بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖيمِ

İslâm Ahlâkı

Güzel ahlâkın ilmî rehberi

“Sen elbette yüce bir ahlâk üzeresin.” (Kalem, 68/4)

Ana Sayfa / Güzel Ahlâk Esasları / Güzel Ahlâk / Te'dib
Güzel Ahlâk

Te'dib

TE’DİB

Te’dib, terbiye etme, ahlâkî davranış kazandırma, uslandırma, Rasûlullah (s.a.v.)’ın sünnetine uygun eğitim verme, güzel davranış ve edep öğretme, edeplendirme, eğitme, ders verme, düzeltme anlamlarına gelir.

Te’dib ve terbiye, ilim, eğitim ve hizmet yollarını öğretmek için gereklidir. Yakın gelecekte çocuğun şahsiyetini inşa faaliyeti, genelde yarınki cemiyeti kurma çalışmasıdır. Bu hayatî vazifenin önemini Müslüman vicdana nakşetmek için gerek Kur'an-ı Kerim'in âyetlerinde ve gerekse Hz. Peygamber (s.a.v.)’in hadislerinde mükerrer beyanlar gelmiştir.

Âyet-i Kerime'de: “Ey iman edenler, kendinizi ve aile halkınızı yakıtı taş ve insanlar olan ateşten koruyun!” [1] denmektedir. Burada emredilen korumanın te'dîb, tehzîb, güzel ahlâkı talim, kötü arkadaşlardan korumak, zevk için yemeye (tenâum) alıştırmamak, ziyneti ve konforu sevdirmemek vs. gibi hem ahlâki hem da zihni terbiye faaliyetleri olduğu belirtilmiştir. Bir başka âyette de: “Ey İman edenler, zevceleriniz ve evlatlarınızdan bir kısmı size bir nevi düşmandır. O halde onlardan sakının mallarınız ve evlatlarınız (sizin için) bir fitnedir...” [2]buyrulmaktadır. Burada fitneden maksadın ‘imtihan vesilesi’ olduğu belirtilmiştir ki bu imtihanı kazanmanın tek yolu, onlara karşı vazifeleri yapmak, onların duygularını İslâm inanç esasları ve ahlâkına göre güzel kılmak, onları hayata en iyi şekilde hazırlamaktır. “Çocuğunun kendisine iyi davranmasında ona yardımcı olan babaya Allah rahmetini bol kılsın!” Hadisi bu manada gelmiştir. Zaafına rağmen âyetin manasıyla desteklenen şu hadis de âile karşısında teyakkuza çağırmaktadır: “Asıl düşman, öldürdüğün takdirde, senin için bir nur olan, seni öldürdüğü takdirde (şehâdetine sebep olarak) cennete gönderen düşman değildir, hakikî ve en büyük düşmanın kendi sulbünden gelen evlâdın, sonra tasarrufun altında bulunan malındır.”

Kişinin fitnesinin, ehli, malı ve çocuğunda bulunduğunu ifade eden bir Buharî hadisinin şerhi sadedinde Abdullah İbn Ebî Cemre, fitne ile imtihan kastedildiğini belirttikten sonra ehli ve çocuklarıyla imtihandan anlatılmak istenenin onlara karşı vazifelerini yapıp yapmaması olduğunu söyler. Hz. Peygamber (s.a.v.)'in hadislerinde “terbiye vazifesi”, cihad gibi faziletli bir ibadetten daha mühim bir mertebe olarak kabul edilmiştir. Kendisine cihada çıkmak üzere başvuran kimselerin geride, çoluk çocuklarına bakacak kimseleri olmadığını anlayınca: “Onların yanına dön, zira cihadın iyisi onların içerisindedir.” Diyerek geri çevirmiştir.

Taberânî'nin bir tahricine göre, Hz. Peygamber (s.a.v.)'e güçlü, kuvvetli, sağlığı yerinde bir adam uğrar. Onun bu hali ashab'ın dikkatini çeker ve ashab'tan biri kısmı:

- Ya Rasûlallah, keşke şu adam Allah yolunda (çalışır) olsaydı, der. Bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a.v.) buyurur: “Eğer bu adam küçük çocuğu için çalışıyorsa Allah yolundadır, yaşlı anne-babası için çalışıyorsa Allah yolundadır, nefsinin iffetini korumak için çalışıyorsa Allah yolundadır.”

Çocukların yetişmesinde onlara gösterilecek ilginin cihaddan üstün olduğuna dair kanaatin Müslümanlar arasında yerleşmiş bulunduğunu gösteren, Taberânî'nin rivayeti de aynen şöyledir: İbnu Mübarek, kardeşleriyle beraber olduğu bir gazvede onlara sorar: İçinde bulunduğumuz cihaddan daha efdal bir amel biliyor musunuz? Hayır, bilmiyoruz, cevabını alınca: ‘Ben biliyorum, iffetli bir adam düşünün, ailesi, çoluk çocuğu var. Geceleyin kalkar, uyumakta olan çocukları kontrol eder, üstü açılanları örter. İşte bunun ameli bizimkinden efdaldir’ der.

Yine rivayete göre Halîfe Mansur hapiste bulunan Emevîlere sordurur: ‘Hapis sırasında size en ziyade zor gelen şey nedir? Şu cevabı verirler: ‘Çocuklarımızın te'dibinden mahrûm kaldık.’ Süfyân-ı Sevrî: ‘Kişiye, çocuğunu hadis öğretmeye zorlaması gerekir, zira o, bundan mes'uldür’ der.

İbnu Ömer de: "Oğlunu te'dîb et, zira bundan mes'ûlsün, te'dîb olarak ne yaptın, neler öğrettin? Diye hesaba çekileceksin" der.

Sünnete göre sadece çocukların değil, velâyeti altında bulunan hizmetçi ve kölenin de terbiyesi ihmal edilmemelidir. Hatta bunların terbiyesi daha mühimdir: ‘Kimin yanında cariye (kadın köle) bulunur da onu güzelce te’dib, terbiye ve talim eder, sonra azat edip tezevvüç ederse Allah onun mükâfatını çifte yapar.’

Yine çocukların terbiyesine teşvik ve terğib sadedinde Hz. Peygamber (s.a.v.)'in şu hadisleri de dikkatimize sunulmaktadır: “Çocuklarınıza ikram edin ve terbiyelerini güzel yapın..”

“Kişinin öldükten sonra geride bıraktığı şeylerin en hayırlısı, kendisine dua eden sâlih bir evlat, sevabı kendisine ulaşan sadaka-ı cariye, kendisinden sonra halkın amel ettiği ilimdir.” [3]

Çocuğun te’dib ve terbiye edilmesinde başta anne ve baba olmak üzere içinde yetiştiği toplumun çok büyük etkisi vardır. Bu meyanda Hz. Peygamber (s.a.v.)’den Ebu Hureyre (r.a.)’ın naklettiği şu hadis-i şerif konunun ehemmiyetini ortaya koymaktadır: Hz. Peygamber (s.a.v.): “Her çocuk fıtrat üzerine doğar.” buyurdu ve sonra da “Şu ayeti okuyun!” dedi: “Allah'ın yaratılışta verdiği fıtrat..” [4]

Sonra Rasûlullah (s.a.v.) sözünü şöyle tamamladı: “Çocuğu anne ve babası Yahudileştirir veya Hıristiyanlaştırır veya Mecusileştirir. Tıpkı hayvanın doğurunca, azaları tam olarak yavru doğurması gibi. Siz kesmezden önce, kulağı kesik olarak doğmuş hayvana rastlar mısınız?"

Bir başka rivayette: “Doğan hiçbir çocuk yoktur ki, konuşmaya başlayıncaya kadar şu din üzere olmasın!” buyrulmuştur. [5]

Bu hadiste kişinin kazanacağı dinî, meslekî, ilmî vs. her çeşit şahsiyette terbiyenin, özellikle anne ve babanın rolü dile getirilmektedir. Gerçekten milletlerin iyi veya kötü her istikamette kaderini tayin eden etkenlerin başında terbiye gelir. Hadiste, terbiye yoluyla çevrenin kişiye vereceği şeylere "din" örneğinde dikkat çekilmiştir. Dikkat çekilen ikinci bir husus çocuk fıtratıdır. Hz. Peygamber (s.a.v.) bütün çocukların aynı fıtrata sahip olduğunu ifade etmektedir: Zengin çocuğu da, fakir çocuğu da, siyahî çocuğu da, beyaz çocuğu da, Avrupalı aileden doğan çocuk da, Afrikalı yamyam aileden doğan çocuk da aynı fıtrata sahiplerdir. Demek ki, doğduğu an dikkate alındığında bütün insanlar aynı yaratılış üzeredirler, aynı temel kapasite ve temayüllere sahiptirler. Rasûlullah (s.a.v.) “Allah'ın yaratışta verdiği fıtrat.” Ayetini de delil getirerek mevzuyu iyice kuvvetlendirmektedir. Hadisimize paralel olarak İslâm âlimlerinden bazıları: ‘Çocuk, Allah bilgisine sahip olarak, Allah'ı ikrar edecek bir yaratılışla doğar. Kendisinin bir yaratanı bulunduğunu ikrar etmeyecek hiç kimse doğmamıştır, bunu başka şekilde isimlendirse ve hatta O'nunla birlikte bir başka şeye tapınsa da.’ demişlerdir.

Nevevî, muhtelif görüşleri kaydettikten sonra ‘En doğrusu, her çocuğun İslâm'ı kabule hazır bir yaratılışla doğmuş olmasıdır’ demektedir.

Yukarıda da değinildiği üzere, “Ey iman edenler, kendinizi ve aile halkınızı yakıtı taş ve insanlar olan ateşten koruyun!” [6]

Nefsini temizleyen kurtuluşa ermiş, ihmal edip örten de ziyana uğramıştır.” [7] gibi âyetlerden, “Ben bir muallim olarak gönderildim”, “Hayır bir alışkanlıktır”, “Çocuklarınıza ikrâm edin, terbiyelerini güzel yapın.” gibi terbiyevî faaliyete dikkat çeken, teşvik eden pek çok hüküm, insanı kurtuluşa erdirecek güzel hasletlerin terbiye yoluyla kazanılacağını beyan ederler. Bu inanç esas olmasaydı, peygamberlik müessesesinin, kitapların, davetin, irşadın ne manası olurdu?

Meseleyi her iki yönüyle de değerlendiren İslâm âlimleri, yaratılıştan gelen iyi hasletlerin iradî gayretle desteklenerek meleke haline getirilmesine, kötü huyların da baskı altında tutularak sindirilmesine hükmederler. Sözgelimi Hz. Ömer (r.a.): ‘İnsanda on (fıtrî) ahlâk vardır, bunlardan dokuzu iyidir, birisi kötü. Bu kötü (serbest kalırsa) diğerlerini de bozar...’ demiştir.

Aile bireylerinin hepsinin eğitilmesi ve eğitimde belli bir yol alınması istenilen bir şey olmakla birlikte özellikle kız çocuklarının İslâm ahlâkına göre te’dib ve terbiye edilmesi Hz. Peygamber (s.a.v.)’in hadislerinde üzerinde önemle durulan konular arasındadır. Buna binaen Enes İbni Mâlik (r.a.)’den rivayet edildiğine göre Peygamber (s.a.v.) bu konuyla ilgili olarak şöyle buyurmuştur:

“Her kim iki kız çocuğunu yetişkinlik çağına gelinceye kadar büyütüp terbiye ederse, kıyamet günü o kimseyle ben şöyle yan yana bulunacağız.” buyurdu ve parmaklarını bitiştirdi. [8]

Ebû Mûsa (r.a.) anlatıyor: ‘Rasûlullah (s.a.v.) herhangi bir işi için bir adam gönderse şu tembihte bulunurdu: “Sevindirin, nefret ettirmeyin, kolaylaştırın, zorlaştırmayın.” [9]

İslâm ahlâk eğitiminin vazgeçilmez prensibini ve metodolojisini ortaya koyan bu hadis, Rasûlullah (s.a.v.)'ın ‘cevâmiu’l-kelîm’ denen özlü sözlerindendir. Sevindirin emriyle, Allah'ın fazlını, sevabının büyüklüğünü, ihsanının bolluğunu, rahmetinin genişliğini, af ve mağfiretinin kapsamını hatırlatmak emredilmiştir. Arapça'da tebşir (müjdeleme) sevindiren bir haber getirilmesidir. Öyle ise ‘sevindirin’ emriyle, Allah (c.c.)'ın ibadetleri kabul edeceğini, ibadetlere mukabil sevap vereceğini, günahlardan tevbe etmeye yardım edeceğini bildirmek, affını, mağfiretini çokça zikrederek insanları sevindirmek, müjdelemek emredilmiştir. Keza nefret ettirmeyin emriyle de: ‘İnsanları inzâr ederken, mübalağa ederek onları korkutmayın, öyle ki, onlar günahlarının affedilemeyeceği düşüncesiyle Allah (c.c.)'ın rahmetinden ümitlerini kesmesinler’ demektedir.

‘Zorlaştırmayın!’emri, kendilerine terettüp edenden fazlasını veya daha iyisini almak veya kusurlarını araştırmak sûretiyle insanlara çıkarılacak zorluklardan yasaklanmış olmaktadır.

Bu tembihlerin eğitim faaliyeti içinde olan ve özellikle de din ve ahlâk öğretimi yapan muallimler için rehber olması gerekir. Dinimizin üst üste hep emir ve nehiylerini bütün teferruatıyla söyleyerek, İslâm'ı tatbik edilemez, yaşanamaz gösterip nefret verinceye kadar, mühimlerden, zarurilerden başlayıp az az, teker teker söyleyerek, Allah (c.c.)'ın mağfiretini, cennetin güzelliklerini, nimetlerini hatırlatarak tebliğde bulunup dini sevdirmesi gerekir. İslâm'a yeni girenlere, ibadete alıştırılacak çocuklara hep bu minval üzere gitmeli, yavaş yavaş az az alıştırarak yol almak, güler yüz, tatlı söz ve mülâyemetle muamele etmek, sertlikten, kırıcılıktan kaçınmak gerekir.

Münâvî konuyla ilgili şu görüşleri sunmaktadır: ‘İnsanların ülfet edip ısınacağı şeyleri söylemek sûretiyle onlara karşı kolaylık gösterin, çünkü insanlar öyle olan mev'izeleri kabul ederler. Aksi takdirde nefislerine ağır gelen şeyden nefret ederler. Şurası bilinmeli ki ta'limde yani öğretme işlerinde kolaylaştırmak, taati kabul etmeye sebep olur ve ibadeti merğub (arzu edilen) kılar, neticede öğrenmeyi de, amel etmeyi de kolaylaştırmış olur.’

Said İbnu'l-Âs (r.a.) anlatıyor: Hz. Peygamber (s.a.v.) buyurdu ki:

“Bir baba çocuğuna güzel ahlâktan daha üstün bir miras bırakamaz.”

Yine Tirmizî'de, Câbir İbnu Semure'den gelen bir başka rivayette, Rasûlullah (s.a.v.) şöyle buyurur: “Kişinin çocuğunu bir kerecik terbiye etmesi, onun için bir Sa' miktarında yiyecek tasadduk etmesinden daha hayırlıdır.” [10]

Peygamberlik müessesesi açısından konuyu değerlendirdiğimizde peygamberlik, tüm insanlık için bir terbiye müessesesidir. Bütün peygamberler (a.s.) öncelikle birer mürebbî ve muallimdirler. Nitekim İbnu Mâce'den gelen bir rivayette Hz. Peygamber (s.a.v.) “Ben ancak bir muallim olarak gönderildim.” buyurarak kendisini bir muallim bir mürebbi ve bir terbiyeci olarak tanıtmaktadır.

Peygamberliğin en mühim gayesi terbiye olunca, yeni yetişen neslin sorumlularının da en mühim vazifesi terbiye olmalıdır. Bu sebeple Hz. Peygamber (s.a.v.), çocukların terbiyesinden behemehal babaları sorumlu tutmuş, ulema da, baba olmadığı takdirde dede, anne, vâsi, kayyım vs.den her kim velâyeti üzerine almışsa ona, hiç birinin bulunmadığı hâllerde sultan'a tevdî ederek çocuğu mürebbîsiz bırakmamıştır. Ebû Hüreyre (r.a.)'den gelen rivayette: “Çocuğun, babası üzerindeki haklarından biri, ismini ve edebini güzel yapmasıdır..” denmektedir, Abdullah İbnu Ebî Cemre, kişinin vesayeti altında bulunanlara (zevce, çocuk, köle vs.) karşı hukûkî mükellefiyetlerinin en mühimi olarak, onların diyânetlerinin hıfzını zikreder. Özet olarak: ‘Bu husus, şeriat nazarında, câhil ve âlim herkesçe bilinen kisve, nafaka ve süknâdan daha ehemmiyetlidir ve te'kidli olarak ifade edilmiştir. Şöyle ki: Kisve ve nafaka mükellefiyeti darlık ve imkânsızlık hâlinde sâkıt olduğu hâlde, dine irşad ve onun tâlîmi hiç bir sûrette sâkıt olmaz, der ve herkesin daha az mühim olan kisve ve nafaka mükellefiyetini bildiği hâlde terbiye mükellefiyetini aynı derecede bilmediğini söyleyerek bu gafletin sebeplerini açıklar.

“Çocuğun babası üzerindeki haklarından biri de terbiyesini güzel yapmaktır.” Hadisinde beyan edilen “güzel terbiye alma hakkı” çocuğun hayata mükemmelen hazırlanmasıyla, bütün mükellefiyetlerini ifa edebilecek şekilde yetiştirilmesiyle yerine getirilmiş olur. Sadece ‘din terbiyesi’ veya sadece ‘meslek terbiyesi’ veya sadece ‘askerlik terbiyesi’ vermek ‘güzel terbiye’değildir, eksik terbiyedir.

Te’dib ve terbiyede güzellikle muamele öngörülürken kızgınlık anında te’dib doğru kabul edilmemiştir. Çünkü bu durumda iken şiddetle eğitim vermeyi, ateşin üzerine ispirto dökmeye benzetirler. İspirto alevi bir kat daha artırarak zararı kendisine de dokunacaktır.

Eğitim vermenin yüce dinimizde kişiye göre çeşitli dereceleri vardır. Örneğin ilim ve fazilet sahibi bir kişiye: ‘Size bunu yakıştıramadık. Bir daha böyle işler yapmayacağınızı ümit ederiz’ demek gibi. Bu söz o kişiye ağır bir ceza vermekten daha kötüdür. Fakat her zaman hapse girmeye ve hakarete alışmış bir serseriyi uzun süre tekrar hapiste tutmak yerine küçük bir uyarı ile salıvermek ise yanlıştır.

Çocuklara eğitim verirken dövmek de büyük bir yanlıştır. Çünkü sürekli dövülen çocuk artık dayaktan da korkmaz hale gelir. Utanmaz bir kimse olur. Çocuğun eğitimi, yaptığı yanlışı sürekli olarak kendisine nedenleriyle anlatmak, sonuçları söyleyerek hafifçe tehdit etmek, akranları arasında bu yanlışın ayıplanacağını söylemek ve yanlışı terk ettiği durumda bazı şeyler söz vermekle olur.

Özellikle küçük yaştaki çocukların te’dib ve eğitim amaçlı olarak dövülmeleri onların ruhsal yapılarında çok büyük olumsuz sonuçlar doğuracaktır. Bu durumdaki çocuklar çekingen ve hayata küskün ve kendisine özgüveni olmayan bir karakterde büyürler. İlk önce bu yanlış eğitim yolunu benimseyen ve uygulayan anne ve babaların eğitime ihtiyaçları vardır. [11]

[1] Tahrim sûresi, 65/6.

[2] Teğabûn sûresi, 64/14-15.

[3] Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi,İ. Canan, 2/512-515.

[4] Rum sûresi, 30/30.

[5] Buhârî, Cenâiz: 80, 93; Müslim, Kader: 22, (2658); Muvatta, Cenâiz:. 52, (1, 241); Tirmizî,

Kader: 5, (2139); Ebu Davud, Sünnet: 18, (4714).

[6] Tahrim sûresi, 65/6.

[7] Şems sûresi, 9-10.

[8] Müslim, Birr, 149; Tirmizî, Birr, 13.

[9] Ebû Dâvud, Edep 20, (4835); Müslim, Cihâd 6, (1737).

[10] Tirmizî, Birr: 33, (1953); Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, İ. Canan, 2/512.

[11] Tasvîr-i Ahlâk, A. Rıfat.