بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖيمِ

İslâm Ahlâkı

Güzel ahlâkın ilmî rehberi

“Sen elbette yüce bir ahlâk üzeresin.” (Kalem, 68/4)

Ana Sayfa / Kötü Ahlâk Hastalıkları / Kötü Ahlâk / Tahkir
Kötü Ahlâk

Tahkir

TAHKİR

‘Tahkir’, hakaret etmek, bir kimsenin şeref, onur ve hasiyetini düşürmek, hor ve hakir görmek, aşağılamak, tezlil etmek, kendisine yakışmayan davranışta bulunmak anlamlarına gelir.

Resûlullah (s.a.v.) buyuruyor: “(Ey inananlar!) birbirinize hased etmeyin, birbirinize buğzetmeyin, birbirinize sırt çevirmeyin, birbirinizin satışını bozmayın. Ey Allah'ın kulları kardeş olun!

Müslüman kişi, diğer Müslüman kişinin (rengi, dili, doğum yeri, içtimâî durumu, cinsiyeti ne olursa olsun) kardeşidir. Öyle ise ona zulmedemez, ihânet edemez, aldatamaz, yardım isteğini cevapsız bırakamaz, tahkîr de edemez. Allah sizlerin cesetlerinize, mallarınıza bakmaz, fakat kalplerinize ve amellerinize bakar, kalbini göstererek takvâ şuradadır, takvâ şuradadır, takvâ şuradadır. Kişinin kötü sayılması için Müslüman kardeşini tahkir edip horlaması kâfidir. Bir Müslümanın kanı, malı ve ırzı diğer bir Müslümana haramdır.” [1]

Hz. Peygamber (s.a.v.)’in bu hadisi konunun aydınlanması açısından önem arz etmektedir. Çünkü hadiste öncelikle toplum ve kişi ahlâkı açısından vazgeçilmez kurallar peş peşe sıralanmakta, tahkir mevzusu da bunlar arasında sayılmaktadır. Öncelikle İslâm kardeşliği vurgulanmakta ve kardeşliğin önüne geçebilecek her türlü marazdan sakındırılmaktadır. Hz. Ebu Hureyre (r.a.) rivayet edilen bir başka hadiste, Resûlullah (s.a.v.); “Sakın zanna yer vermeyin. Zira zan, sözlerin en yalanıdır. Tecessüs etmeyin, haber koklamayın, rekabet etmeyin, hasetleşmeyin, birbirinize buğzetmeyin, birbirinize sırt çevirmeyin, ey Allah'ın kulları, Allah'ın emrettiği şekilde kardeş olun. Müslüman müslümanın kardeşidir. Ona (ihanet etmez), zulmetmez, onu mahrum bırakmaz, onu tahkîr etmez.”

Görüldüğü gibi hadîste, müslümanlar arası münasebetlerin temel prensipleri vazedilmektedir. Bu münasebetlerin esası kardeşliktir. Diline, rengine, coğrafyasına, içtimaî mevkiine, iktisâdi durumuna bakılmaksızın bütün inananlar kardeştir. Servet ve maharetlerine gururlu olarak herkese hakaret gözüyle bakarak büyüklenenler, gözlerini biraz daha açıp dikkat ederlerse kendi hatalarını anlarlar ve küçük gördükleri kişinin içlerinde meydana gelen ateşin parıltısını görürler.

Hz. Âişe (r.a.) anlatıyor: ‘Ey Allah'ın Resûlü, sana Safiyye'deki şu şu hal yeter!’ demiştim. (Bundan memnun kalmadı ve): “Öyle bir kelime sarfettin ki, eğer o denize karıştırılsaydı (denizin suyuna galebe çalıp) ifsad edecekti.” buyurdu. Hz. Âişe (r.a.) ilaveten der ki: ‘Ben Resulullah (s.a.v.)'a bir insanın tahkir maksadıyla taklidini yapmıştım.

Bana hemen şunu söyledi:

“Ben bir başkasını (kusuru sebebiyle söz ve fiille) taklid etmem. Hatta (buna mukabil) bana, şu şu kadar (pek çok dünyalık) verilse bile!” [2]

Ebu Sa'id (r.a.) anlatıyor: Resûlullah (s.a.v.) bir gün: “Hiçbiriniz kendisini tahkir etmesin” buyurmuştu.

Yanındakiler: ‘Ey Allah'ın Resûlü! Bizden biri nefsini nasıl tahkir eder?’ diye sordular. “Bir kimse öyle bir şey görür ki, onunla ilgili bir şey söylemesi Allah'ın onun üzerindeki hakkıdır. Fakat o, bu hususta konuşmaz. (Yani, insanlardan çekinip konuşmamakla nefsini tahkir etmiş, alçaltmış olur). Allah Teâla hazretleri de Kıyamet günü, ona: ‘Şu şu meselede niye üzerine düşen sözü söylemedin?’ diye hesaba çeker. Adam: “Konuşmamı halk korkusu engelledi’ der. Allah Teâlâ da: “Sen (insanlardan değil), önce benden korkmalıydın” der.” [3]

Başkalarını tahkir etme aslında biraz da onlar karşısında kendini büyük görme psikolojisiyle yakından alakalıdır. Bu cihetten konuya yaklaşılacak olursak bu da insanın kibrinden, gurundan ve kendini beğenmesinden ileri gelir. Onun içindir ki Hz. Peygamber (s.a.v.); “Üç şey helak edicidir: İtaat edilen aşırı cimrilik, uyulan hevesat ve kişinin kendini beğenmesi (ucb).”

Kibre düşen kimsenin halini Gazâlî şöyle tasvir etmiştir: ‘Kişi ne zaman başkasına nispetle kendini büyük görürse, başkasını kendisinden düşük, hakir ve alçak görmeğe başlar. Onu yanına yaklaştırmak istemez, meclisine almaz. Onu, karşısında bir hizmetçi gibi görmek ister. Hatta hizmetçi olarak da kendisini kabul etmeyebilir ve onu hizmetçi olarak da karşısında görmek istemez. Şayet kibri biraz daha hafif ise, müsavi olmasından çekinir, yanyana gidemeyecekleri dar yollarda ve meclislerde öne geçer, onun selam vermesini bekler. Kendinin ihtiyacına bakmakta kusur ederse, neden böyle yaptın diye ona hayret eder. Karşısına çıktığı zaman onu muhatap almak istemez. Va'zu nasihatini dinlemez. Kendisine bir şey iade etse kızar. Muallimlik yaparsa talebelere hoş davranmaz. Onlara hakaret eder. Onlarla alay eder ve kendi işinde çalıştırır. Avama bakışları, hayvana bakışlarından farklı olmaz. Hülasa, kibirli adamın, sayılamayacak kadar çok çeşitli tavır ve davranışları vardır. Bunları herkes anlayabileceği için, burada sayılmalarına lüzum yoktur.

İşte bu kibirdir. Kibrin afetleri büyük, gaileleri pek çoktur. Havassın çoğu kibirden helake gider. Avam şöyle dursun, abid, zahid ve âlimlerin çoğu da kibir hastalığından kurtulamazlar. Kibrin doğurduğu felaket nasıl büyük olmasın ki? Resûl-i Ekrem: “Kalbinde zerre kadar kibir olan cennete giremez” buyurmuştur. [4]

Buhârî ve Müslim'in Ebû Hureyre (r.a.)'tan yaptığı bir diğer rivayette şöyle denmiştir: Resûlullah (s.a.v.) buyurdu ki: “Komşu kadın komşu kadından gelen koyun paçasını bile küçük görmesin.”

Resûlullah (s.a.v.) burada, istifade edilemeyecek kadar basit şeylerle de olsa hediyeleşmeye teşvik buyurmaktadır. Hadisin zâhirî manası, hediye olarak gelen en kıymetsiz bir şey bile olsa bunun hakir görülüp horlanmamasını tavsiye etmektedir. Özellikle kadınların zikredilmesi, sevgi ve husumetin kaynağı onların olmasından, bu çeşit hediyeleşmelerin, daha ziyade kadınlar arasında cereyan etmesindendir.

Ebu Zerr (r.a.) anlatıyor: Resûlullah (s.a.v.) buyurdular ki: “Ey Ebu Zerr! Mâruf'dan (iyilik) hiç bir şeyi hakir görme, hatta bir kardeşini güler bir yüzle karşılaman bile (basit bir şey değildir). Et satın aldığın veya bir tencere kaynattığın zaman suyunu artır, ondan komşuna bir avuç (kadar da olsa) ver.[5]

Ebû Hureyre (r.a) anlatıyor: Resûlullah (s.a.v.) buyurdular ki: “Bana zayıflarınızı arayın. Zîra sizler, zayıflarınız sebebiyle yardıma ve rızka mazhar kılınıyorsunuz.” [6]

'...zayıflarınız sebebiyle..' ibaresi: onların aranızda olmaları sebebiyle, “onların dizginleri sizde olması sebebiyle” onların duaları bereketine diye anlaşılmıştır. Hadisi daha anlaşılır kılan bir ziyade Nesâî'nin rivayetinde yer almaktadır: “Allah bu ümmete zayıfları sebebiyle, onların duaları, namazları ve ihlasları hatırı için yardım eder.” Yani “Zayıfların ibadet ve duaları çok daha hâlisânedir. Çünkü, kalpleri dünyevî şeylerle meşgul değildir. Himmetleri bir şeyde toplanmıştır. Bu sebeple duaları makbuldür, amelleri (riyâdan) pâktır.” Öyle ise onların bu makbul duaları sebebiyle düşmanlarınıza karşı yardım görüyorsunuz, belalar üzerinizden defediliyor.

Tîbî hadisle ilgili şu yorumda bulunmaktadır: ‘Bu hadiste zenginlerle, düşüp kalkmaktan nehyedilmekte, fakirlere karşı tekebbür etmekten (büyüklenmekten) yasaklanmaktadır. Bu sebeple Hz. Lokman, oğluna: ‘Elbiseleri eski diye fakirleri hakir görme, çünkü senin de, onun da Rabbiniz birdir’ demiştir.

Habbâb (r.a), 'Akşam, sabah, Rablerinin rızasını dileyerek O'na dua edenleri yanından kovma. Onların hesabı senden sorulmayacaktır, senin hesabın da onlara sorulmayacaktır, öyleyse onları kovup da zalimlerden olma.' [7] mealindeki ayetle, ilgili olarak şunu anlattı: Akra' İbnu Habis et-Temîmî ve Uyeyne İbnu Hısn el-Fezâri, Resûlullah (s.a.v.)'ın yanına geldiler. Resûlullah (s.a.v.)'ı Suheyb, Bilâl, Ammâr ve Habbâb gibi zayıf müslümanlarla oturmuş buldular. Bu gariban takımını Resûlullah (s.a.v.)'ın etrafında görünce onları küçümseyip hakir gördüler. Resûlullah (s.a.v.)’a yaklaşıp başbaşa kaldılar (yani biz bir kenara çekildik). Onlar: ‘Biz, senin bize hususi bir sohbet oturumu ayırmanı isteriz, tâ ki Araplar bizim üstünlüğümüzü tanısınlar. Zira sana (her taraftaki) Araplardan (durmadan) heyetler geliyor. Onların bizi bu (değersiz) köle bozuntularıyla beraber görmelerinden utanıyoruz. Şu halde, her ne zaman biz sana gelirsek, onları yanından kaldır. Biz gidince, dilersen yine onlarla beraber ol!’ dediler. Hz. Peygamber (s.a.v.) de: 'Pekala!' diye cevap verdi. Bunun üzerine onlar: ‘Bu teklifimizi bir yazı ile de tevsik et’ dediler.

Habbab der ki: Efendimiz (s.a.v.) hemen bir kağıt istedi, yazması için Ali (r.a.) çağırdı. Biz hâla bir kenarda oturmuş duruyorduk. Derken Cibril (a.s.) indi ve şu vahyi getirdi : “Sabah akşam Rablerinin rızasını isteyerek O'na yalvaranları kovma. Onların hesabından sana bir sorumluluk yoktur. Senin hesabından da onlara bir sorumluluk yoktur ki, onları kovarak zulmedenlerden olasın.” Ayet-i kerime daha sonra Akra' İbnu Hâbis ve Uyeyne İbnu Hısn'ı zikrederek devam etti: “Böylece, ‘Aramızdan Allah bunlara mı iyilikte bulundu?’ demeleri için onları birbiriyle imtihan ettik. Allah şükredenleri iyi bilen değil midir?” Ayet şöyle devam etti: (Ey Muhammed) ayetlerimize iman edenler sana gelince: “Size selam olsun!” de.

Rabbiniz, sizden kim bilmeyerek fenalık işler de arkasından tevbe eder ve nefsini düzeltirse, ona rahmet etmeyi kendi üzerine almıştır.” [8]

Habbâb devamla der ki: ‘Bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a.v.)’e yaklaştık, öyle ki dizlerimizi dizlerinin üzerine koyduk. Resûlullah (s.a.v.) bizimle oturdu. Kalkıp gitmek istediği zaman doğrulur ve bizi öyle terk ederdi. Bunun üzerine Allah (c.c.) şu vahyi indirdi: “Sabah-akşam Rablerinin rızasını dileyerek O'na yalvaranlarla beraber sende sabret. Dünya hayatının güzelliklerini isteyerek gözlerini o kimselerden ayırma -yani eşraf ile beraber oturma. Bizi anmasını kendilerine unutturduğumuz yani Uyeyne ve Akra' ve işinde aşırı giderek hevesine uyan kimseye uyma.” [9]

[1] Müslim, Birr, 32-34; Tirmizî, Birr, 18; Buhârî, Edeb, 57; Ebû Dâvûd, Edeb, 47;

Tirmizî, Birr, 24; İbni Mâce, Duâ, 5.

[2] Ebû Dâvud, Edeb 40, (4875); Tirmizî, Sıatu'l-Kıyame 52, (2503, 2504).

[3] Kütüb-i Sitte Tercüme ve Şerhi, İbrahim Canan, 17/536.

[4] İhya, Gazali, Ahmed Serdaroğlu tercümesi, 3/718-808.

[5] Tirmizî, Et'ime: 30, (1834); İbrahim Canan, Kütüb-i Sitte Tercüme ve Şerhi, 10/111.

[6] Ebû Dâvud, Cihâd, 77, (2594); Tirmizî, Cihâd 24, (1702); Nesâî, Cihâd, 43, (6, 45-46).

[7] En'am sûresi, 6/52.

[8] En'am sûresi, 6/52, 53,54.

[9] Kehf sûresi, 18/28.