بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖيمِ

İslâm Ahlâkı

Güzel ahlâkın ilmî rehberi

“Sen elbette yüce bir ahlâk üzeresin.” (Kalem, 68/4)

Ana Sayfa / Arşiv — Eski İçerikler / RECÂ
Arşiv — Eski İçerikler

RECÂ

Recâ, gelecekte vuku bulacak bir şeyi beklemekten ve ummaktan duyulan lezzettir. Beklenen şeyin olması, bir takım sebeplere dayanır. Eğer bu sebepler yerine getirilmiş ise o güzel şeyin olmasını beklemeğe, recâ demek doğrudur. Fakat bu sebepleri yerine getirmeden o şeyi beklemek, recâ değil, gurur (aldanma) ve aptallıktır. Şayet bu sebeplerin var olup olmadığı bilinmiyorsa bu beklemeğe temenni denir.

Demek ki recâ, ancak kulun, kendi iradesi dahilindeki işleri yerine getirdikten sonra, arzu ettiği sonucu beklemesidir. Ondan sonra sonuç, Allah’ın lütuf ve iradesine bağlıdır. Kul, iman tohumunu ekip onu ibadet suyu ile sular, kalbi kötü ahlak dikenlerinden temizler de Allah’tan mağfiret beklerse o bekleyişi gerçekten recâ’dır. Ama iman tohumun ibadet suyu ile sulamaz, kalbini kötü huylarla kirli bırakır, dünya zevklerine dalar da Allah’tan mağfiret beklerse bu bekleyiş recâ değil, ahmaklık ve gururdur. Nitekim Kur’an-ı Kerim şöyle buyurmuştur: “Onların ardından, yerlerine geçip kitâb’a vâris olan birtakım insanlar geldi ki onlar, şu alçak (dünyan)’ın menfaatini alıyorlar. “Biz nasıl olsa bağışlanacağız” diyorlar. Kendilerine, ona benzer bir menfaat daha gelse onu da alırlar. Peki “Allah hakkında, gerçekten başkasını söylememeleri” hususunda kendilerinden Kitâb misâkı (Kitâb’da bu hususta kendilerinden söz) alınmamış mıydı? Ve onun içindekini okuyup öğrenmediler mi? Âhiret yurdu (günahlardan) korunanlar içindir. Düşünmüyor musunuz?” (A’raf sûresi, /169.)

Bundan dolayı ârifler, amelsiz recâ’nın doğru olmayacağı konusunda görüş birliği içindedirler. Ebû Alî er-Rüzbâri: “Havf ve recâ, kulun iki kanadı gibidir. İkisi de eşit olursa kuş düzgün durur ve uçar. Biri eksik olursa kuşun uçuşu zayıflar. Kanadın ikisi de giderse kuş, ölüm sınırına girer.” (Medâricü’s-Sâlikin)

Sülemî de şöyle diyor. “Havf ve recâ, kulu her halinde, fi’linde ve vaktinde doğrultan iki yulardır. Ne zamanki bunlardan biri diğerinden fazla olursa kul hareket edemez, ilerleyemez. Bunun için kul, havf halinde recâ’ya; recâ halinde havfe sarılmalıdır ki hali dengel,, ameli düzgün olsun. Çünkü havfın ağır basması, umutsuzluğa; recâ’nın ağır basması da aşırı güvenle gevşekliğe götürür.” (Sülemi Risâlesi.)

Demek ki recâ, gerek sâlik (Tasavvuf yoluna başlayan), gerek ârif herkes için geçerlidir. Recâ’dan bir an ayrılan helâke yaklaşır. Çünkü kul ya Allah’ın mağfiretini, ya bir hatasını düzeltmeyi, yahut bir amelinin kabulünü, yahut da istikâmetinin husul ve devamını, Allah katında bir mertebe almasını umar. Bunları veya bir kısmını ummayan sâlik yoktur. Öyle ise sâlik, her zaman recâ içindedir.

Ebû Al’i ed-Dakkak: “Havf, nefsine ...cağım, cağım, inşallah yaparım gibi bahane bulma fırsatı vermemektedir.” (Kuşeyri Risâlesi.) demiştir.

Hâlem el-Asamm: “Her şeyin bir zîneti (süsü) vardır, ibadetin zineti de havf (Allah’tan korkmak) dır” demiştir.

Vâsıtî: “Korku ve recâ; nefsin kötü huylarına dalmaktan engelleyen iki dizgindir. Ama Hak, sırlara hakim olursa artık recâya ve havfa yer kalmaz.” demiştir.

Abdullah bin Mübârek: “Gönüllerde sürekli murakebe, ölünceye dek korku çalkalanır.” demiştir.(Medâricü’s-Sâlikin.)

Yahyâ ibn Muâz şöyle demiş: “Nerdeyse günahlarımla seni recâm (ummam), amelimle seni recâma (ummama) galip geliyor. Çünkü ben, amellerimi yaparken ihlâsa dayandığımı sanıyorum. Ben kendim, âfetlerle müptelâ iken amellerimi nasıl âfetlerden koruyup temizleyebilirim? Ama günahları yaparken kendimi senin affına dayanır görüyorum. Senin sıfatın cömert iken bu günahları nasıl bağışlamazsın?!” (İhya.)

“Recâ’nın alâmeti, gücü ölçüsünde tâatlere yönelmek, havfın alâmeti, bütün aykırılıklardan uzaklaşmaktır. Havfın hakikati, ancak râcî’ye; recâ’nın hakikati de ancak hâfife doğru olur. (Ancak râcî, gerçek korkuya erer ve ancak hâif, gerçek recâ yı bulur.)” (Derecâtü’l-Muâmelât)

Yüce Allah buyurmuştur: “O (tanrı diye) yalvardıkları da onların (Allah’a) en yakın olanları da Rablerine yaklaşmak için vesile ararlar; O’nun rahmetini umarlar, azâbından korkarlar.” (İsrâ sûresi, /57.)

Birçok peygamberi ve Hz. Zekeriyyâ’yı andıktan sonra da onları şöyle övmektedir. “Gerçekten onlar hayı işlere koşarlar, umarak ve korkarak bize dua ederlerdi ve bize derin saygı gösterirlerdi.” (Enbiyâ sûresi,/906)

Tâatlere çalışan kul, ma’siyetten (günahlardan) uzak durur, günâhı değil, iyiliği sever, nefsini beğenmez, böbürlenmezde tevbesinin kabulünü umabilir. Çünkü Yüce Allah buyurmuştur: “Onlar ki inandılar, göç ettiler, Allah yolunda savaştılar; işte onlar, Allah’ın rahmetini umarlar. Allah çok bağışlayan. Çok merhamet edendir.” (Bakara sûresi, 2/218.), “Allah’ın Kitâbını okuyanlar, namazı kılanlar ve kendilerine verdiğimiz rııktan (Allah için) gizli ve açık sarfedenler, aslâ batmayacak bir ticaret umarlar.” (Fâtır sûresi, /29.) Yani ancak böyle olanlar, Allah’ın rahmetini umarlar.

Yahya ibn Muâz şöyle demiş: “Bana göre en büyük aldanma, günâhlara dalı dururken bunlardan pişmanlıkla el çekmeden affı ummak; ibâdet etmeden Allah’a yakın olmayı beklemek; cehennem tohumunu ekip cennet (bahçe) bitmesini beklemek; isyanlar ile, itâat edenlerin evine girmeyi taleb etmek, eylemsiz ödül beklemek; aşırı davranışlar yaparken Allah’tan temennîlerde bulunmaktır.”

İlmin doğurduğu bir hal olan recâ, beklenen şeyin olması için gereken işleri yapma sonucu verir. Kul, itâatlerle nefsin arzularını kırmaya çalışırken Allah’ın rahmetinden umudunu kesmez. “Çünkü kâfirlerden başkası, Allah’ın rahmetinden umut kesmez.” (Yusuf sûresi, /87.) Korku, recânın zıttı değil, onun arkadaşıdır. Onunla birlikte, rehbet yolu ile mücâhedeye sevk eden bir etkendir. Recâ rağbet yolu ile mücâhedeye sevk ederken, havf da rehbet yoluyla mücâhedeye sevk eder. Demek ki recâ hali, uzun ameller yapmağa, ibâdet ve itaâtler devam etmeğe yöneltir. Recâ içinde bulunan, Allah için yaptığı amellerden, Allah’a yalvarıp yaltaklanmaktan zevk alır. İşte bu, recânın alâmetlerindendir.

Yahyâ ibn Muâz şöyle demiş: “Sırf havf faktörü ile, Allah’a ibâdet eden kimse, düşünceler zikrinde dalar. Sırf recâ faktörü ile Allah’a ibâdet eden, kurtuluş gururu içinde zayi olur. Havf ve recâ ile Allah’a ibâdet eden, zikir caddesinde doğru yürür.”

Havf ve recâ, karşılıklı iki esastır. Mü’min, bu ikisi arasında dengeli; ümit ve korku, aşırı gitme, geri kalma arasında ölçülü durur.

Mekhûl ed-Dımaşkî demiş ki: “Yalnız havf ile Allah’a ibâdet eden Harûrî’dir. Yalnız recâ ile Allah’a ibâdet eden Mürcii’dir. Yalnız muhabbet ile Allah’a ibâdet eden zındıktır. Fakat hem havf, hem recâ, hem de muhabbetle Allah’a ibâdet eden muvahhiddir.”

O halde bunların hepsini birleştirmek gerekir. Ancak ölüm halinden önceki zamanlarda havfın ağır basması daha uygundur. Faka ölüm halinde de recâ ve güzel zannın ağır basması daha uygundur. Çünkü havf, amele sevk eden bir kamçı görevini yapar. Ölmek üzere olanın, artık amel yapma fırsatı kalmamıştır. Amel yapmazken korkusu da artarsa dayanamaz, bu, onun ölümünü çabuklaştırır. Fakat o durumda recâ rahatlığı, kalbini güçlendirir, af ve mağfiret umduğu Rabbine sevgisini arttırır. Herkes dünyadan Allah’ı severek ayrılmalıdır ki Allah ile buluşmayı da sevmiş olsun. Kim Allah ile buluşmayı severse Allah da onunla buluşmayı sever. Çünkü kişi, sevdiğiyle beraberdir. (İhyâ.)

Hz. Alî, (r.a.) çok günâhından korkarak umutsuzluk içine düşen bir adama: “Ey adam, Allah’ın rahmetinden umutsuzluğun, yaptığın günahlardan daha büyük bir günâhtır.” demiştir

Hadîs-i şerifte de: “Kul bir günah işler de tevbe ederse Yüce Allah meleklerine “Şu kuluma bakın, bir günah işledi, kendisinin, bağışlayan, günâhkarı cezalandıran bir Rabbi olduğunu bildi (de tevbe etti), tanık olun, ben onu bağışladım!” der” (İhyâ.)

Aşağıdaki hadislerde de Allah’ın rahmetinin bolluğu vurgulanarak insanlara umut aşılanmaktadır:

“Eğer kâfir, Allah’ın rahmetinin ne derece bol olduğunu bilseydi, O’nun cennetinden umut kesmezdi.” (Buhâri, Müslim.)

“Allah, yaratıkları yaratmazdan önce kendi nefsine rahmeti gerekli görmüş: “Rahmetim, gazabımı yenecektir.” Diye yazmıştır.” (Buhâri, Müslim, İbn Mâce.)

“Siz günah işlemeseydiniz, Allah günâh işleyecek bir halk yaratırdı ki onları bağışlasın!” (Müslim.)