Şikayet
ŞİKÂYET
‘Şikâyet’, dert yanma, sızlanma, yanıp yakınma, rahatsızlıkların ve haksızlıkların giderilmesini isteme, huzursuzluk duyma ve halinden memnun olmama gibi anlamlara gelmektedir. [1]
Şikayet, kişinin sıkıntısını, hoşnut olamadığı bir halini direk olarak Allah (c.c.)’a veya bir başkasına söylemek şeklinde ortaya çıkar ve şikâyet edilen konu veya olayın türüne göre iyi ya da kötü olarak değerlendirilir. Eğer şikâyetçinin hoşnutsuzlukta haklılığı belli ve zararı kesin ise onu gerekli yere şikâyete bir diyecek yoktur. Fakat kin, garaz ve haset gibi nedenlerden doğmuş ve gereksiz yere büyütülmüş küçük bir meseleyse onu insaf sınırları dışına taşırarak başka mercilere taşımak uygun değildir.
Haklı olarak yapılan şikâyetin jurnalden, aleyhte laf taşımaktan arınmış olması alimlerce gerekli görülmüştür. Çünkü dert ve halini söyleyip zarardan kurtulmak ve teselli bulmak başka, şikâyetin etkili olabilmesi için kişinin bir takım kötülüklerini açığa çıkarmak başkadır.
Şurası da muhakkak ki insanın, her zaman kendisine sıkıntı veren hallerden kurtulmak için onu teselli edecek ve gamını giderecek sadık bir dosta ihtiyacı vardır. Dert ve kederini dostuna açıklaması ve halinden şikâyetçi olması doğaldır. İslâm konuyla ilgili olarak kişinin sıkıntılar karşısında dirençli olabilmesi, onların üstesinden gelebilmesi için bir takım formüller sunmuş, bu olumsuzlukların daha baştan müslümana isabet etmemesi için önleyici tedbirler koymuştur.
Müslümanın, dünya hayatında gerek aile içi gerekse yakın eş ve dostlarından memnun olmayacağı tavır hal ve hareketlerle karşılaşması, hayal kırıklıkları yaşayıp huzursuz olması, sağlık ve sıhhatinde bir takım bozulmalar sonucu acı ve ızdıraplarla kıvranması sözkonusu olabilir. Ayrıca yakın eş dost ve arkadaşından herhangi bir sebep dolayısıyla ayrılması veya yalnızlığa atılıp terk edilmesi, bunun yanında maddi sıkıntılar yaşaması onu halinden şikayete iten ana sebep olarak görülebilir. Burada dert ve belaların hiç isabet etmemesini beklemek doğru değildir. Bu bakımdan Ebu Hureyre (r.a.)’ın rivayet ettiği şu hadiste Hz. Peygamber (s.a.v.): “Mümin, sürekli olarak rüzgârın eğici tesirine maruz bir bitkiye benzer. Mümin, devamlı belalarla başbaşadır. Münafığın misali de çam ağacıdır. Kesilip kaldırılıncaya kadar hiç ırgalanmaz.” [2]
Burada mümin, mütemadiyen esen rüzgarın önünde, sağa sola eğilerek kırılmadan dik kalan canlı bir bitkiye benzetiliyor. Aynî'nin kaydına göre mâna şudur: Mümin Allah (c.c.)'a inanmıştır, hastalık, sağlık, lütuf, musibet gibi hayatın çok çeşitli esintileri onun ana istikametini bozmaz, kulluk vasfını, imanını sarsmaz. Lütuflara mazhar olsa şükreder, müsibetlere mazhar olsa sabreder ve hatta müsibetlerin kazandıracağı ecri düşünerek Rabbine şükür de eder. Kâfir veya münâfık ise böyle değildir. Allah (c.c.), onu müsîbetlerle denemek istemez. Ona sıhhat ve dünya işlerinde kolaylık, başarı verir, tâ ki âhireti iyice zorlaşsın. Allah (c.c.), helâk olmasını dilediği zaman ağır bir ağacın devrilmesi gibi devirir. Şiddetçe, elemce çok daha fazla bir azabı tadarak ölür. [3]
Maddi sıkıntılar nedeniyle halinden şikayet etmeyi de doğru görmek mümkün değildir. Ebû Mûsâ el-Eş’arî (r.a)’nin Hz. Aişe’den naklettiğine göre, Âişe (r.a.), bir omuz örtüsü ile kalın bir peştemal çıkarmış ve ‘Resûlullah (s.a.v.) bu ikisi arasında vefât etti.’ [4] demiştir.
Hz. Âişe (r.a.)’nin, bazı rivayetlerde ayrıntılı bir şekilde belirtildiği üzere iyice keçeleşmiş bir omuz örtüsüyle peştemalı çıkarıp göstermesi, Peygamber Efendimiz’in bu fâni âlemden ayrıldığı ana kadar dünyalık eşyalara hayatının hiçbir döneminde değer vermediğini anlatmak içindir. Ayrıca halinden dünyalık sebebiyle şikayet etmeyerek Peygamberimiz (s.a.v.)’in yolunu ve izini takip etme, ona uyma arzusu içinde olanlara yön göstermesi açısından da önem ifade etmektedir. Gerçekten İslâm ümmetinin pek çok seçkinleri ve örnek şahsiyetleri, her konuda olduğu gibi bu alanda da Peygamberimiz (s.a.v.)’i örnek almışlar, bunu yaparken, takip ve taklit edilecek yegâne kişinin Hz. Peygamber (s.a.v.) olması gerektiği şuuru içinde hareket etmişler ve bu davranışları sebebiyle Allah (c.c.) katında sevaba nâil olacakları ümidi içinde yaşamışlardır. Sa’d İbni Ebû Vakkâs (r.a) başından geçen şu olay bunu en şekilde örneklendirmektedir: ‘Allah yolunda ok atan Arapların ilki benim. Biz Resûlullah (s.a.v.)’le birlikte harbederdik de, şu bildiğiniz Huble ve Semür ağacı yapraklarından başka yiyeceğimiz olmazdı. Hatta bu ağaç yapraklarını yediğimiz için, tıpkı koyununki gibi birbirine karışmayacak şekilde abdest bozardık.’ [5]
Müslümanlar, Mekke’de olduğu gibi Medine’de de özellikle hicretten sonraki ilk yıllarda yiyecek sıkıntısı içinde yaşadılar. O sıralarda hayatlarını sürdürebilmek için yenilmesi adetten olmayan yiyecekleri, ağaç yapraklarını ve bazı diğer bitkileri yemek zorunda kaldılar. Şu kadar var ki, bütün bu sıkıntılar ve yokluklar, müslümanları dinlerini yaşamaktan ve yaymaktan alıkoymadığı gibi, her geçen gün daha iyiye ve güzele gitmelerine, daha çok kişinin İslâm dinini tercih etmesine de engel olmadı. Kur’ân-ı Kerîm’in yanında Peygamber Efendimizin nasihat ve tavsiyeleri, zorluğun peşinden kolaylığın, sıkıntının ve darlığın peşinden rahatlığın ve bolluğun geleceğini müjdelemekteydi. Netice aynen haber verildiği şekilde gerçekleşti ve müslümanlar yeryüzü hâkimiyetini ellerine geçirdiler. Pek çok ülke İslâm toprağı oldu ve oralardaki insanlar kendi istekleriyle müslümanlığı kabul ettiler. Her renk ve her ırktan insana dinî tebliğ ulaştırıldığı gibi yeryüzünün bütün nimetlerine de müslümanlar sahip oldular. Geçmişteki sıkıntılı günler onların hafızasından silinmedi ve kavuştukları nimetler kendilerini gurur ve kibire sevketmedi. Sahip oldukları nimetlere şükrettikleri müddetçe devletleri sürekli oldu. Bu niteliklerini kaybettiklerinde ise, hem güç ve kuvvetlerini hem de devletlerini kaybettiler.
Konunun daha iyi anlaşılması için Ebû Hüreyre (r.a.)’den rivayet edilen şu hadis de dikkatimizi çekmektedir: “Allah’ım! Muhammed ailesinin rızkını kendilerine yetecek kadar ihsan eyle.” [6]
Peygamberimiz (s.a.v.) bu duasında, Allah (c.c.)’tan, Muhammed ailesine yeterli rızık vermesini niyâz etmektedir. Yeterli rızıktan maksat, insanın bedenini canlı tutacak ve hayatta kalmasını sağlayacak, başkasına muhtaç olmayacak miktardır.
Peygamberimiz (s.a.v.)’in dualarındaki gibi bir temenni, hem zenginliğin başa getireceği felâketlerden hem de fakirliğin doğuracağı musibetlerden korunma duygusunu ihtivâ eder. Netice itibariyle herkes, kendi aile efradına yeterli olacak ölçüde rızık ihsan etmesi için Allah’a dua etmeli ve halinden şikayet etmemelidir. Bunun yanında bir kimsenin Allah’tan yeterli miktarda rızık talebinde bulunması, zenginliğin sebep olacağı felâketlerden ve fakirliğin doğuracağı musibetlerden korunmayı talep anlamına gelir.
Şiyetten uzak kalınması ve haline şükretme, sabretmeyle yakından alakalıdır. Çünkü sabretmesini bilmeyen insan ancak şikayet mantığına sarılabilir. Bu nedenledir ki İslâm, müslümana musibetler ve içinden çıkamayacağı haller karşısında sabretmesini ve teenni ile hareket etmesini öğütlemektedir. Sabır konusunda Nevevî şu açıklamayı yapmaktadır: ‘Sabr'ın mânası: Nefsi emredilen şeylerde tutmak, hapsetmektir, bu da ibadetlerin zorluklarına, belalara tahammül ve günah dışındaki zararlara tahammülle gerçekleşir. Sabır, zâhidlerin ve âhiret yoluna sülûk edenlerin en mühim esaslarından biridir. Ruhi terbiyeyi ele alan kitapların hepsinde sabır bölümü yer alır.’
Kur'an-ı Kerim, insanların ahireti kazanabilmeleri için hayat boyu imtihan edileceklerini ve imtihanı başarma yolunun da sabır olduğunu ifade etmektedir; “Behemahal sizi biraz korku, biraz açlık ve biraz mal, can ve mahsul eksikliği ile imtihan ederiz. Sabredenleri müjdele” [7]
“Sabredenlerin mükâfatları muhakkak hesapsızdır” [8]
“Her kim sabreder ve suç bağışlarsa, bu hareket arzu edilen en iyi işlerdendir” [9]
“içinizden mücâhede edenler, sabır gösterenler belli oluncaya kadar elbette sizi imtihan ederiz.” [10]
Görüldüğü gibi bu ayetlerde Allah Teâlâ dünya hayatının gerçeklerini birer birer ortaya koyarken imtihan ve zorluklardan bahsetmekte ve sabredenlerin başarıya ulaşacaklarını beyan etmektedir. Hadislerde de konu işlenmiş ve üç boyutuyla ortaya konulmuştur. Bunlar; taatte sabır, masiyete ve musibete karşı sabır. Resûlullah (s.a.v.) şöyle buyurur: : “Sabır üçtür: Musibetlere karşı sabır, taatte (kullukta) sabır, günah işlememekte sabır. Kim, kaldırılıncaya kadar musibete güzelce sabrederse Allah ona üçyüz derece yazar. Her iki derece arasında sema ile arz arasındaki mesafe kadar yücelik vardır. Kim de taatte sabrederse Allah ona altıyüz derece yazar. Her iki derece arasında arzların başladığı hududla, arzların bittiği son nokta arasındaki mesafe kadar yücelik vardır. Kim de masiyete (günaha) karşı sabrederse Allah ona dokuzyüz derece yazar. İki derece arasında arzların hududu ile Arş'a kadar olan mesafe arasındaki yücelik vardır.”
“...Bir kimse sabretmek isterse Allah ona sabır verir. Hiçbir kimseye sabırdan daha hayırlı ve daha geniş bir nimet verilmemiştir.”
Müminin hali hayrete değer doğrusu. Zira her bir işi onun için hayırlıdır. Bu meziyet sadece mümine hastır. Çünkü o nimete kavuşsa şükreder, bu ise onun için hayırlıdır. Musibete uğrasa sabreder, bu da onun için hayırlıdır.
Habbâb İbnu'l-Eret (r.a.) anlatıyor: ‘Resûlullah (s.a.v.) Ka'be'nin gölgesinde bir bürdeye yaslanmış otururken, gelip (müşriklerin yaptıklarından) şikâyette bulunduk:
“Bize yardım etmiyor musun, bize dua etmiyor musun?” dedik. Şu cevabı verdi:
“Sizden önce öyleleri vardı ki, kişi yakalanıyor, onun için hazırlanan çukura konuyor, sonra getirilen bir testere ile başının ortasından ikiye bölünüyordu. Bazısı vardı, demir taraklarla taranıyor, vücudunda sadece et ve kemik kalıyordu. Bu yapılanlar onları dininden çeviremiyordu. Allah'a yemin olsun ki Allah bu dini tamamlayacaktır. Öyle ki, bir yolcu devesine bindi mi San'a'dan kalkıp Hadramevt'e kadar gidecek, Allah'tan başka hiçbir şeyden korkmayacak, koyunu için de sadece kurttan korkacak. Ancak siz acele ediyorsunuz.” [11]
İbnu Mes'ud (r.a.) anlatıyor: ‘Ben, peygamberlerden (a.s.) birinin acıklı bir hikâyesini anlatmış olan Resûlullah (s.a.v.)'ı şu anda sanki tekrar seyrediyor gibiyim. Demişti ki: “Kavmi ona şiddetle vurup yaralamıştı. O hem akan kanlarını siliyor, hem de: “Allahım, kavmimi mağfiret et, çünkü onlar bilmiyorlar." demişti.” [12]
Resûlullah (s.a.v.)'ın başından da benzer hadiseler geçmiştir. Uhud Savaşı sırasında yüzünden yara almış, dişi kırılmıştır. Allah Resûlü, o zaman: “Peygamberlerinin yüzünü yaralayan bir kavmi Allah nasıl iflah eder?” buyurmuş, bunun üzerine şu mealdeki ayet inmiştir: “Allah'ın onların tevbelerini kabul veya onlara azab etmesi işiyle senin bir alakan yoktur. Çünkü onlar zalimlerdir.” [13]
Bazı rivayetler Resûlullah (s.a.v.)'ın hem Cirane'de hem de Uhud'da, “Allah’ım kavmimi mağfiret et, çünkü onlar bilmiyorlar.” diye dua ettiğini de belirtirler. [14]
Bir başka rivayette şöyle denmiştir: “Kim bir musibete uğrarsa, benim yokluğum sebebiyle maruz kaldığı musibetini hatırlasın. Çünkü bu, en büyük musibettir.” [15]
Hadis yorumcuları buradaki taziyeyi teselli ve sabır olarak anlamışlardır. Öyle ise hadis müslümanlara şöyle seslenmektedir: ‘Başınıza bir kısım musibetler geldiği zaman bunu büyütmeyin, düşünün ki musibetin büyüğü benim yokluğumla gelmiştir.’
Zürkânî, Resûlullah (s.a.v.)'ın gitmesiyle gelen musibetin büyüklüğünü şöyle açıklar: ‘Müslümana gelen her musibet, Resûlullah (s.a.v.) sebebiyle gelenin gerisindedir (daha hafiftir). Çünkü kişiye gelen her belanın bir karşılığı, telafisi vardır. Ama, Resûlullah (s.a.v.)'ın yerini dolduracak, O'nun yokluğu musibetini telafi edecek bir şey yoktur. Ölümü ile semâvî haber kesilen, müminler için rahmet, din için doğru olan bir kimsenin ortadan kalkmasından daha büyük bir musibet olur mu?’
Musibetler çoğu kere kişiyi gafletten uyandırır, hatadan, dalaletten çevirir. Bu sebepledir ki, bir nevi nimet olmaktadır ve hatta âyet-i kerîme sabretmek kaydıyla musibete düşenlere müjdeler vermektedir: “Kendilerine musibet geldiği zaman sabreden ve ‘Biz Allah'ınız ve O'na döneceğiz’ diyenleri (Allah'ın büyük mükâfatıyla) müjdele” [16]
Hz. Peygamber (s.a.v.)’in bir hadisinde de müslümanın hayatında yol işareti niteliğindeki bazı ilkeler sayılmış ve ilkeler arasında sabır da övgüyle zikredilmiştir: “Abdest imanın yarısıdır. Elhamdülillah mizanı doldurur; sübhanallah velhamdülillah arz ve sema arasını doldurur; namaz nurdur; sadaka bürhandır; sabır ziyadır; Kur'an ise lehine veya aleyhine bir hüccettir. Herkes sabahleyin kalkar, nefsini satar; kimisi kurtarır kimisi de helak eder.” [17]
Sabır ziya (ışık)dır: İslâm’a göre makbul olan sabrı alimler, -hadislerden hareketle- üçe ayırırlar:
1- Allah'a taatte sabırdır: Ömür boyu itaatte hiç kusur göstermeden, usanmadan, emredilenleri yapmak.
2- Masiyete karşı sabırdır: Bu, Allah (c.c.)'ın yasakladığı şeyleri işlememekte sabretmek, direnmektir.
3- Musibetlere sabırdır: ‘Bize düşen, aklın gösterdiği tedbirleri aldıktan sonra sabretmek, başımıza gelen musibetleri kaderden bilmek, insanları acındırmak gibi bir düşünceyle bağırıp çağırmamak, şikayet etmemek. İlla da şikayet edeceksek nefsimizi Allah (c.c.)'a şikayet etmek, halimizi Allah (c.c.)'a açmak, O'na arzetmektir. Müminin en bariz vasıflarından biri sabırlı ve mütevekkil olmasıdır. Bazı alimler sabrı ‘Kur'an ve sünnet üzerine sebat etmektir’ diye açıklamıştır.
Mümin kimse meşru hudutlar içerisinde sabır gösterdiği takdirde, doğru olana, isabetli olana yol bulacaktır.
Hadiste, namaz için nur denirken, sabır için ziya denmesi, alimlerin bu hususta imanî nazar etmesine vesile olmuştur. Pratik kullanışta nur ve ziya aynı manayı ifade ederler. Ancak ayette geçen “Biz güneşi ziya, ayı da nur kıldık” ifadesini esas alarak, ziyayı kaynaktan çıkan birinci ışık, nuru da birinci ışığın yanmasıyla hâsıl olan ikinci ışık olarak değerlendirmişlerdir. ‘Her nur ziyadır, ama her ziya, nur değildir’ derler. ‘Öyleyse ziya daha özeldir. Bu sebeple sabır, ehas olan ziya ile tavsif edilmiştir. Sabır, nefsi taat ve meşakkatlere hapsetmek olunca, sabır, namazdan önce gelir. Öyleyse sabrın ehas olan ziya ile tavsifi ve bunun neticesi olan namazın nur ile tavsifi uygundur’ denmiştir. [18]
Şikâyet Hastalığından Kurtuluş Yolu
Yukarıdaki ayet-i kerime, hadis-i şerifler ve İslâm büyüklerinin sözlerinden anlaşılacağı üzere insanın dünyada karşılaştığı zorluk ve sıkıntılara karşı başka insanlara şikâyette bulunması, kendisine bir fayda sağlamadığı gibi aksine sıkıntınsın sürekli dile getirilmesiyle artacaktır. Esasen kâinattaki her şeyin yaratıcısı Allah (c.c.) dururken O’nun kullarına şikâyette bulunmak da yanlış kapı çalmaktır.
Şikâyet hastalığının ilacı sabır, hamd ve şükürdür. Müslüman karşılaştığı musibetlere bu üç ilaçla direnecek, onları yenecek ve Allah (c.c.)’a tevekkül sınavını başararak dünya ve ahiret saadetini kazanacaktır.
[1] Ahlâk Lügatçesi, Ö. N. Bilmen
[2] Buhârî, Mardâ, 1; Tirmizî, Emsâl, 4; Müslim, Sıfatu'l-Münâfıkûn: 58; Kütüb-i Sitte Tercüme ve Şerhi, İbrahim Canan, 2/320.
[3] Umdetu'l-Karî, 21, 210; Kütüb-i Sitte Tercüme ve Şerhi, İbrahim Canan, 2/320.
[4] Buhârî, Humus, 5; Libas 19; Müslim, Libâs 35; Ebû Dâvûd, Libâs 5; Tirmizî, Libâs 10; İbni Mace, Libâs, 1.
[5] Buhârî, Et’ıme 23, Rikak, 17; Müslim, Zühd 12-13; Tirmizî, Zühd 39; İbni Mâce, Zühd, 12.
[6] Buhârî, Rikak, 17; Müslim, Zühd, 18, l9.
[7] Bakara sûresi, 2/155.
[8] Zümer sûresi, 39/10.
[9] Şurâ sûresi, 42/43.
[10] Muhammed sûresi, 47/31.
[11] Buhari, Menâkıbu'l- Ensâr, 29, Menâkıb, 25, İkrâh, 1; Ebu Dâvud, Cihâd, 107, (2649); Nesâî, Zînet, 98, (8, 204); Kütüb-i Sitte Tercüme ve Şerhi, İbrahim Canan, 9/548.
[12] Buharî, İstitâbe, 4, Enbiya, 50; Müslim, Cihâd: 105, (1792); İbrahim Canan, Kütüb-i Sitte Tercüme ve Şerhi, 9/554.
[13] Âl-i İmran sûresi, 3/128.
[14] Teysir, bu hadisi Tirmizî'ye nisbet ediyor. Ancak orada bulamadık. İbnu Mace'de lafız yönüyle biraz farkla kaydedilmiştir (Cenâiz 55).
[15] Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, İbrahim Canan, Akçağ Yayınları: 9/555-556.
[16] Bakara sûresi,2/155.
[17] Müslim, Taharet 1, (223); Tirmizî, Da'avat 91, (3512); Nesaî, Zekat 1, (5, 5-6).
[18] Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, İbrahim Canan, Akçağ Yayınları: 13/267-270.