Safsata
‘Safsata’, gerçeklere aykırı bir fikri karşıdakine kabul ettirmek için yapılan boş, asılsız sözlere, batıl davalarda mücerret hasmı susturmak için tertiplenen, dışarıdan ilk bakışta doğru ama gerçekte yanlış olan kıyaslamalara denir. [1]
Safsata, hem ilâhi prensipler, hem akıl ve hem de hikmet yasaları gereğince çirkin bir davranıştır. Çünkü safsata, hakkın, adaletin ve doğrunun gerçekleşmesine engel teşkil etmektedir. Bunun yanında hakikati hafife alma, onun ilkelerini değersizleştirip yıpratma gayesi gütmektedir.
Safsatacılar günlük hayatlarında ne kadar eğri ve yanlış hareket etseler de, yüce yaratıcının huzuruna vardıklarında doğruları görecekler, hakk olanı kabul etmek zorunda kalacaklardır.
İmam-ı Azam (r.a.) safsatacılardan biri ile fikir tartışması yapmış ve iddiasını kanıtlamış iken, adam buna razı olmayarak konu dışında mantıksız sözlerle safsata yapmaya başlamış, İmam-ı Azam da buna karşın; ‘Biz hasmımızı ilim ve ilkeler içinde yeneriz. Davamızın doğru olduğunu ilim ile kanıtlarız. Yoksa susturamayız.’ demiştir.
Safsata yani bir başka ismiyle ‘muğalata’yı, cedel ilmiyle ve dolayısıyla cedel ilminin konusu, metodolojisi, hizmet alanı ve amacıyla karıştırmamak gerekir. İslâm ilimleri arasında muhalif tarafın fikirlerini çürütüp kendi fikirlerini benimsetmek üzere geliştirilen ilme ‘ilm-i cedel’ denmiştir. Kendisine özgü prensipleri, kuralları vardır. Cedel ilmi mantık, fıkıh, hitap, münazara gibi muhtelif dinî ve gayr-ı dinî ilimlerle teması olan bir ilimdir. Asıl maksadı, karşı tarafı çürütüp kendi fikrini benimsetme yeteneğinin geliştirilmesidir. İlmî, amelî hayatta pratik faydaları vardır. İbnu Haldun, Mukaddime'de cedel'i: ‘Fıkhî mezhepler arasında olsun, başka muhalif gruplar arasında olsun cereyan eden tartışma kurallarını bilmektir’ diye tarif eder. Fıkıh mezheplerinden her birinin, kendi görüşünün haklılığını, muhalif tarafın görüşündeki isabetsizliği ortaya koymak için gösterdiği gayret de bir nevi cedel sayılmıştır. Fukaha’nın geliştirdiği cedel daha çok şer'î delilleri esas alır. Bu hususu ilk sistemleştiren Hanefî fakihlerinden Fahru'l-İslâm Bezdevî olmuştur. Bunun cedeli, daha ziyade nas, icmâ, istidlal gibi dini delillere dayanır.
Konuyla bağlantılı olması açısından şunu da belirtmek gerekir ki cedel, doğru veya yanlış, hak-batıl demeden kendi fikrini benimsetmeye, karşı tarafı çürütmeye yönelik bir gayeyi esas alıp tanımlandığı çerçevenin dışına taşarak safsataya dönüşünce, inceleme mevzuu yaptığı ve temas ettiği bir kısım meseleler, prensipler (muğalata, safsata vs.), rahatsızlık uyandırmış ve bazı alimlerce bu ilimle herkesin rasgele uğraşması uygun görülmemiştir. Hatta alimler arasında şöyle diyenler bile olmuştur: ‘Sakın ha, şu cedel denen şeyle uğraşmayın. Bu, selef (önceki Müslümanlar) büyüklerinde yoktur. Onların vefatlarından sonra ortaya çıkmış bir fantezidir, Müslümanı fıkıhtan uzaklaştırır, boş şeylerle meşgul ederek ömrün zayi olmasına sebep olur, ruhlarda vahşet ve düşmanlık uyandırmaktan başka bir işe de yaramaz. Bu bir kıyamet alametidir. Resûlullah (s.a.v.)'ın hadislerinde böyle haber verilmiştir.’
Ancak şunu belirtmek gerekir ki İslâm alimleri, menfi fikirlerin insanlara benimsetilmesinde kullanılan bir kısım kural ve prensipleri hakkın savunması ve tebliği için kullanma gereğine inanarak ilm-i cedel konusunda bilgisiz kalmamışlardır. Hatta Kur'ân-ı Kerim'de yer alan: “Muhammed! Rabbinin yoluna hikmetle, güzel öğütle çağır, onlarla en güzel şekilde tartış...” [2] ayetini de kendilerine delil yaparak doğrunun, gerçeğin ve hakkın ortaya çıkarılması için, bu ilmi geliştirmişlerdir.
Günümüzde İslâm dininin değerlerine sırt çeviren ve her türlü manevi değeri eleştirip insanların gönlünden ve kalbinden uzak tutmayı yegâne hedef seçen kimselerin diyalektik adı altında büyük bir itina ile üzerinde durduğu cedel mevzuunda en azından dinin tebliğini amaç edinen insanların yabancı kalmaması gerekir. Zamanımızda geliştirilen psikoloji, propaganda, reklâm gibi konuların da, artık cedelin geniş tutulması gereken meşguliyet sahası içerisinde değerlendirilmesi şarttır. Bazı hadislerde cedelle ilgili olarak gelen bir kısım kötüleme ve yasaklamaların, zamanı öldürmeye veya dinî teslimiyeti kırmaya yönelik cidâl ve meşguliyetler olduğu kesindir.
Safsatanın dinin temel ilkeleriyle alay etme, ilahi kanunları hafife alma gibi bir tarafı daha vardır ki bu durum ayetlerde ve hadislerde geniş yer almış ve şiddetle yerilmiştir. Ebu Ümâme (r.a.)’ın rivayet ettiği şu hadis de bunlardan biridir. Resûlullah (s.a.v.) buyurdular ki: “Bir kavim, içinde bulunduğu hidayetten sonra sapıttı ise bu, mutlaka cedel sebebiyle olmuştur.” Resûlullah (s.a.v.) bunu söyledikten sonra, delil olarak) şu ayeti okudu: “Onlar: ‘Bizim tanrımız mı yoksa O mu daha iyidir?’ dediler. Sana böyle söylemeleri, sırf tartışmaya girişmek içindir. Onlar şüphesiz münakaşacı bir millettir” [3]
Hadis, kendilerine gelen hidayetle istikamet üzere gitmeye başlayan milletler sonradan sapıttı ise, bu sapmanın, peygamberin getirmiş olduğu dinî ta'limat (emirler, yasaklar; iyi kötü, hayır şer şeklindeki değer hükümleri, gabya ait bilgiler vs.) hakkında yersiz tartışmalara girmelerinden, aleyhte deliller getirmeye kalkmalarından ortaya çıktığını belirtmektedir.
Din, müminlerden öncelikle teslimiyet ister. İslâm dini de müslümandan teslimiyet ister. Esasen Müslüman, lügat olarak ‘teslim olmuş’ demektir.
Ayet-i kerimenin, peygamberlerle batıl yolda münakaşaya giren, öğrenmek ve ikna olmak için değil, inad ve inkâr gayesiyle mucizeler talep eden kavimleri sözkonusu ettiği belirtilmiştir. Buna rağmen Kur'ân hakkında yürütülen inat ve münakaşanın amaç olduğu, bunun da, herkesin kendi şahsî görüşlerini veya şeyhlerinin fikirlerini öne çıkarmak ve üstün kılmak için Kur'ân'ın bazı ayetlerini diğer bazılarıyla karşılaştırmak suretiyle tahrik edilip, hakkın ortaya çıkmasının asla düşünülmediği hadiste, işte bu çeşit tartışmanın kötülenip haram kılındığı, hakkın ortaya çıkarılması gibi faydalı bir amaçla yapılacak tartışmanın yasaklanmasının söz konusu olmayacağı hatta böylesi bir tartışmanın ‘farz-ı kifâye’ olduğu belirtilmiştir.
Yine Ebu Ümâme (r.a.) anlatıyor: ‘Resûlullah (s.a.v.) buyurdular ki: “Kim haksız olduğu bir münakaşayı terkederse kendisine cennetin kenarında bir ev kurulur. Haklı olduğu bir tartışmayı terk edene de cennetin ortasında bir ev kurulur. Kim de ahlâkını güzel kılarsa cennetin yüce yerinde bir ev kurulur.” [4]
Şu halde, mümin şanına, imanına hiç yakışmayan batıl bir iddiaya girer de bunu bir noktada bırakırsa, Cenab-ı Hakk lütfuyla buna bir mükâfaatta bulunuyor.
Haklı olduğu bir meselede iddialaşma ve tartışmayı bırakan, öncekinden daha büyük bir sevap alıyor. Bu sevap kendisine mükâfaat olarak cennetin ortasında bir ev verilmesi şeklinde ifade edilmiştir.
Böylece, haklı bile olunsa tartışmanın terkinde hayır olduğu ifade edilmiştir.
Ebu Hureyre (r.a.) hazretleri anlatıyor: ‘Resûlullah (s.a.v.) şöyle buyurdular: “Kur'an hakkında münakaşa küfürdür” [5]
Buradaki münakaşadan maksat Kur'an'ın ‘Kelamullah’ olduğu hususunda kuşkuya düşmektir. Bazı alimler, buradaki münakaşadan maksadın Kur'an kadim mi, hadis mi? diye yapılacak tartışma ile müteşâbih ayetleri üzerine yapılacak tartışma olduğunu söylemişlerdir. Bu münakaşalar en azından bir kısım hakikatlerin inkarına ve dolayısıyla onların örtülmesine neden olacağından Resûlullah (s.a.v.) böyle bir ameli ‘küfür’ olarak tavsif buyurmuştur. Ehl-i bid'anın fikirleri dışında, haram helâl gibi ahkâmın ortaya çıkması, kapalı mânaların açıklanması, ondaki hayat düsturlarının keşfi gibi müsbet maksatlara yönelik münâkaşa ve incelemelerin, tefsir faaliyetlerinin -ehliyetli kimselerce yapılması şartıyla- iyi davranışlar olduğu izah gerektirmeyen bir husustur. Kur'an-ı Kerim ile ilgili bu çeşit konuşmalar sahabe devrinden beri olagelmiştir.
Tîbî der ki: ‘Hadiste yasaklanan münakaşadan maksat, Kur'an-ı Kerim'in bazı ayetlerini, diğer bazı ayetleriyle yalanlamaya kalkışmaktır. (Bu durumda böylesi kötü niyetlilerin yıkımlarını önlemek için) Kur'an-ı Kerim'deki birbirine muhalif gibi gözüken ayetleri, selef akidesine uygun gelecek şekilde te'lif etmek maksadıyla gayret göstermek gerekir. Te'lif edilemeyecek ayetlerle karşılaşılacak olursa (münakaşaya girmeyip, ‘bundan amaçlanan ne ise Allah bilir’ diyerek) Allah'a tevekkül etmelidir.’
Hz. Aişe (r.a.) anlatıyor: ‘Resûlullah (s.a.v.) buyurdular ki: “Allah'ın en ziyade buğzettiği erkek, şiddetli düşmanlık yapan hasımdır.” [6]
Hz. Ebu Hüreyre (r.a.) anlatıyor: ‘Biz kader hususunda münakaşa ederken Resûlullah (s.a.v.) çıkageldi. Öylesine kızdı ki, öfkenin kızgınlığından, yüzünde sanki nar taneleri ortaya çıkmıştı. Bize şöyle çıkıştı: 'Bununla mı emredildiniz, yoksa ben size bunun için mi gönderildim. Bilin ki, sizden öncekileri, dinî meselelerdeki münakaşalarının çokluğu ve peygamberleri hakkında düştükleri ihtilafları helak etmiştir.'
Bir rivayette şu ilave mevcuttur: 'Kader hususunda münakaşa etmemeniz için yemin verdim.' [7]
İslâm dininin en çok safsata ve münakaşaya açık olan esası kader konusudur. Kader, kulun hayır ve şer bütün fiillerini Allah (c.c.)'ın yarattığına, insanları yaratmadan önce ne yapacaklarını Levh-i Mahfuz'da yazdığına, her şeyin, Allah (c.c.)'ın kazası, kaderi, irade ve dilemesi ile meydana geldiğine iman ve taata razı olup bunlara mukabil sevap vaadettiğine, küfür ve masiyete razı olmayıp bunlara karşı da ceza vaadettiğine inanmaktır.
Bu inanç ilk bakışta çelişkili gibi görülür ve bazı çözümü zor sorular getirir. Şöyle ki:
1- Her şeyi Allah (c.c.) önceden yazdı ise, kul yaptığı amellerde bu yazılanı
işlemeye mecburdur, bu durumda yaptığı fiillerinden sorumlu olmaması gerekir.
2- Allah (c.c.) razı olmadığı şeyi niye yaratır?
3- Yazılan şeyler meydana geleceğine göre çalışmanın ne kıymeti var? Böyle bir inanç insanı tembelliğe atmaz mı? vs.
Sorular daha da çoğalabilir. Bunlara ilmî, kesin cevap da bulmak zordur. Üstelik insan fıtratı, tabiatı gereği, kader bahsi geçince bu soruları sorma ihtiyacı duyar ve ilgisiz kalamaz.
Biz burada konunun detaylarına girmeyip iki nokta üzerinde duracağız:
1- Kader, İslâm'ın Allah (c.c.) inancının bir parçasıdır. Kaderi reddetmek veya tereddütle karşılamak, Allah (c.c.) inancını sarsan eden bir durum getirir. Örnek olarak soralım:
Allah (c.c.) her şeyi ezelden bilmemiş olabilir mi?
Allah (c.c.) her şeyin miktarını önceden takdir etmemiş olabilir mi? Yani hadiseler, kâinatın durumları tesadüflere bağlı olarak mı cereyan etmektedir?
Cevabımız ‘Evet!’ ise kader var demektir, ‘Hayır’ ise Allah inancımız sakat demektir.
2- Kader, Allah (c.c.) inancımızı ilgilendirdiğine göre görünmeyen konulara girer, gayb sadece tasdik edilir, mahiyetini kavramakla ne mükellefiz, ne de buna gücümüz yeter. Gayba iman müminin ana özelliklerinden biridir.
3- Kul olarak biz, Allah (c.c.)'a karşı, bize bildirilen vazifelerden sorumluyuz. Bu vazifeler neler olduğu açıkça belirtilmiştir. Emirler, yasaklar, mübahlar vs. Öyle ise, kul olarak sorumlu olduğumuz vazifelere dikkat etmeli; ne dereceye kadar yaptık, neleri yapmadık, niçin yapmadık, eksikleri nasıl telâfi ederiz, mükemmele nasıl ulaşırız?... gibi.
Durum böyle olunca, Allah (c.c.) söz konusu olduğu zaman ‘inandım’ deyip geçilecek kader meselesiyle vazife kılınmadığı halde uğraşmak, bizim halledemeyeceğimiz yükün altına kendimizi atmak, ama öbür tarafta iktidarımız dahilinde olan ve yapmakla da mükellef olduğumuz vazifeleri bırakmak, herhalde sağlıklı olmayan hastalıklı bir durum olsa gerektir ki bu da müminlik, kulluk edebiyle hiç bağdaşmaz. İşte bu sebeple olacak ki, Resûlullah (s.a.v.) kader üzerine münakaşa edenlere kızmış ve: “Sizi bu konuda münakaşa etmemeye mecbur ediyorum (veya yemin veriyorum).” demiştir.
Şu halde, bu konuda en sağlıklı yol ‘inandım’ deyip, imanın getirdiği vazifeleri yapma hususunda gayretli olmaktır. Öyle ise kaderle uğraşmak ‘emredileni terk edip, emredilmeyen şeyle meşgul olmak’ veya hesabı olan işi bırakıp, hesabı olmayan işe girişmek, ömrü boşa harcamak ve böylece sorumluluğu katlamaktır.
İbnu Abbas (r.a.) şöyle buyurmuştur: ‘Kardeşinle münakaşa etme, zîra münakaşanın hikmeti anlaşılmaz, sıkıntısı eksik olmaz, tutamayacağın bir vaadde de bulunma.’ [8]
İbnu Ömer (r.a.)’ın rivayet ettiği şu hadiste de Resûlullah (s.a.v.) ilim öğrenme gayesinin neler olamayacağına dair uyarılarda bulunurken ve bunlar arasında yine safsata üretmeyi, münakaşa yapmayı saymaktadır; 'Cahiller takımıyla münakaşa veya alimlere karşı böbürlenme veya halkın dikkatini kendine çekme gayesiyle ilim talep eden ateştedir.' [9]
Safsata Hastalığından Kurtuluş Yolu
Müslüman kimse, insan hayatının yılları, ayları, günleri, saatleri ve saniyelerinin sayılı olduğunu ve bunun çok hızlı bir şekilde tükendiğini düşünmeli, vaktin nakit olduğunu hiç aklından çıkarmamalı, dünyada yaşadığı her saniyenin hesabının sorulacağını unutmamalı ve böylece boş, yararsız ve hesabı sorulmayacak şeylerle zaman geçirmemelidir.
[1] Ahlâk Lügatçesi, Ö. N. Bilmen
[2] Nahl sûresi, 16/125.
[3] Zuhruf sûresi, 43/58. Tirmizî, Tefsir, Zuhruf, (3250); İbnu Mâce, Mukaddime 7.
[4] Tirmizî, Birr 58; Ebu Dâvud, Edeb 8; İbnu Mâce, Mukaddime 7; Nesâî, Edeb, (6, 21).
[5] Ebu Davud, Sünnet, 5.
[6] Buharî, Ahkâm 34, Mezâlim 15, Tefsir, Bakara 37; Müslim, İlm 5; Tirmizî, Tefsir, Bakara; Nesâî, Kadât 33.
[7] Tirmizî, Birr 58; Ebu Dâvud, Edeb 8; İbnu Mâce, Mukaddime 7; Nesâî, Edeb (6, 21).
[8] Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, İbrahim Canan, 5/267-275.
[9] Tirmizî, İlm, 6.