بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖيمِ

İslâm Ahlâkı

Güzel ahlâkın ilmî rehberi

“Sen elbette yüce bir ahlâk üzeresin.” (Kalem, 68/4)

Ana Sayfa / Cihad ve Savaş Ahlâkı / Günümüzde Cihad / Siyasî Cihad
Günümüzde Cihad

Siyasî Cihad

4. SİYASÎ CİHAD

Müslümanların gerek kendi ülkeleri içinde ve gerekse İslâm dünyasında birlik ve beraberlik içinde yaşamamaları, güçlü ve müreffeh olmamaları, zayıf düşmeleri ve başkalarının sömürüsü altında kalmaları için düşmanları tarafından onların içine sürekli olarak fitneler sokulmuş, yanlış ve batıl inançların yayılmasına çalışılmıştır. İşte Müslümanların siyasetle uğraşmamaları yönündeki düşünceler de bunlardandır. Bu düşünceleri yaymak isteyenler, Müslümanların siyasetten çekilmesini sağlayarak meydanın kendilerine kalmasını ve insanları diledikleri gibi yönetmeyi ve kaynakları kendilerinin kullanmasını hedef almışlardır. Bu oyunu anlamamak için çok saf olmak veya başkalarının işbirlikçisi veya oyuncağı olmak gerekir.

Belki de bugün İslâm dünyasının başına gelenler tesadüfî değildir. Bu­ralarda gördüğümüz sömürgeciler, haçlılar, siyonistler ve bunlara karşı eğilimli olan hükümetler, İslâm dünyasını idare edenler hemen hemen bu paralelde hareket etmektedirler. Müslümanların birleşmemesi için ne gere­kiyorsa onu yapıyorlar. Böylece inananların tek hedefte birleşmelerini engellemiş bulu­nuyorlar.

Ben siyasete katılmayacağım, düşüncesinde olan bir Müslüman, İslâm’ı bilemiyor ve anlayamıyorsa, ya da korkak olduğundan ötürü İslâmî bir hükmü adamların önüne dikerek karşılarında duramıyorsa, bu takdirde hiç bir şey yapamayız. Dünyayı isyancılara, soygunculara, bozgunculara terk etmiş oluruz. Halbuki peygamberler (a.s.), dünyayı ıslah etmek üzere gönderildiler. “Islahından sonra yeryüzünde bozgunculuk çıkarmayın.” [1]

Buna uymadığımız takdirde sadece Müslümanları ezilmişler olarak kö­le yapmış oluruz. Böylece gerek bunların gidişatı olsun, gerekse çocukları­nın gidişatı olsun kâfirliktir. Nitekim bugün de adeta köleleşmemişler mi? Böyle bir şiarı atmak ya başkasından alınma bir fikirden ötürüdür veya cahil oluşundan dolayıdır. Ancak bu düşünceyi (siyaset düşüncesini) atmayı bir hile veya aldatmaca olarak bir tuzak niteliğinde kullanıyorsa, bunlar müstesnadır. Yani böyle diyerek hakka ulaşmayı amaçlıyor ve gerçekten de bunu yapıyorsa, bundan başkaca da bir yol yoksa diyebilir.

Ancak bazı görevlerin ve hizmetlerin gereği olarak kişiyi siyasetten uzak tutması ve bazı insanların, İslâmî hizmetlerde bulunurken, hareketleri siyasetle ilgilenmemeyi zorunlu kılıyorsa, böyle bir zorunlulukla karşı karşıya iseler, bu takdirde bu kimselerin bundan uzak gibi durmaları zaruret gereği olabilir. Bununla birlikte bunlar da yine Müslüman bir ferdin görevi ne ise kendilerine düşeni yapacaklardır. Yine Müslüman kardeşine gereken yardımı yapacaktır. Fakat kendisini gizlemesini bilecektir. Zira böyle bir siyasî çalışma, yani İslâmî akideden asla taviz vermeksizin gereken çalışmanın yapılması farz­dır. Hem de farz-ı ayındır. Bu bakımdan o kimse de Müslüman kardeşlerine elinden gelen yardım nasıl ise onu yapmakla yükümlüdür.

Fakat kendilerine siyasetle uğraşmamayı zorunlu ve adeta farz kabul edenlere gelince bu kimseler kendileriyle birlikte olanlarla bera­ber İslâmî siyaset çalışmalarını, diğer Müslümanlarla birlikte yürütme­yi terk ederlerse iki kez günahkârdırlar:

a) Böyle bir çalışmaya katıl­madıklarından günahkârdırlar.

b) Kendileriyle beraber olanları da böyle farz olan bir çalışmaya katılmaktan menettikleri için günahkâr­dırlar. Belki de kendilerinin yapmakta oldukları şey nafiledir. Bu nafi­leyi yapacağız derken farzı terk etmektedirler.

Burada ileri sürülen bir diğer nokta daha bulunmaktadır. Bu nokta, Müslümanların siyasî bir kitle meydana getirmeleri düşüncesidir. Bu siyasî kitlenin fikir ve düşünceleri gayet açık ve net olacaktır. Öyle ki bu kitlenin ortaya atılan tüm fikirlerle ilgili görüşleri her konuda açık olabilsin. Hatta bu husustaki hükümler müctehid imamlar arasında ihtilaflı olan konular bile olsa, mademki kitle hareketi bir fikir ve düşünce benimsemiştir, hepsinin aynı fikir ve düşünceyi paylaşmaları gerekir. Bu öyle olmalı ki, kitleye bağ­lı organlar arasında tam bir kaynaşma olabilsin. Kendisi başka bir düşünce ortaya atınca, üyeler arasında onu destekleyen veya onun düşüncesini pay­laşan bir başka kimse bulunamasın. Evet, kimisi de böyle bir fikirle ortaya çıkılsın der.

Bize göre böyle bir düşüncenin üzerinde çok iyi durulması ve gözden geçirilmesi gerekir. Çünkü dışı pek parlak gözükebilir ama içinde neler gizlidir, beraberinde getireceği tehlikeler nelerdir? İşte burası bilinememektedir.

Müslümanların siyasî bir kitlelerinin olması bir farzdır. Fikirlerinin gayet açık ve net olması farzdır. Fakat bunun kuruluşu, bu kuruluşun zorun­lu olarak öne sürdükleri şey, bunu kabul etmeyen kimselerin buraya alın­maması gibi bir düşünce gerçekten tehlikeli bir noktadır. Biz konuyu aşağı­daki şekilde anlatmaya ve ele almaya çalışalım:

a- İslâmî hükümlerin kimisi gerçekten açık ve nettir. Fakat kimisini ise ancak ‘müctehid’ olan kimse anlayabilir. Müctehid olabilmenin ise birçok şartları vardır. Herkes içtihad yapamaz. Şayet bir kimsede gerçekten böyle bir şart var ise, o kimsenin Allah (c.c.)’ın hükümlerinin hakkını vermesi ge­rekir. Mademki böyle bir şart yoktur, o halde, o kimsenin Allah (c.c.)’ın hükmü­ne boyun eğmesi gerekir. Bazen de bir değil, Müslümanlar arasında birçok müctehidler çıkabilir. Çünkü bunlar ictihad şartlarını kendilerinde toplamış olabilirler. Bilindiği gibi müctehidlerden her biri gayretinin son anına dek, Allah (c.c.)’ın hükmünü ortaya çıkarmak için gücünü sarf edecektir. Şurası bilinen bir gerçektir ki, bir kimse takva yönünden işin zirvesinde değilse, müctehid sıfatı kendisine verilemez. Çünkü ancak böyle takvasıyla her bakımdan bili­nen kimsenin içtihadı kabul edilebilir. Zira insanlar o kimsenin hevâ ve is­tekleri doğrultusunda hareket eden biri olmadığını görüyorlar.

Bazen de bu müctehidler bir tek konuda değişik görüşler ileri sürebi­lirler. Aralarında o noktada ihtilaf olabilir. Gerçi ellerinde kitaptan ve sün­netten açık ve net bir delil bulundukça ihtilafa düşmezler. Çünkü durum açık ve net ise Müslüman’ın kitap ve sünnet dışına çıkması da caiz değildir. Ancak bunların bir hükümde ihtilafa düşmeleri halinde, o zaman hep­sinin görüşleri bu hüküm noktasından İslâmî olan görüşlerdir. Bunlar İslâm şeriatı içinde ve İslâm kanununda yer almaktadır. Buna göre bir Müslüman bu ictihadlardan birini alması halinde o kimse yine İslâm üzeredir. İslâm dı­şı düşünülemez.

İmam Şafiî (r.a.) diyor ki: ‘Allah (c.c.), âlimlerin üzerinde ihtilaf ettik­leri şeyde azap etmeyeceğine dair, âlimler icma’a vardılar.’ Kimisi: İslâm’ın bir en alt sınırı vardır, bir de en üst sınırı bulunmaktadır, dediler. İşte müctehidlerin tüm ihtilafları bu en alt sınır ile en üst sınır arasında do­laşıp durur. Müslüman takvasında ne derece ileri giderse, en üst sınıra varır. Hükümde görüşlerin en yumuşağı en alt dereceyi temsil eder. Görüşlerin en üstünü ise, o da en üst noktayı temsil eder. Müslüman takvada ne derece yükselirse, en üst noktaya da o nisbette yaklaşır. Allah (c.c.) şöyle buyuruyor:

“Onlar ki sözü dinlerler ve en güzeline uyarlar.” [2] Peygamber (s.a.v.) şöyle buyuruyor: “Kul, kendisinde sakınca olan şeylere düşerim korkusuyla, sakın­ca olmayan (beis görülmeyen) şeyleri de terk etmedikçe, takvanın hakikatine erişemez.” [3]

b- Görüldüğü gibi bu manada müctehid imamlar arasında ihtilaflı bu­lunan hükümler noktasında, tüm ümmet üzerine bir tek görüşü kabullenme­lerini mecbur tutmak olamaz, hiç bir insan buna kadir değildir. Ancak biri bunu yapabilir. O da Müslümanların Halifesi veya Naibidir. Bunlar her bir bölgede görev yapan ‘naib’ler olarak, Müslümanların birliğini düşünerek, aralarında teşri ve kanun birliği olsun diye bunu yapabilirler. Yani görüşler­den bir tanesini tercih ve ihtiyar edebilir, bu da kendi heva ve isteğinin öyle olmasından dolayı değildir. Maslahat gereği yapılabilir. Böylece hakka daha yakın olacağı düşüncesi hâkim olmak kaydıyla, istişare ehliyle görüştükten sonra ve belirli kayıtlar getirmek şartıyla yapabilir. Bununla beraber kişi hürriyetini zedelemez. Kimi şahsî hükümlerde değişik görüşler olabilir, yi­ne bu gibi şahsî hükümler noktasında ona göre hüküm uygulanmalıdır. Bu konuda hürriyet alınmamalıdır. Evet, şayet uzmanlar kimi şahıslar hakkında o hükümlerden birinin uygulanmasını gerekli kılıyorsa, buna karşı konul­mamalıdır.

Nitekim Mevdudî’ye bu konu etrafında bir soru sorulmuş, o da gereken cevabı vermiştir. Şimdi aşağıda size soruyu ve cevabını vereceğiz ki, mesele gözlerimiz önüne açık seçik konulabilsin.

‘Bize şöyle soru sorulmaktadır: Siz bugüne kadar hep İslâm kanununun esas prensipleri üzerinde duruyorsunuz, meseleyi hep buna ayırıyorsunuz. Siz neden şimdiye kadar bu kanun için bir ön hazırlık yapmadınız? Şayet bunu hazırlamış olsaydınız bu, sizin için daha faydalı ve daha layık olurdu. Böylece insanlar (Müslümanlar) da gayet kolaylıkla bilirlerdi ki, sizin kurmasını istediğiniz hükümet türünün bir nizamı ve bir kanunu vardır.

Cevap: Gerçekten ben, dünyada en büyük hata olarak şunu görürüm, en büyük beyinsizlik olarak da bunu kabul ederim. Bir adam veya bir cema­at çıkacak, bir gücü ve salahiyeti olmaksızın bir kanun yapacaktır, bu, ola­cak şey değildir. Bir kanun yapılırken ve yürürlüğe konması istenirken, mutlaka onu uygulayacak bir cemaate dayanması gerekir. Bizim böyle bir şeyimiz olmadığına göre, bugün bize düşen, kanunun esas ve temel prensip­lerini sunmaktır. [4] Evet, şayet Müslümanlar, gücü bir cemaate veya bir Emir’e verirlerse, böyle bir durumda ister emir olsun ister cemaat olsun İslâm kanununu uy­gularlar, ortaya koyarlar ve gereken seçimi yaparlar...

c- Bu bakımdan Müslümanları bir tek görüşe mecbur kılmak ne bir ferdin ve ne de bir cemaatin hakkıdır. Öncelikle, bu, onun hakkı değildir. İkinci olarak böyle bir yapıya gitmek, Müslümanların birliği açısından büyük tehlikeler doğurur. Kaldı ki, bu İslâm devletini ikame edeceğim derken, kaygan bir taşa koymak gibidir. Çünkü birçok İslâmî kuruluşlar vardır. Bunların her biri kâmil görüşler bina etmişlerdir. Her biri de kendilerine ta­bi olanlara bunu zorunlu kılmışlardır. Dolayısıyla onların safına katılıp da onların görüşlerini kabul etmeyenleri kabul etmezler. Çünkü diğer kimseyi hatalı görmektedirler. Durum böyle olunca sadece bir tek İslâmî bölgede Müslümanlar arasında birçok kitleleşmeler olabilir, doğabilir. Nitekim öy­ledir de.

Meselâ şöyle düşünelim. Bir bölgede otuz kadar âlim vardır. Hepsinin de dereceleri aynıdır. Bunlar birçok hükümlerde ihtilaf etmektedirler. Ne­den olmasın ki? Malikîler, Hanbelîler, Şafiîler ve Hanefîler birçok hükümlerde ihtilaf etmişlerdir. Hepsi de benim delilim doğrudur, demiştir. Bunlar hiç bir zaman bir din ve takva ile itham edilmiş değillerdir. Şayet bu âlim­lerden her biri kendi görüşünce ısrar eder, kendi cemaati için bunu mecbur ve zorunlu kılarsa kendi cemaati için sadece kendi fıkhî ve amelî görüşleri­nin tamamını gerekli görürse, hiç kuşkusuz böylece otuz tane ayrı İslâm ce­maati oluşacaktır. Biri diğeriyle bir araya gelmeyecektir. İşin böyle bir nok­taya getirilmesi, kardeşler arasında birbirlerinden uzaklaşmak ve ayrılmak için bu, yeter de artar.

Ancak durum böyle görülmeyip de, farklı görüşler olmakla birlikte, hepsinin bir tek el gibi olmaları imkânı sağlanır. Zira bu, Allah (c.c.)’ın hükmü­dür. “Allah (c.c.)’ın ipine sımsıkı sarılın, ihtilafa düşmeyin (ayrılıp parçalan­mayın).” [5]

Bir tek hükümdeki görüşler sanki bir mezhebin imiş gibi ortaya konur. Hizmet ise, bir İslâmî devletin kurulması için yürü­tülür. Mademki ortada bazı hükümler var, bu hükümler bu hususta bir gö­rüş edinmemizi gerekli kılıyor. Bu da ictihad ehlinin görüşleriyle kayıtlan­mak suretiyle ittifakla yapılabilir.

Bir başka düşünce ise, kimisi der ki, bu hizmet değişik cemaatler, kurum ve kuruluşlar yoluyla sağlanabilir. Meselâ eğitim kurumlarını ele al­mak, ilim teşkilâtlarını ve müesseselerini ele almak, sosyal dayanışma teşkilâtları oluşturmak gibi çalışmalar yoluyla Allah (c.c.) düşmanlarına karşı ko­nulması gerekir. Delil olarak diyorlar ki, değişik kuruluşlar halinde çalışmayı yürüten Müslümanlardan bir kuruluş İslâm düşmanlarınca saf dışı bırakılsalar bile, diğeri veya diğerleri hizmetlerini sürdürebilirler.

Şimdi bu görüşü savunanlar için de bazı noktalara değinmek isteriz. Bu gerçekler şöyledir:

a) Allah (c.c.) buyuruyor: “Şu halde münafıklar konusunda ikiye bölünmeniz ne diye?” [6]

Sizin münafıkları göz önünde bulundurarak o sebeple bölünmeniz ne diye olsun ki? Müslümanlar, düşman ile çarpışırlarken bir tek görüşle hare­ket ederler ve bir tek güç halindedirler. ‘Müslümanlar adaletlidirler, kendi emirleri altında bulunanlar ise bu adalete göre huzurludurlar. Fakat kendi aralarında Müslümanlar kendileri dışındakilere bir tek el gibidirler.’ [7] Allah (c.c.) buyuruyor: “Allah (c.c.)’ın ipine sımsıkı sarılın ve tefrikaya düşmeyin.” [8]

“Tartışmaya girmeyiniz, dağılırsınız.” [9]

b) Bir dalda uzmanlaşan kimselerin meselâ eğitimcilerin kendi arala­rında bağımsız bir teşkilat kurmaları, ilim erbabının kendi aralarında böyle bir yola girişmeleri, aynı siyasîlerin böyle bir bağımsız kuruluş oluşturma­ları, kısaca her bir uzmanlık vb. dallarının kendi aralarında bağımsız bazı çalışmalara girişmeleri, aslında iyi bir şey gibi gözükmekle birlikte değildir. Çünkü kendi aralarında birlik gibi gözüken bu davranış, diğer kardeşle­rinden ayrılmış olmaktadır. Bir ayırım ve ihtilaf ortaya getirilmektedir. Şimdi böyle kuruluşlar halinde çalışmanın, İslâm birliğini tek bir ci­sim haline getirmesi bir yana, bizzat parçalanma unsuru olmaktadır.

Ne zaman bir riddet yani dinden dönme olayı baş gösterirse, Müslümanların Halife etrafında toplanıp bir tek komutan tarafından yönetilmeleri gerekir. Bunlar bir tek saf oluştururlar. Gerçi bu saf içerisinde kimi şahısla­rın mutlaka bazı özellikleri ve nitelikleri vardır. Hepsi de uyanıklık, ilim, eğitim ve amel noktalarında aynıdırlar. Yani değişik tarzlarda aralarında ye­tişmiş bilgili ve kültürlü, her yönüyle liyakat sahibi kimseler bulunabilir. Fakat bunlar ayrı ayrı kuruluşlar ve parçalar halinde bölünemezler. Halife­nin ve komutanın emri altında birlik içerisindedirler.

İşte bu konuda izlenecek olan en doğru yol budur. Gerçi kimi zaman Müslümanlar kendi aralarında zaruret gereği, savaş icabı cemaatler olarak bir birlik halinde gözükmeyebilirler. Yani kuruluşları sanki birbirleriyle il­gisi yokmuş gibi olabilir. Onları bir araya getiren bir nizamları olmayabilir. Onları birlikte hareket ettiren bir planları olmayabilir. Bu, caizdir. Fakat hedefleri bir ve belli ise, yolları biliniyorsa, komutanları ve yönetilmeleri aynıysa, bir tek cesed gibiyseler, işte böyle bir halde ayrı ayrı başlar çek­mek doğru değildir, caiz olamaz. Bunu yapanlar yanlış hareket etmiş olur­lar.

Kimisi de şöyle diyor: Biz şimdi Mekke dönemini yaşıyoruz. Hal­buki bu merhale henüz oluşma ve çoğalma merhalesidir. Şimdi savaşmak zamanı değildir. Sabretmemiz gereken bir merhaledeyiz. Şimdilik cihad merhalesine de gelmiş değiliz. Evet, böyle görüş ortaya atanlar da vardır. Bu ve benzeri görüşler iki kez hatalıdırlar.

Birinci hata: Mekke dönemini yaşıyoruz, düşüncesi hatasıdır. İkinci hata, İslâmî düşünce ve tasavvur noktasındaki hatadır.

Çünkü Mekke dönemi savaşsız, kavgasız ve dövüşsüz geçmiş olan bir dönem değildir. Aynı zamanda kimi yönleriyle cihadsız bir dönem de değildir. Nitekim Rabbimiz (c.c.) şöyle buyuruyor: “Ve onlara karşı olan­ca cihadınla büyük bir cihad ver.” [10] Durum tam onların düşün­düklerinin aksinedir. Mekke dönemi fikrî savaşın en zor dönemiydi. Ancak o dönemde gereken ‘fikrî cihad’ verilmesi sayesindedir ki, İslâmî düşünce, cahilî düşünceden ayrılmış oldu, arındı, ortaya çıktı. Böylece İslâm toplumu, İslâmî olmayan bir toplumdan arınıp ortaya çıktı. Da­ha sonra da İslâmî şahsiyeti gelişmesiyle, bunun parça parça oluşma­sıyla batıl ile de savaş ve çarpışma böylece parça parça devam etti.

Acaba cahille savaşmadan, çarpışmadan ve çekişmeden nasıl bir İslâmî şahsiyet gelişebilirdi ki? Sabır mademki vardır, bu sabır Mekke döne­mindeki fikrî ve lisanî cihad nedeniyledir. Bazı kimselerin ileri sürdük­leri ve anladıkları gibi, kâfirler karşısında sessizce durup, hezimeti kabul etmek demek sabır değildir. Kâfirler bizimle alay edecekler, bizi eğlenceye alacaklar ve biz de buna sabredeceğiz öyle mi? Evet gerçek­ten peygamberler sabrediyorlardı. Ancak sabırları, batılı ortaya çıka­rıp reddettikten sonra, batılı da açıklayıp izah ettikten sonra gelen şey­lere sabrettiler. Kâfirlerin ve müşriklerin yaptıklarını küçük düşürdü­ler. İşte bundan sonra onlardan gelenlere karşı sabrettiler.

Bu düşünce de hatalıdır. Yani bir Müslüman’ın biz şimdi Mekke döne­mini yaşıyoruz gibi bir düşünceye sahip olması, İslâm için böyle bir fikre sahip olması da hatalıdır. Çünkü İslâm artık hem tamamdır ve hem de kâmildir. İslâm şeriatı ise kesinleşmiş ve açıkça ortadadır. Allah (c.c.)’ın hüküm­leri de açıktır. Bugünkü Müslümanlar ise, İslâm’ın tüm emir ve yasaklarına muhataptırlar. Meselâ Hac ibadeti Medine’de farz kılınmıştır. Mademki bu adamlar Mekke dönemini yaşıyorlar, Hac ibadeti farz olarak kendilerinden istenmeyecek mi? Mademki bu kimselere haccı bırakmaları ve terk etmeleri caiz değildir, aynı şekilde İslâm’ın herhangi bir cüzünü bırakmaları da caiz değildir.

Gerçekten biz, Mekke döneminde değiliz. Biz bugün İslâm’a girdikten sonra tekrar ondan çıkan riddet dönemindeyiz, bu dönemi yaşamaktayız. Biz şu anda Rasûlullah (s.a.v.)’ın vefatından sonra Medine’de doğrudan doğ­ruya meydana gelen bazı fırkaların ‘riddet’ yani dinden dönme dönemini yaşıyo­ruz. Aslında ‘Mekke dönemi fikrini yaşıyoruz’ düşüncesi İslâmî çalışma­lar üzerinde olumsuz etkiler bırakmıştır. Çünkü bu görüşe göre hareket eden binlerce insan esastan uzaklaşmış bulunmaktadır. Bu, çağlar boyunca böyle devam edip gitmiştir. Nitekim bu düşüncede olanlar kimisi elli yıldır, kimisi on yıldır, kimisi yüz yıldır bekleyip durmaktalar, hâlâ Mekke döne­mi de bir türlü bitmiyor. Onlar da bu fikrin arkasına saklanıp duruyorlar. Bir yıl sonra ve onbeş yıl sonra başkaları gelecekler ve onlar da aynı şeyi söyleyip duracaklardır. Bu düşünce Müslümanları gittikçe gerilemeye götü­rücüdür. Dikkat olunması gereken bir noktadır.

Burada bir diğer nokta daha bulunmaktadır. Olumlu yönüyle birlikte bu noktanın olumsuz tarafı da vardır. Şimdi biz olumsuz yönlerini belirte­lim:

a) Gerçekten bugün Müslümanlar, sağlıklı bir amel ve hizmeti götüre­bilecek bir komutandan yoksundur. Çünkü liderimiz ve başkanımız yoktur. Mademki durum böyledir, o halde çalışmanın ne faydası var ki?

Aslında bizzat bunların kendisi bu görüşü ileri sürmekle liderliği ve komutanlığı ellerinden kaçırmaktadırlar. Bunu bulabilecek yolları dene­mekten uzak kalıyorlar. Nitekim Rasûlullah (s.a.v.) şöyle buyurmuşlardır:

“Müslümanlar üç kişi olduklarında, birilerini kendilerine emir ta­yin etsinler.” [11] Bu hadis-i şerif’ten anladığım şudur: Müslümanlar lider­lerini kendi elleriyle kendileri çıkaracaklardır.

Rasûlullah (s.a.v.) yine buyuruyor: “Bir kimse Allah (c.c.) için daha uygu­nu varken, başka bir kimse bir toplumun başına ehil olmayan emir ta­yin ederse, o kimse Allah (c.c.)’a, Rasûlüne ve Müslüman cemaate ihanet etmiştir.” [12] Bundan da anladığımız şudur: İslâm için en güzel olan, emir olmaya en uygun gelenidir. Nitekim Ebû Zer (r.a.) kendisinden emirlik istediğinde, Rasûlullah (s.a.v.) şöyle buyurdular: “Sen zayıf bir kimsesin (bu görevi ya­pamazsın), o ise bir emanettir.” [13] Bu hadis-i şerif de gösteriyor ki, en güçlü ve sağlam olanı bu göreve getirilir.

Müslümanlar her zaman aralarında bir komutan ya da lider temin edebilirler. Herhangi bir Müslüman’ın çıkıp artık liderlik ve ko­mutanlık yok olmuştur, diye ortaya çıkamaz ve bir delil de getiremez. Buna da sarılamaz. Mademki bir yerde Müslümanlar vardır, onlar bizzat kendi içlerinden liderlerini de çıkarabilirler. Şayet liderlikte bir eksiklik söz konu­suysa onu da gerektiğinde tamamlayabilirler.

Fakat Müslümanların başkansız kalmaları ise caiz değildir. Hele artık lider yoktur, bahanesiyle oturmamız da hiç caiz değildir. Nitekim Şafiî fakihleri derler ki: ‘Halife kaybolunca, Hilafet hü­kümleri ve görevleri, o zamanın en âlimine intikal eder.’ Bu, şunu gösteriyor, Müslümanların hiç bir vakit emirsiz ve nizamsız durmaları caiz değildir.

Evet bizler, kimi zaman şunu görebiliriz: Âlim var, fakat içinde yaşa­dığı zamandan habersizdir. Bu âlim ve fakih kimse emirlik ve liderlik gö­revlerini yürütebilecek bir ehliyette değildir, ileriyi de görememektedir. Bazen de liderlik, hizmet ve iş yapmaya elverişli, ileri görüşlü biri bulunabilir. Fakat bu kimse de fakih değildir. Kimi zaman da öyle adam var ki, âlimdir, fakat bu adam da çekişme ve hasımlık işlerine vakıf değildir. Bu ve benzeri birçok kimseler olabilir. Fakat durumun böyle olması hiç bir zaman, lider­siz kalmamızı gerektirmez, bundan dolayı da sorumluluktan kurtulmuş ola­mayız. Onun yokluğu düşünülemez. Biz yüz kişi de olsak, bizi yönetecek en uygun birini aramızdan çıkarmaktan aciz olamayız. Mutlaka birini çıka­racağız. Hatta belli bir konuda ve hükümde bizi yönetmesi için de olsa ara­mızda birini tayin ederiz. Nitekim İslâm’da şura da varlığını korumaktadır. Tecrübe ve deney ise bu noktada şahsiyetin gelişmesi için gayet önemlidir. Eksiklere gelince bunlar tamamlanabilir. Yeter ki niyet sağlam olsun ve işin kemal noktası bilinebilsin.

b) İslâmî çalışmada yine olumsuz olan bir nokta şudur: Zamanın kir­lettiği ve bozduğu bir şeyi esanscı düzeltebilir mi? İslâm Hz. Peygambe­r (s.a.v.)’in ahirete intikalinden sonra, otuz yıllık hilafet dönemi de geçince eksilme­ye başladı. Raşit Halifenin düzeni değiştirilmek suretiyle bunlar meydana geldi. Artık bundan böyle de bu, devam etti gitti. Günümüze kadar böyle geldi, bundan sonra da kötüsü gelir iyisi gelmez, Evet bu görüşü ileri sürü­yorlar ve kendi görüşlerini takviye için de Enes b. Malik (r.a.)’ten gelen şu hadis-i şerifi gösteriyorlar:

“Sabrediniz. Siz Rabbinize kavuşuncaya dek, gelebilecek her bir sonraki zaman öncekine göre daha şerli ve kötü olacaktır. Bunu ben, Peygamberiniz (s.a.v.)’den işittim.” [14]

Mademki sonuç bilinmektedir, İslâmî tüm emirleri hâkim kılacağım diye çalışmanın ne faydası ve gereği var ki. Biz bize göre yapabileceğimiz İslâm’ın bazı yönlerini ele alalım. Meselâ akidesini ve ibadetini ele alalım yeter. Bu bozuk zaman ve düzen içerisinde bu, yeterdir. Mülhidler ve dinsizler geliyor, bunu abartıyorlar ve Müslümanların cihad ve savaş ruhunu öldürüyorlar. Diyorlar ki: Rasûlullah (s.a.v.)’ın ölümünden sonra sahabe yıllarca ihtilaf edip durmuşlardır, aralarında çok üzücü ve kanlı savaşlar cereyan etmiştir. Bu, İslâm’ın bir kül olduğuna delildir. Bu onların niyetlerinde devamlılık göstermekte ve taşımaktadır.

Bunlardan başka bir gurup ise şöyle diyor: İslâm artık günümüz şartla­rına ayak uyduramamaktadır. Raşit Halifeler dönemi dışında pratikte bugün uygulanır bir hali yoktur.

Bir başka gurup ta diyor ki, İslâm hayatı tanzim edecek bir din değil­dir. O sadece bir inanç ve ibadet sistemidir.

İşte böyle diyenler kendileri kendilerince bir İslâm uyduruyorlar. Allah (c.c.)’ın emretmediği bir şeyi yapmış oluyorlar.

Tüm bu düşünceler bir tek noktada düğümlenir. Hepsi de muğalatadır, laf kalabalığıdır, İslâm’ı iyiden iyiye bilip-gören kimse bunları kabul ede­mez. Evet İslâm hem akidedir, hem ibadet dinidir. İslâm hem metoddur, programdır ve hem hayat dinidir. İslâm’ı bilen bir kimse bu noktada asla cahil davranamaz. Nitekim biz daha önceden âyeti sunmuştuk: “Biz kitabı sana her şeyin açıklayıcısı olarak indirdik.” [15]

Aynı mezhep ve din bağlıları arasında her zaman çarpışmalar olabilir. Bundan sonra öyleleri çıkar ki yeni yeni tecrübeler ve öğütler edinmişlerdir. İki hasımdan biri hatalı da olsa, o kimse bağlı bulunduğu mezhebi veya dini değil, ona bağlı hatalı kişiyi tenkid eder ve yine de yoluna devam eder.

Fakat İslâm sadece 30 yıl fiilen uygulanmıştır, bundan fazla uygulanmamıştır, demek tarihi gerçekler karşısında en büyük yalandır. İslâm 19. asra kadar bile hükümleri uygulanarak gelmiş bir nizamdır. Müslümanlar bu dönemlerde meselelerini İslâm’a göre hükme bağlamaktaydılar. Evet bazı hatalar görülmüştür. Anlayışlarda bazı bozukluklar olmuş­tur. Müslüman’ın kendisi değişmiştir. Birçok fitneler ve olaylar meydana gelmiştir. Fırkalar ve ihtilaflar olmuştur. Bu ise Müslümanların dağılmasına ve bozulmasına neden olmuştur. İşte bu, bizi uyandırmak, işe daha azimle ve daha bir gayretle eğilmemizi sağlamalıdır. İslâm’dan uzaklaşmamız bizim dağılmamıza, ona sarılmamız ise yükselmemize sebeptir, tarih de buna tanıktır. O halde tekrar ona dönelim, bozuklukları bir kenara itelim. Fakat buna karşı olumsuz tavır takınanlara deriz ki:

1- Kendinize delil olarak gösterdiğiniz hadisi anlamakta kavrayışınız hatalıdır. Sahabeye hitap eden bu hadis, onlara şunu açıklamaktadır. En iyi İslâm, kendilerinin yaşadığı dönemde yaşadıkları İslâm’dır. Rasûlullah (s.a.v.) zamanında en kâmil manada yaşanmıştır. Fakat bundan böyle bu, ne­silden nesile eksilecektir. Fakat mesele nesle ve kuşaklara göre değil de, İslâm ümmetine göre ele alınırsa bu, Rasûlullah (s.a.v.)’ın şu hadislerinde ifa­desini açık bir şekilde bulmuş olmaktadır. Nitekim bu konuda Rasûlullah (s.a.v.) şöyle buyuruyor:

“Ümmetim yağmur misalidir. Başı mı hayırlıdır, yoksa sonu mu bilinemez.” [16]

Rasûlullah (s.a.v.)’dan gelen her bir hadis, bize istikbalin İslâm’ın oldu­ğunu ve olacağını göstermektedir. Yine Hz. Peygamber (s.a.v.) şöyle buyuru­yor:

“Gerçekten Allah, bana yeri dürdü de, onun doğularını ve batıla­rın gördüm. Hiç kuşkusuz ümmetim bana toplanan yerlerin mülkünü elde edecektir.” [17] Rasûlullah (s.a.v.) yine buyuruyor: “Bu iş, gece ve gündüzün vardığı her yere ulaşacaktır (bütün dünyaya ulaşacaktır). Allah, ne bir dağ başındaki evi ne de bir şehirdeki evi bırakmaksızın bu dini en yüce bir büyüklükle ve­ya en aşağılatıcı bir aşağılatmayla sokacaktır. En yüce bir büyüklükle soka­cak ki, o İslâm’ı yücelttiği yüceliktir. Öyle bir aşağılatma ki, bununla da kâfirler alçaltılacaktır.” [18]

İslâm’ın girdiği yer yücele­cek, onu kabul edenler de yüceleceklerdir. İslâm’ın girdiği bir yerde onu ka­bul etmeyenler ise yine İslâm’ın kendileri için öngördüğü bir zillet ile zelil olacaklardır.

Size sunduğumuz her iki hadis de sahihtir. Her iki hadiste de Dünya İslâm Devletinin kurulacağına işaret olunmaktadır. Çünkü kâfirlerin zelil olabilmeleri saltanatın ve gücün Müslümanların elin­de olması ile sağlanır.

Bazı Müslümanlar ise, bunun Hz. İsa (a.s.)’ın dünyaya inmesiyle olacağını tevehhüm etmekte, böyle düşünmektedirler. Kıyametin kopmasından önce Hz. İsa (a.s.) gelecek ve işte o zaman olan olacaktır, diye düşünüyorlar. Bu da yanlıştır. Çünkü eldeki kimi rivayetlere göre izzet ve yüceliğin gösterilmesi, kâfirlerden cizye alınmakla olacaktır. Halbuki Hz. İsa (a.s.) indiği zaman ise kendisi kabul etmeyecektir. Bu da gösteriyor ki, böyle bir güç Hz. İsa (a.s.) inmeden olacaktır.

Nitekim Rasûlullah (s.a.v.) bir başka sahih hadislerinde Roma’ya (Bi­zans’a) galip geleceğimize ilişkin müjdeyi vermektedirler. Ebû Kubayl (r.a.) di­yor ki: Biz Abdullah b. Amr b. As (r.a.)’ın yanında bulunuyorduk. Kendisine ön­ce Rûmiye şehri mi yoksa Kostantiniyye (İstanbul) mi fetih olunacak? Diye soruldu. Abdullah (r.a.), halkalı (kilitli) bir sandık getirtti. Ondan bir kitap çıkardı. Kubayl (r.a.) diyor ki, Abdullah (r.a.) şöyle konuştu: Biz Rasûlullah (s.a.v.)’ın çevre­sinde otururken, yazıyorduk. Bu sırada Rasûlullah (s.a.v.)’a önce hangi şe­hir fethedilecek? Rumiye mi, yoksa İstanbul mu? Diye soruldu. Rasûlullah (s.a.v.) da şöyle buyurdular: “Öncelikle Hirakl’ın şehri yani Kostantıniyye (İs­tanbul) fethedilecektir.” [19]

Biz İslâm’dan uzaklaşmanın, sapmanın son dönemindeyiz. Bu dönemin böyle buruşması Müslümanların düşüşüne neden olmaktadır. Büyük bir pat­lama için de şu anda geçit merhalesindedirler. Hz. Peygamber (s.a.v.) İslâm ümmetinin geçeceği merhalelerin hükmünü bildirmiştir. Ortaya çıkan duru­ma göre, biz şu anda, son merhalede geçen merhale üzerinde bulunmakta­yız. Yani bu şunu göstermektedir. Bizler şu anda inhiraf ve bozulma döne­minin sonlarını yaşamaktayız. Sahih hadislerinde Rasûlullah (s.a.v.) şöyle buyuruyorlar:

“Gerçekten dininizin öncesi nübüvvet (peygamberlik) ve rahmet­tir. Bu içinizde Allah (c.c.)’ın dilediği zamana kadar devam edip gidecektir. Sonra Allah (c.c.) bunu kaldıracaktır. Sonra nübüvvet (peygamberlik) yolunda tavizsiz yürüyen Halifelik gelecektir. Bu da aranızda Allah (c.c.)’ın dilediği sürece kalacaktır. Daha sonra Allah (c.c.) bunu da kaldıracak­tır. Sonra ısıran işkence veren krallık gelecektir. Bu da Allah (c.c.)’ın diledi­ği müddete dek sürecektir. Sonra Allah (c.c.) bunu kaldıracaktır. Son­ra Cebri olan (zor kullanan) melik gelecek ve bu da Allah (c.c.)’ın dilediği güne kadar devam edecektir, sonra da Allah (c.c.) bunu da kaldıracak­tır. Bundan sonra da nübüvvet (peygamberlik) yolunda tavizsiz yürü­yen hilafet gelecektir. Bu insanlar arasında Hz. peygamber (s.a.v.)’in sünneti üzere muamelede bulunacaktır. İslâm böylece yeryüzünde ağırlığını koyacaktır. Bundan göğün sakinleri hoşnut kalacakları gibi yerin sakinleri de hoşnut kalacaklardır. Gök yağmurundan bir tek damla olsun bırakmaksızın sicim gibi akıtacak, yerde bitkilerinden ve bereketlerinden bir şey saklamayıp çıkaracaktır.” [20]

[1] A’raf sûresi, 7/85.

[2] Zümer sûresi, 39/18.

[3] Tirmizî, İbn Mace, Hâkim.

[4] Mevdudî.

[5] Ali İmran sûresi, 3/103.

[6] Nisa sûresi, 4/88.

[7] Hz. Ömer (r.a.).

[8] Âl-i İmran sûresi, 3/103.

[9] Enfal sûresi, 8/46.

[10] Furkan sûresi, 25/52.

[11] Ebu Davud.

[12] Hakim.

[13] Müslim.

[14] Tirmizî.

[15] Nahl sûresi, 16/89.

[16] İbn Asakir.

[17] Müslim, Ebu Davud, İbn Mace, Ahmed b. Hanbel ve Tirmizî.

[18] Ahmet ve Taberânî.

[19] Darimî ve Ahmed b. Hanbel.

[20] Darimî.