanın kendisinde var olduğunu düşündüğü, bazı yararlılık ve iyiliklerini başkalarına göstermek ve bununla övünmek demektir.
Övünmek ve gösteriş daha çok kendini bilmeyen kimselerde görülen bir hastalıktır. Bu hastalığa yakalananlar bulunduğu topluluklardaki insanlar ve akranları tarafından sevilmezler.
Dünyada övünmek genelde mal, evlat ve mevki gibi geçici şeylerle olur. Bunların hepsinin bir emanet olduğu ve bir gün yok olacakları düşünülerek insanın tefahur hastalığından kurtulması mümkündür.
Övünmekten zevk duyarak büyüklenen kişi maddî varlığından uzaklaştırılmış olsaydı, gerçekte kendisinin övünülecek ve büyüklenecek hiçbir şeye sahip olmadığını, yalnız bir vücudu olup onun da bir eceli olduğunu ve günü geldiğinde ölüme hazır bir halde beklediğini görür ve değerini anlardı.
“Bilin ki, dünya hayatı ancak bir oyun, bir eğlence, bir süs, aranızda karşılıklı bir övünme, çok mal ve evlat sahibi olma yarışından ibarettir. (Nihayet hepsi yok olur gider). Tıpkı şöyle: Bir yağmur ki, bitirdiği bitki çiftçilerin hoşuna gider. Sonra kurumaya yüz tutar da sen onu sararmış olarak görürsün. Sonra da çer çöp olur. Ahirette ise (dünyadaki amele göre ya) çetin bir azap ve(ya) Allah'ın mağfiret ve rızası vardır. Dünya hayatı, aldanış metaından başka bir şey değildir.” [1]
Yüce Yaratıcımız adeta bizler için dünya ve ahiretin özetini ortaya koymuş ve tercihe şayan olanı kulların cehdine gerek olmaksızın onlara sunmuştur. Burada dünya hayatı güneşin etkisiyle çerçöp haline gelen bitkilere benzetilmek sûretiyle, ahirete göre önemsizliği vurgulanmıştır.
Ahiret yurduna göre kıymeti yok denecek seviyede olan dünya hayatının oluşturucu unsurları eğlenme, süs, övünme, mal ve evlat yarışıdır. Süste ve mal ve evlat yarışında da övünebilecek duruma gelme kaygısıyla hareket edildiği açıktır. Tefahur, başka bir ifadeyle kişinin kendisiyle övünme kimi kişi ve toplumları öyle sarmış, benlik duygusu ve kişisel veya cemaatsel bencillik bazı gönülleri öyle kaplamış ki; bu durumdaki insanlar kendilerini anlamlandırmak veya tanımlamak için kabirlerdeki insanlar üzerinden hareket etmişlerdir. Ayette yerini bulan “Çoklukla övünmek sizi, kabirlere varıncaya (ölünceye) kadar oyaladı.” [2] şeklindeki buyruk bizlere bu gerçeği hatırlatmaktadır.
“Ettiklerine sevinen ve yapmadıkları şeylerle övülmeyi seven kimselerin, sakın azaptan kurtulacaklarını sanma. Onlar için elem dolu bir azap vardır.” [3]
Kendi zayıflığını, alemde bir damla misali bile olamadığı gerçeğini unutup varlığı ve sahip olduklarıyla hatta ölmüşleriyle övünme yolunu tutan kimseler, bu tavırlarının sonucu olarak acıklı bir azaba çarptırılmakla tehdit edilmişlerdir. Ancak burada ilahi tehdide maruz kalanların bu durumlarının tek sebebi övülmeyi sevmeleri değil; aynı zamanda övülme hırsının akıl almaz boyutlara ulaşmasıyla yapmadığı işler ve alanlar için de övülme vesileleri çıkarmalarıdır.
“Allah'a ibadet edin ve ona hiçbir şeyi ortak koşmayın. Ana babaya, akrabaya, yetimlere, yoksullara, yakın komşuya, uzak komşuya, yanınızdaki arkadaşa, yolcuya, elinizin altındakilere iyilik edin. Şüphesiz, Allah kibirlenen ve övünen kimseleri sevmez.” [4]
Ayette iyilik emri verildikten sonra, Allah (c.c.)’ın övünen, kibirlenen kimseyi sevmeyeceğinin bildirilmiş olması, övünen, kibirlenen insanların akrabaya, yakına, yetime, komşuya, yoksula yardım etmeyen kişiler oldukları gerçeğini açıklayıcı mahiyettedir. Buradan övünme hırsı taşıyanların, alnı secdeye gitmeyen, ibadetten deryasından pay alamayan insanlar oldukları da anlaşılmaktadır.
“Küçümseyerek surat asıp insanlardan yüz çevirme ve yeryüzünde böbürlenerek yürüme! Çünkü Allah hiçbir kibirleneni, övüngeni sevmez.” [5]
Tefahur yani övünme hastalığına yakalanan insanların davranış özelliklerinden ikisi bizlere bildirilmiştir. Bunlardan birincisi insanlar arası ilişkilerle ikincisi de yürüyüş biçimi ve bu sırada takındığı tavırla ilgilidir. Allah (c.c.)’ın sevgisinden mahrum olma bedbahtlığına düşen övüngen insanların temel özellikleri, kendilerine göre bir dünya kurmuş, bu dünyalarında kendilerini en üstün varsaymış, insanları üstünlük bakımından derecelere ayırmış, çoğunluğunu küçümsenebilecek grubuna koymuş ve kurdukları bu yapmacık dünyada kendilerini en güzel övgülere layık görmüş olmalarıdır. Ayette yerilen, bu kurmaca dünya olmalıdır.
“Ey iman edenler! Kazandıklarınızın iyilerinden ve yerden sizin için çıkardıklarımızdan Allah yolunda harcayın. Kendinizin göz yummadan alıcısı olmayacağınız bayağı şeyleri vermeye kalkışmayın ve bilin ki Allah, her bakımdan zengindir, övülmeye layıktır.” [6]
Allah (c.c.) insanı en üstün varlık olarak yaratmış, onu akıl vermekle diğer varlıklardan farklı kılmış, melekleri ve cinleri ona secde ettirmiş, insanlık tarihini bu hadise üzerine, insanın üstünlük mücadelesi merkezinde bina etmiştir. Ancak insan ne zaman ki; “en üstün olanınız, takvaca en ileri seviyede olanınızdır” [7] ayetinde bildirilen üstünlüğün ancak takva ile olacağı gerçeğini unutmuş ve malıyla, makamıyla veya buna benzer unsurlarla üstünlük ortaya koymaya, bu göreceli üstünlükle övünmeye çalışmış, işte o zaman kaybedenler grubuna girmiş, ayette “sonra onu aşağıların aşağısına çevirdik” [8] biçiminde ifadesini bulan insanlardan olmuştur. Halbuki insanın yapması gereken, üstünlük arayışı değil; takva yarışı yani dini değerlere bağlılık ve onları uygulama yarışı ve bütün nimetleri yoktan var eden, bizlere sunan yaratıcıyı övmedir. “Ey insanlar! Siz Allah'a muhtaçsınız. Allah ise her bakımdan sınırsız zengin olandır, övülmeye hakkıyla layık olandır.” [9] Ayette bu gerçek ifade edilmektedir.
“Andolsun biz Lokman’a Allah’a şükretsin diye hikmet verdik. Kim şükrederse ancak kendisi için şükretmiş olur. Kim de nankörlük ederse bilsin ki; Allah her bakımdan sınırsız zengindir, övülmeye layıktır.” [10]
İnanan insan için en doğru gidişat, kendisini övgü belasından kurtarması ve övgüyü Allah (c.c.)’a has kılmasıdır. Ancak bu hâşa, Yüce Yaratıcımızın kullarının övgüsüne muhtaç olduğu anlamını içermemektedir. Ayette belirtildiği üzere kim şükreder, rabbini överse bu övgü ancak kendisi içindir. Övgünün kişinin kendisi için olması, günlük yaşantıdan alıntıyla, âmirini öven, ona güzel sözler söyleyen ve iltifat eden kişinin bu sebeple terfi etmesi gibi bir durum değildir. Bu tamamen şahsın varlığı ve oluşu anlamlandırabilmesi bakımından mühimdir. Övgüyü yaratıcıya has kılan kişi alemin merkezinde Allah (c.c.)’ı görecek, hayatı olması gerektiği gibi anlayacak ve yaşayışının merkezine de Allah(c.c.)’ın taleplerini yerleştirecektir. Bunun sonucu olarak kendisini geçici üstünlüklere ve bu tür üstünlüklere sahip olduğunu iddia eden insanlara bağlanmaktan, onların boyunduruğunda yaşamaktan kurtaracak, yaratıcıya yönelecek, ona bağlanacak ve gerçek bir kul olacaktır.
“Elinizden çıkana üzülmeyesiniz ve Allah'ın size verdiği nimetlerle şımarmayasınız diye (böyle yaptık.) Çünkü Allah, kendini beğenip övünen hiçbir kimseyi sevmez.” [11]
İnsan yaratılışı itibariyle, aşırılıklara, hatalara, şımarıklığa meyilli bir varlıktır. İnsanı en iyi bilen Yüce Var Edici, kimi zaman hayatın akışına müdahale etmek sûretiyle, kulların şımarmasını, buradan da kendisini övünme fırtınasına kaptırmasını engellemektedir. Çünkü övünmek, sonunda harabe, yıkıntı ve çöküntü olan bir fırtınadır.
Tefahurun en aşırısı kişiyi ibadetten ve Kur’an-ı Kerim’den yüz çevirtecek derecede olanıdır. İlgili ayetler şöyledir: “Ona âyetlerimiz okunduğu zaman; onları hiç işitmemiş gibi, kulağında bir ağırlık var da büyüklenerek arkasını döner. Ona, elem dolu bir azabı müjdele.” [12]
Kişinin kendisiyle övünmesinin ilk sonucu, kibir ve başkalarını aşağılamadır. Bu duygulara kapılan insan ileriki aşamalarda kendisini tamamen kaybetmekte ve rabbini, yaratıcısını unutmakta, ona ibadetten kaçınmakta, böyle bir ihtiyaç hissetmez hale gelmektedir. Yaracının huzurunda boyun eğme ihtiyacını hissetmez hale gelen şahıs, bunun bir sonraki basamağı olarak, dine, yaratıcıya bağlılığa, kulluğa ilişkin ne varsa Allah (c.c.)’ın âyetleri dahil, hepsinden yüz çevirmekte ve kendisini müstağnî (ihtiyaç duymaz) görmeye başlamaktadır.
“Fakat, kim cimrilik eder, kendini Allah'a muhtaç görmez ve en güzel sözü (kelime-i tevhidi) yalanlarsa biz de onu en zor olana kolayca iletiriz.” [13] dini algımızın temelinde, zayıflığımızın Allah (c.c.)’a muhtaç olduğumuzun kabulü ve hayatın bu kabule göre şekillendirilmesi düşüncesi vardır. Yukarıdaki ayet-i kerime bunu vurgulamakta ve bu sebeple tefahur dinimizin ilkelerine uymamaktadır. Böyle davranan, büyüklenen, övülme sevdasında olanın gidişi acı ve ızdıraba doğrudur. “Cehenneme yuvarlandığı zaman, malı ona fayda vermez.” [14] ayeti gereğince, bu durumdaki şahsın büyüklendiği, övünme vesilesi olarak kullandığı ve hayatının merkezine yerleştirip vazgeçilmez saydığı malı da kendisini ateş azabından kurtarmak için yeterli olmayacaktır.
Tefahur Hastalığından Kurtuluş Yolu
Tefahur gibi insanı içinden çıkılmaz durumlara ve felaketlere sürükleyen bir hastalıktan kurtulmanın birinci yolu, insanın kendi yaratılışını düşünmesidir. Ayette “Onun için insan bir düşünsün neden yaratıldığını, atılgan bir sudan (meniden) yaratıldı.” [15] buyrularak insanın başlangıç olarak nasıl bir durumda olduğu bildirilmiştir. Kişi övündüğü, büyüklendiği ve üstünlük vesilesi olarak gördüğü vücut yapısının kaynağının bir damla su olduğunu düşününce iki sebeple tefahurdan uzaklaşma ihtiyacı hissedecektir: Birincisi bu hali düşünen insan, kendisinde büyüklenme hakkı görmeyecektir. Çünkü kendini tamamı ile mükemmel bir sürecin ortaya çıkardığı bir ürün olarak, bir sudan eşsiz bir varlık haline getirilmiş olarak görecek ve bu süreci düşünmek kişiye acziyet fikri verecektir. İkinci olarak bir su damlasından en üstün varlık olan insanın yaratılması, sonsuz kudret sahibi, eşsiz sanatkâr olan Allah (c.c.)’ın yüceliğini akıllara getirecek, bu yüceliği düşünen insan hiç de övünmeye layık olmadığını, alemdeki hakîki yerinin neresi olduğunu kolaylıkla anlayacaktır.
[1] Hadid sûresi, 57/20.
[2] Tekâsür sûresi, 102/2.
[3] Âli İmrân sûresi, 3/188.
[4] Nîsâ sûresi, 4/36.
[5] Lokmân sûresi, 31/18.
[6] Bakara sûresi, 2/267.
[7] Hucurât sûresi, 49/13.
[8] Tîn sûresi, 95/5.
[9] Fatır sûresi, 35/15.
[10] Lokmân sûresi, 31/18.
[11] Hadid sûresi, 57/23.
[12] Lokmân sûresi, 31/7.
[13] Leyl sûresi, 92/8-10.
[14] Leyl sûresi 92/11.
[15] Târık sûresi, 86/5-6.