بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖيمِ

İslâm Ahlâkı

Güzel ahlâkın ilmî rehberi

“Sen elbette yüce bir ahlâk üzeresin.” (Kalem, 68/4)

Ana Sayfa / Ticaret Ahlâkı / TİCARET AHLÂKI VE SOSYAL DAYANIŞMA / Sosyal Dayanışmayı Gerçekleştirenler
TİCARET AHLÂKI VE SOSYAL DAYANIŞMA

Sosyal Dayanışmayı Gerçekleştirenler

Sosyal dayanışma, tevhid inancından kaynaklanan bir erdemliliktir. Çünkü tevhid akidesi (inancı); gerçek manada dayanışmanın ve bütünleşmenin tek yolunun Allah Teâlâ’nın insan hayatının başlangıcından sonuna kadar ihtiyaçlarını, eğilimlerini, aralarındaki adaletin kaynak noktasını bilerek bütünlük prensibi halinde tayin ve tespit ettiğine inanmayı gerektirir. Dolayısıyla sosyal dayanışmanın özünü ‘tevhid’ teşkil eder.

İnsanlar arasındaki ilişkilerin özünü oluşturan tevhid akîdesi, fert ile toplum, tabiat ile insan, dünya ile ahiret, kişinin özü ile davranışları arasında da bir bütünleşme sağlamaktadır.

İnsan, etrafını çevreleyen kâinatta gerçekleşen eden hadiselerin tabi olduğu kanunları koyanla, kendisi ile ilgili prensipleri koyanın aynı olduğu düşüncesinden hareketle, tabiatla bir iç düzen içinde birleşecektir. [1] Çünkü insandaki ferdî şuur ile onu da içine alan ve işgal eden tabiat, birbirinden farklı da olsalar, bizzat Yaratıcı ve iradenin iki eserinden başka bir şey değillerdir. Bunun içindir ki, insan, kâinat bütünü içinde bir parça, kâinat da, her ikisinin Yaratıcısı tarafından o parçanın emrine verilmiş bir bütündür. Aralarında bir mücadele yerine, Yüce Yaratıcı tarafından halife olarak seçilen, kâinatın bir parçası olan insanın bu vazifesini en iyi şekilde yapabilmesi için birbirini tamamlama durumu vardır. Ayrı ayrı düşünüldüğü zaman her ikisi de fonksiyonunu yerine getiremeyecek, bağımsız olarak ne parçanın ve ne de bütünün bir manası olacaktır.

Toplumda ferdin tabi olduğu kanunlarla bir bütün olarak toplumun tabi olduğu esasların aynı olması nedeniyle birinin lehine, diğerinin aleyhine bir durum ortaya çıkıp fert ve toplum çatışmasına da meydan vermemektedir. Sosyal münasebetlerinde aynı tavır içinde bulunan ve aynı hissi paylaşanlar birbirleriyle daha çok kenetleşir. ‘Müşterek işlerin, birçokları tarafından aynı tarzda icra olunan hareketlerin cemaat teşkil edici’, fertleri birleştirici tesiri uzun zamandan beri bilinen bir gerçektir.

Tevhid akidesine göre hareket eden fert, kendisini cemiyetten ayrı düşünmemektedir. Kendini inananlardan oluşan büyük grubun (ümmet ve kardeşler camiasının) bir üyesi gibi kabul edip, toplumu benliğinde yaşamakta, toplumun üyelerinden birine isabet edecek zararı kendisine gelmiş gibi düşünüp ondan ıstırap duymakta, giderilmesi için üzerine düşeni, kendi aleyhine de olsa yapmaktadır. Ferdî şuur ve gayretiyle toplumun faydasına olan her şey, yapacağı her yeni icat, onu büyük gruptan ayırmayacak, bilakis bağlayacaktır. Çünkü o, “İnsanların hayırlısı, insanlara faydalı olandır.” prensibinin muhatabıdır. Görüleceği gibi, Tevhid’e bağlılık toplum ve fert meselesine tek yanlı bakan bütün beşerî teorilere üstünlük sağlamaktadır.

Tevhid’in fert ve toplum bütünleşmesini oluşturması, özellikle kalkınma hamlelerinde çok önem arz eden devlet ümmet kaynaşmasını maksimum derecede sağlayabilecek bir mahiyet taşır. İnsanda, şahsının ve mensubu bulunduğu büyük grubun tabi olduğu kanunları koyanın aynı olması, devletin uygulayacağı kanunların da aynı yaratıcının kanunları olması nedeniyle bir uyum ve itaat meydana gelir.

İlk İslâm devleti’nin kısa zaman içinde insanları hayrette bırakan medeniyet ve başarılar göstermesinin önemli etkenlerinden biri, belki en önemlisi ferdin iç duyguları ile dış dünyasının bütünleşmesinden doğan Tevhid’dir. Tevhid akidesi taşımayan ve bunu gereği gibi anlamayan devletlerin kalkınma hamlelerindeki başarı şansı çok azdır. Fert iç dünyasında başka bir fikrin, dış dünyasında da başka bir fikrin ve prensibin tesirinde olursa, en azında insanda dış dünyasını ilgilendiren fikrin iç hayatına faydalı yönlerini tercih, zararlı olanları şimdilik benimsememe, belki zaman ve şartlar el verirse değiştirme ve red işlemleri kendisini gösterecek, bu vaziyet zamanla devlete ve müesseselerine itimad motifini de ekleyecek, devlet ve ümmet bütünleşmesi gerçekleşmeyecektir. Zorlayıcı iç ve dış tesirlerle o memlekette empoze edilmek istenen fikir, çift şahsiyetli fertlerin ortaya çıkmasına imkân verecektir ki, bunlardan ikincisi veya birincisi gösterişe dayanan şekli bir şahsiyet olur, bu da ümmetin topyekûn bütünleşmesine manidir. Dolayısıyla, Tevhid akidesinin fert ve toplum bütünleşmesini en güzel şekilde temin eden, ferdin iç ve dış dünyasıyla ilgili kanunların birliği, sosyal bütünleşme yönünden son derece önemlidir.

Tevhid akidesinin fert ve toplum uyumunda ifa ettiği fonksiyon kavimler arası münasebetlerde de söz konusu olabilir. Tevhid akidesine göre, bütün insanlar aynı bütünün mensubu oldukları düşüncesine sahip olmalıdırlar. Tevhid’den ayrılanı tekrar tevhid çizgisine getirmek için girişilen düşmanca münasebetlerde cihadda önce onların tevhid’e davet edilmesi, yine aynı düşüncenin ürünü olmalıdır.

Tevhid’e bağlanarak birlik ve beraberlik içinde yaşamak varken boğaz boğaza gelmek, başkalarını öldürmek, diğer kavimlere gayr-i insani muamelelerde bulunmak, kardeşler ve insanlar arasında normal olmayan davranışlardır. Bunun için, dinlerinde vahdet inancı olmayan veya bunu gereği gibi anlamayan kavimler, bu mahrumiyetleri sebebiyle başka kavimleri sömürmüşler veya kendileri sömürülecek duruma gelmişlerdir.

Rahatlıkla diyebiliriz ki; vahdet inancı, ferdin iç dünyasındaki huzur ve bütünleşmeden dış dünyasıyla bütünleşmesine giden bir yol takip ederek, hakiki entegrasyonun pekiştirici özünü ihmal etmemiştir.

Vahdet inancının bir başka görüntüsü de yine ferdin toplumla bütünleşmesinde önemli olan insanın dünya ve ahiret şuurunu birleştirmesidir. İslâm’a göre insanın dünya ve ahirette tabi tutulacağı muameleyi tayin edeni dünyadaki davranışlarıdır.

İslâm kültürünü almış bir toplumda fertlerde vahdet akidesinden kuvvet alan gerçek manada insan olabilme potansiyelinin ortaya konabilmesi, toplumda sosyal bütünleşme ve sosyal gelişmenin en mühim garantisidir. [2]

Dolayısıyla sosyal dayanışmayı gerçekleştirenler, tevhid ve vahdet sahibi olanlardır.

Sosyal dayanışmayı gerçekleştirenler; cömertlik, başkalarına yardımcı olmak ve kendini ümmete adamakla benliğini keşfetmiş mümin erkek ve kadınlardır.

Nefislerinin cimriliğinden kendilerini koruyamayanlar, mazlum ve mahrumlarla sosyal dayanışmayı içerisine giremezler.

Allah Teâlâ buyuruyor: “O halde gücünüzün yettiği kadar Allah’tan korkun, dinleyin, itaat edin, kendiniz içinde hayır olmak üzere infak edin. Kim nefsinin şuhundan (cimriliğinden) korunursa, işte onlar kurtuluşa erenlerin ta kendileridir.” [3]

“…Kim nefsinin şuhhundan (cimriliğinden) korunursa, işte onlar kurtuluşa erenlerin ta kendileridir.” [4]

Bu ayet-i kerimelerde geçen “nefsin şuhhu”ndan murad; cimriliğin son derecesidir. Bu sıfatı haiz olan bir kimse başkasının malına karşı cimrilik eder. Başkasının cömertlik etmesini arzu etmez, ondan nefsi daralır da yapmasın diye çalışır veyahut o derece hırslı olur ki, mümin kardeşinin malını zulmederek yer veyahut kendisinin olmayan şeylere göz diker, başkasında olmasını da gönlü hoş görmez, kıskanır. Bundan anlaşılıyor ki; nefsin şuhhu (cimrilik ve ihtirası) son derece kötüdür. [5]

Rasûlullah (s.a.v.) buyuruyor: “Zulümden sakının! Çünkü zulüm kıyamet gününde karanlıklar olacaktır. Şuhh’dan (cimrilikten) de sakının! Çünkü şuhh (cimrilik), sizden öncekileri helâk etmiş, onları birbirlerinin kanlarını dökmeye, haramlarını helal saymaya sevk etmiştir.” [6]

Şunu bilmekte fayda vardır ki; nefsin şuhhu’ndan korunmak, bir kişinin her şeyde cömert olması demek değildir. Abd İbn-i Humeyd, Ebu Ya’la ve Taberani ve Ziya’, Mücemi’ İbn-i Yahya’dan merfu olarak rivayet etmişlerdir ki:

“Zekâtını veren, misafire ziyafet eden, bir felakette (felaketzedelere) yardım eden, nefsin şuhhu’ndan berî olmuş (yani nefsin cimriliğinden kurtulmuş) olur.”

İbn-i Münzir (r.a.) de Hz. Ali (r.a.)’den şunu rivayet etmiştir: ‘Malının zekâtını veren bir kimse, nefsin şuhhu’ndan korunmuş olur.’ [7]

İbn-i Cerir Taberî (r.a.), Ebu Heyyaci Esedi (r.a.)’den rivayet ederek demiştir ki: ‘Ben beyti (Kâbe’yi) tavaf ediyordum. Bu esnada bir adam gördüm ki: ‘Allah’ım, beni nefsimin şuhundan (cimriliğinden) koru!’ diyor, daha buna bir şey ziyade etmiyordu. Bu duanın sebebini sorduğumda cevaben bana; ‘Eğer nefsimin şuhhundan korunursam, sirkat (hırsızlık) etmem, zina etmem, bir şey yapmam’ dedi. Bir de baktım ki o adam Abdurrahman İbn Avf imiş.

İbn-i Zeyd (r.a.) de demiştir ki: ‘Bir kimse Allah’ın emrettiği bir şeyden bir şeyi menetmeye davetçi olmazsa, Allah Teâlâ onu nefsinin şuhundan (ihtirasından) vikaye etmiştir (yani korumuştur) buyurmuştur. Ve o müflihindendir (kurtuluşa erenlerdendir)’ [8]

Bütün bu açıklamalardan açıkça anlaşılmaktadır ki; sosyal dayanışmayı gerçekleştirenler, nefsin cimriliğinden korunmuş olanlardır. Mal sevgisinden kaynaklanan cimriliğin tutsağı olanlar, sosyal dayanışmayı gerçekleştiremezler. Çünkü sosyal dayanışma, cömertliğin öncülüğünü yapmaktır.

Kısacası sosyal dayanışmayı gerçekleştirenler; akidesi tevhid, meşrebi vahdet, şiarı ise cömertlik olanlardır. [9]

[1] Yolların Ayrılış Noktasında İslâm, Muhammed Esed. (Trc. H. Karaman)

[2] Sosyal Gelişme ve İslâm, İzzet Er.

[3] Teğabun sûresi, 64/16.

[4] Haşr sûresi, 59/9.

[5] Ruhu’l-Meanî, Alûsî.

[6] Müslim.

[7] Hak Dini Kur’an Dili, M. Hamdi Yazır.

[8] Taberî Tefsiri.

[9] Ticaret Ahlâkı, M. Çelik