MERHAMET
Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: “Allah merhameti yüz bölüme ayırdı; doksan dokuzunu kendi yanında tuttu, birini yere indirdi. İşte o bölüm sayesinde yaratıklar birbirine acırlar. Hattâ at, yavrusuna değmemesi için ayağını kaldırır.” (Buhâri, Müslim, et-Tâc.)
Allah’ın yaratıklarına merhamet etmek, hayvanlara acımak ve onlara eziyetten kaçınmak İslam’ın buyruklarındandır. Abdullah (r.a.) diyor ki: “Biz Allah’ın Elçisi ile bir seferde idik. Ben tuvalet için öteye gittim; yanında iki yavrusu olan bir serçe gördüm. Yavrularından birini aldım, serçe kanatlarını açıp sıçramaya, dövünmeye başladı. Peygamber (s.a.v.) geldi ve şöyle buyurdu:
- Kim bunun yavrusunu alıp böyle üzüyor? Yavrusunu, ona veriniz!
Yine Peygamber (s.a.v.) yaktığımız bir karınca yuvasını gördü:
- Kim bunu yaktı? dedi.
- Biz yaktık, dedik.
- Ateşin sahibi olan (Allah) dan başka kimse ateş ile azap edemez! (Ebu Davud.) buyurdu.
“Allah saldırganları sevmez.”, “Allah zalimleri sevmez!” gibi âyetlerin
genel hükmü uyarınca gerek insanlara, gerek diğer canlılara saldırmak, haksızlık etmek haramdır. Hayvan terbiye edilebilir, fakat hayvanın yüzüne vurmak, yüzünü dağlayıp damgalamak men edilmiştir. (Müslim, Ebû Davud.) Câbir’in rivâyetine göre Peygamber (s.a.v.)’in yanından, yüzü dağlanarak damgalanmış bir merkep geçirildi. Peygamber onu görünce: “Benim, hayvanın yüzüne dağ vurulup dağlayanı, suratına vuranı lanetlediğimi duymadınız mı?” buyurdu. (Ebû Davud.)
İbn Abbas’ın rivayetine göre de Allah’ın Elçisi yüzü dağlanarak
damgalanmış olan bir merkep görünce bu işi kınamış, vallahi ben olsam ancak yüzün gerisine damga vururum”demiş. Kendine ait bir merkebin kalçasına dağ vurulup işaretlenmesini emretmiştir. İşte kalçadan damgalama o zaman başlamıştır. (o zamana dek hayvanların yüzleri damgalanırken, o andan itibaren kalçayı damgalama adet olmuştur). Hz Peygamber’in sadaka develerini sırtını, koyunlarını kulağını damgalat-tığına dair rivayetler de vardır. (Müslim.)
Sehl İbn el-Hanzaliyyen’in rivayetine göre Hz Peygamber (s.a.v.)
açlıktan sırtı karnına yapışmış bir devenin yanından geçerken, “Bu zavallı hayvanlar hakkında Allah’tan korkun.! Bunlara güzel binin, bunları güzel yiyin, (hayvanlara eziyet etmeyin).” demiştir. Kendisi Ensardan bir adamın bahçesine girdi, orada bulunan deve Peygamberi görünce inlemeye başladı, gözerinden yaş damlamaya başladı. Peygamber(s.a.v) devenin yanına gelip onun kulaklarının kökünü, ensesini okşadı:
- Bu devenin sahibi kim, bu deve kimin? dedi.
Ensar’lı bir genç gelip:
- Benim, ey Allah’ ın Elçisi, dedi. Peygamber:
- Allah’ın sana verdiği bu hayvan hakkında Allah’tan korkmuyor musun? Hayvan bana, senin onu aç bıraktığından, sürekli çalıştırıp yorduğundan şikâyet etti, dedi. (Ebû Davud.)
Peygamber (s.a.v.) hayvanlara sövmeyi, onlara lânet okumayı
menettiği gibi, onları birbirine kışkırtıp dövüştürmeyi de menetmiştir. (Buhâri, Ebû Davud, Muvatta.)
Buhâri ve Müslim’in çıkardıkları bir hadise göre: Bir kediyi hapsedip ölümüne sebep olan bir kadın, bundan dolayı cehennem ateşine girmiştir. Çünkü ona ne yiyecek ne su vermiş, ne de bırakmış ki hayvan gitsin de yerdeki yiyecekleri yiyip geçinsin. (Buhâri, Müslim.)
Ebu Hureyre’nin rivayetine göre Allah’ın Elçisi, (s.a.v.) buyurmuştur: “Yolda yürüyen bir adam susadı, bir kuyu buldu, inip kuyudan su içti. Çıktığında orada susuzluktan soluyan bir köpek gördü. Bana ulaşan susuzluk buna da ulaşmış dedi. Yine kuyuya indi, ayakkabısını su ile doldurup ağzıyla tuttu ve kuyudan çıkıp köpeği suladı. Allah adama teşekkür edip onu affetti. Dediler:
-Ya Resûlallah, hayvanlara iyilikten sevap alır mıyız?
-Evet, dedi. Yaş ciğerli (canlı) olan her yaratığa iyilikten sevap alırsınız.! (Buhâri, Müslim, Muvatta.)
Müslim’in rivayetine göre bu susuzluktan dilini sarkıtıp soluyan köpeği,
Ayakkabısıyla sulayıp affedilen, fahişe, bir kadındır. (Müslim) Demek ki, Allah yaratıklarına acıyan insanları affeder. Ama onlara kötülük edenler de yaptıklarıyla cezalanırlar şeklinde evrensel bir ilke koymuştur. Bu ilke, insanın yapmadığı bir şeyi başkasından isteme gibi bir hakkının kesinlikle bulunmadığını ifade etmemekle birlikte, ma’rûfu emir ve münkerden sakındırma noktasındaki başarı şansının buna bağlı olduğunu göstermektedir. Çünkü bu alanda kazanılacak bir başarı, muhatapları etkilemeye bağlıdır. Dolayısıyla bu da, bir başkasından istenen şeyin, onu isteyen tarafından uygulanmasıyla mümkündür. Ma’rûfu emretme görevinin yerine getirilebilmesi için aşağıdaki hizmetlerin gerçekleştirilmesi gerekmektedir.
1. Ma’rûfu emir ve münkerden sakındırma, bir irşad ve davet görevi olduğuna göre, öncelikle bu görevi yapacak uzmanların yetişeceği eğitim ve öğretim kurumları tesis etmek.
2. Söz konusu toplumsal ve ahlâkî görevleri yerine getirebilmeleri için, bu uzmanlara ve ilim adamlarına gerekli maddi desteği sağlamak.
3. Ma’rûfu emretmek ve münkerden sakındırmak kavramlarının ortaya koyduğu da’vet ve tebliğ görevini yapacak bilginlerin, bu görevlerini va’z, konferans, seminer, sempozyum, panel ve benzeri toplantılar düzenleyerek halkı irşad etmeleri.
4. Radyo, televizyon, manyetik ortamda kullanılan araçlar ve yazılı basın ile diğer iletişim araçları kullanılarak bütün insanları eğitmek ve iyiye yöneltmek.
5. Her fırsatta ve uygun ortamlarda doğruları anlatıp insanların yanlıştan ve kötülükten uzaklaşmalarına yardım etmek.
Ma’rûfu emretmek ve münkerden sakındırmak görevi, müslüman olmayan toplum ve topluluklarda da yapılmalıdır. Bu gerçekleştirildiği zaman, o toplumların da İslâmı tanımaları ve İslâm’ım yüksek inanç ve ahlâk değerlerini
Öğrenmeleri hatta uygulamaları mümkün olacaktır. Bunun için de aşağıdaki hizmetler yapılmalıdır.
1. Kitap, gazete, dergi, tv, radyo, cd, dvd gibi her türlü iletişim aracıyla, müslüman olmayan insanlara İslâm’ı tanıtmak.
2. Yabancı toplumlarda yaşayan müslümanların onlara örnek olacak İslâmî bir yaşam tarzını ortaya koymaları.
Ma’ruf diye bilinen güzel davranışlar ve fiiller, insanlar arasında uzun süre yaşayarak ‘Örf’ haline gelirler. İyi düşünen akıl sahipleri, iyi ve güzel davranışları tanır ve onları yaşatırlar. Bu yüzden Peygamberler halk arasında yaşayan güzel ‘örf’leri, olduğu gibi bırakmışlar, kaldırmamışlardır. İslâm hukukunda ‘örf’ bir ‘delil’ olarak da kabul edilmektedir.