بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖيمِ

İslâm Ahlâkı

Güzel ahlâkın ilmî rehberi

“Sen elbette yüce bir ahlâk üzeresin.” (Kalem, 68/4)

Ana Sayfa / Kötü Ahlâk Hastalıkları / Kötü Ahlâk / Meskenet
Kötü Ahlâk

Meskenet

‘Meskenet’ veya diğer adıyla tembellik, gücü kuvveti yerinde olduğu halde nefsinin telkinine boyun eğerek hayır ve iyilik yapmamak, çalışmamak, bir iş için gerekli gayreti göstermemek, zillet ve atalet içinde yaşamak, Allah’a (c.c.) gerektiği şekilde kulluk etmemektir. [1]

Nefsin ayıplarından biri de tembelliktir. Tembellik daha çok tokluğun mirasıdır. Çünkü nefis, mide dolunca kuvvetleşir; kuvvetleşince zevk ve haz alır; zevk ve hazza ulaşmasıyla da kalbe egemen olur. Bu durumdan kurtulmanın yolu nefsi aç bırakmaktır. Zira nefis aç kalınca zayıflar, zevk ve düşkünlüklerini terk eder. Böylece kalp, nefse egemen olur. Kalp nefse egemen olunca nefsi ibadet ve taate götürür, tembelliği giderir.

Resûl-i Ekrem Efendimiz (s.a.v.)’in çeşitli ‘istiâze’ yani Allah (c.c.)’a sığınma duaları vardır. O’nun namazlardan sonra korkaklıktan, cimrilikten, erzel-i ömürden, dünya ve kabir fitnelerinden Allah (c.c.)’a sığındığını, namazda tahiyyâtı bitirdikten sonra, cehennem ve kabir azaplarından, hayat, ölüm ve kör ‘deccâlin’ fitnesinden sığınılmasını tavsiye buyurduğunu görmekteyiz. Ayrıca bir hadisinde de tembellikten Allah (c.c.)’a sığındığını görmekteyiz: “Allahım! Âcizlikten, tembellikten, korkaklıktan, ihtiyarlayıp ele avuca düşmekten ve cimrilikten sana sığınırım. Kabir azabından sana sığınırım. Hayat ve ölüm fitnesinden sana sığınırım.” [2]

Dolayısıyla buradan anlıyoruz ki, tembellik insanın Allah (c.c.)’a sığınmasını isteyecek kadar uzak durulması gereken bir kötü bir hastalıktır.

Müslümanın ve özellikle de günümüzde yaşayan müslümanın tembellikten mutlaka uzak durması gerekmektedir. Çünkü dünyada meydana gelen bir sürü zulüm ve haksızlık, yan gelip yatmakla giderilmez.

Müslüman sorumlu bir kişidir. Bu sorumluluklardan bir tanesi de Allah (c.c.) ve Resûlü (s.a.v.)’nün yoluna sımsıkı sarılarak haksızlığın ve zulmün yok edilmesini sağlamaktır. Bu da her alanda çok çalışmayı gerektir.

Eğitimde, bilimde, kültürde ve sanayide müslümanlar önde olmalı ki bu kötü gidişe bir son versinler. Tabii ki bunlar hamasi nutuklarla ve günlük heyecanlarla asla olacak şeyler değildir. Bunun için sürekli çalışmak en başta gelen ödevdir. İnsan halis bir niyetle Allah (c.c.)’ın rızası doğrultusunda çalışınca muhakkak karşılığını görecektir. Nitekim Kur’an bunu açıkça ifade eder: “Bilsin ki insan için kendi çalışmasından başka bir şey yoktur. Ve çalışması da ileride görülecektir. Sonra ona karşılığı tam olarak verilecektir.” [3]

İnsanın sadece çalıştığı, kazandığı ve somut eylem olarak ortaya koyduğu kişisel birikimi hesabına yazılır. Başkasının birikiminden alınarak kendi birikimine ekleme yapılamayacağı gibi kendi kazancından kısıntı yapılarak başkasının birikim hanesine ekleme yapılmaz. Şu dünya hayatı insana verilmiş bir çalışma ve kazanma fırsatıdır. Yani emekler, çalışmalar, kazançlar asla yok olmayacak, havaya gitmeyecektir. Yüce Allah (c.c.)'ın bilgisinden ve duyarlı terazisinden en küçük bir şeyin kaçması söz konusu değildir. Herkes çalışmasının, ortaya koyduğu işlerin karşılığını tam olarak alacak, hiçbir kısıntıya uğratılmayacak, en ufak bir haksızlığa maruz bırakılmayacaktır.

İnsan ancak çalışmakla kendini ifade edebilir. Tembellik ederek Allah (c.c.)’ın verdiği nimetlerin şükrünü yerine getirmemiş olur. Bu da onun insan olmanın getirdiği sorumluluğu ifa etmemesi demektir. Dolayısıyla sorumlu insan, çalışan ve yeryüzünü imar etmeye gayret gösterendir. Tabii ki bu da Rabbinin çizdiği sınırlar çerçevesinde olacaktır. Mümin çalışırken sadece bu dünya için değil ahiret için çalışacaktır. Ancak bu tür bir çalışma makbuldür. Nitekim bir ayette şöyle buyurulur: “Kim de ahireti diler ve bir mümin olarak ona yaraşır bir çaba ile çalışırsa, işte bunların çalışmaları makbuldür.” [4]

Bir atasözümüzde: ‘Çalışan kazanır, çalışmayan aldanır.’ denmiştir. Bu sözün ne kadar doğru olduğunu hatırlatmaya gerek yoktur. Örneğin, ders yılı sonunda karnelerini alan öğrenciler bu gerçeği gözle­riyle görmektedir. Bizler de görürüz ki çalışanlar sınıfını geçmiş, ça­lışmayanlar ise kalmıştır. Yani atasözümüzde denildiği gibi çalışan kazanmış, çalışmayan kaybetmiştir. Çalışan insan güçlüdür, kuvvetlidir. Tembel ise zayıf ve şahsiyetsizdir. Bu konuda sürekli söylenen bir fıkra vardır:

Nasreddin Hoca komşusunun evinin önünden geçer­ken bir ses duymuş:

— Ya Rabbi, bana Cennetini ver, beni Cennetine koy.

Nasreddin Hoca pencereden başını uzatıp bakmış ki, ne görse beğenir­siniz? Komşusu yatağa sırtüstü yatıp gözlerini tavana dikmiş, bir yandan esniyor, bir yandan Cennet istiyor:

— Allah'ım, bana Cennetini nasip et!

Hoca bir ders vermek için komşusunun çatısına çıkmış. Ta­kır tukur gezinmeye başlayınca adam aşağıdan seslen­miş:

— Kim var orada?

— Benim diye cevap vermiş Hoca. Kaybolan eşeğimi arıyorum.

Adam kahkahalarla gülmüş:

— Be hey hoca, hiç çatıda eşek aranır mı?

Hoca gürlemiş yukardan:

— Bire ahmak! Peki, yatakta Cennet aranır mı?

Buradan anlıyoruz ki, dünyada başarmak için de çalışmak, âhirette Cennete girmek için de çalışmak gerekir. Edison ampulü çalışmadan mı buldu sanıyorsunuz? Arşimet meşhur kanununu rüyasında mı gördü yoksa? Fatih Sultan Mehmet hayalinde mi aldı İstanbul'u? Osman Ga­zi çadırında mı kurdu koca imparatorluğu? Bütün bu başarılı insanlar, gecelerini gündüze katarak çalıştılar, zorluklara katlandılar, güçlüklere göğüs gerdiler ve sonunda başardılar. Çalışmak başarının sırrıdır ve her meslek, namuslu olmak şartıyla şereflidir. Unutmamalı ki İslâm dini helâl yolda çalışmayı ibadet saymıştır.

Aslında tembellik yapan insanların inançlarında bir yanlışlık ve zayıflık vardır. Çünkü tam bir şekilde inanan kimse gereğince çalışır ve neticeyi Allah (c.c.)’tan bekler. Ama tembel kimsenin imanında bir zafiyet olduğu için bir türlü kendini çalışmaya veremez. Ve bu durum onun bütün davranış ve faaliyetlerini etkiler.

Yıllarca önce Amerika'nın Mississipi Nehri'nde, neh­rin bir yakasından ötesine yolcu taşıyarak geçimini sağla­yan yaşlı bir kayıkçı, kayığındaki küreklerden birisine ‘inanç', diğerine 'çalışmak' yazmış. Sebebi sorulduğunda bu güngörmüş kayıkçı:

‘Nehri karşıdan karşıya geçmek için her iki küreğe de ihtiyaç var. Çalışmaksızın inanç ve inançsız çalışmak sizi bir dairede döndürür durur. Hayat yoluna tek kürekle çıkmak da nehri tek kürekle geçmeye çalışmaktan fark­sızdır. Hiçbir yere gidemezsiniz.’ demiş.

Çalışmak ve inanmak başarının olmazsa olmaz şartları­dır. Hayata, hayatın emaresi olan harekete, emeğe, gayre­te, alın terine, talebe kıymet veren Allah (c.c.), semereyi yani sonuç ve ürün almayı çalışmanın neticesine takmıştır.

Efendimizin (s.a.v.), çalışmaktan elleri çatlamış bir insa­nın elini tutup, “Allah'ın sevdiği eller bu ellerdir.” buyurduğu rivayet edilir. İnanmak Allah (c.c.) katında o denli kıymetlidir ki, herhangi bir işi bile muvaffak olacağına inanmadan yapan insanlar, zafere eremezler. Günümüzde ‘Başaracağımıza inandık’ sözü çok yaygındır. Her memnuniyet, kimden kime olursa olsun her teşekkür, asıl yapan ve sahibi Allah (c.c.) olduğu için, kasıt olmasa bile netice olarak ve manen Allah (c.c.)’a gittiği, o hoşnutluk netice de O’ndan hoşnutluk mânâsı taşıdığı gibi; hedefini bulamamış dahi olsa her inanç ve güven de O’na itimat ve yürekten O’ndan istemek anlamı taşır. Allah (c.c.) he­defini ve hakikatini bizzat bulamamış inancı bile bu denli mükâfatlandırırsa, inanç öyle bir iksirse, hakiki iman ve inancın neticesi kim bilir ne denli büyük ve sonsuzdur!

Gerçekten inanmış bir insanın karşısında dünyaların du­ramadığına Efendimiz ve sadık talebeleri tanıktır. İnanmadan çalışan ve çalışmadan inanan kimse, rahmet hazinelerinin kapısının açılması için gerekli şifrelerden biri­sini eksik bırakmıştır. Onun içindir ki, tek kürekli kayıkçı gibi döner, dövünür, ama yol alamaz. Maneviyatsız nesillerin ve gayretsiz maneviyatçıların hali ortadadır.

İbadetleri yerine getirirken de nefis tembelliğe düşer. Ancak bunun daha ötesi, nefis bu tembellik ve kusurunu görmez. İbadetleri yerine getirmedeki tembellik ve kusuruna rağmen, ibadetleri en güzel biçimde yerine getirdiğini sanması, nefsin ayıplarının en kötüsüdür. Bütün bu ayıpların nedeni, ibadetleri yaptığı ve başarılı olduğunda Rabbine az şükretmesidir. Hâlbuki nimetlerin şükrü azalınca, o nimeti elinde bulunduran kişi, onu hakkıyla değerlendirip, yerine getirmekten mahrum edilir. Kendisi bunu farkına varmaz da kötü fiilerini güzel görür.

Meskenet Hastalığından Kurtuluş Yolu

Bu olumsuz durumdan kurtulmanın yolu, sürekli olarak Allah (c.c.)’a sığınmak, O’nun zikrine ve Kitab’ını okumaya devam etmek, helal rızık yemek, müslümanların saygınlıklarını çiğnememek, tembellik göstermeksizin ibadetleri yerine getirdiği önceki çalışkan haline tekrar dönebilmesi için Allah (c.c.) dostlarından yardım ve dua istemektir.

İslâm'da çalışmadan, dilenerek geçinmek yasaktır. Çalışabilecek durumda olan kimsenin dilenmesi haramdır. En kötü şartlar altında dahi çalışmak, başkalarına yük olmaktan üstündür: "Kişinin sırtında odun taşıyarak geçimini sağlaması, versin veya vermesin birisinden bir şey istemekten daha hayırlıdır." [5] hadisi buna işaret eder.

Allah Teâlâ, hayatın güzelliklerini insanlar ondan faydalansın ve yeryüzünde çalışarak onu elde edip hayatın gelişmesini ve ilerlemesini sağlasınlar; böylelikle insanoğlunun yeryüzündeki halifelik görevi yerine gelsin diye yaratmıştır. Ancak bu nimetleri elde etmek için çalışmak emredilmiş ve asıl gaye olarak yine ahireti elde etmek gösterilmiştir. Yani hedef dünya için çalışmak değil; dünyada da ahiret için çalışmak olmalıdır. Aklını kullanan bir insan için bu, en geçerli gayedir. Bu ebedî rahatlığa ve refaha kavuşma gayesidir. Bu gayeye ulaşmak için çalışmak farzdır. Bunun için müslümana tembellik kesinlikle yakışmaz. O son nefesini verinceye kadar hak ve hakikat yolunda yılmadan çalışmakla mükelleftir. Zira o hem bu dünyaya hem de ahirete taliptir. Bu da onun sürekli çalışmasını zorunlu kılar.

Şairimiz meskeneti ne güzel dile getiriyor:

‘Ey koca şark, ey ebedi meskenet,

Sen de kımıldanmaya bir niyet et.

Korkuyorum garbın elinden yarın,

Kalmayacak çekmediğin mel’anet.’

[1] Ahlâk Lügatçesi, Ö. N. Bilmen

[2] Müslim, Zikir, 50.

[3] Necm sûresi, 53/39–41.

[4] İsra sûresi, 17/19.

[5] Buhari.