بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖيمِ

İslâm Ahlâkı

Güzel ahlâkın ilmî rehberi

“Sen elbette yüce bir ahlâk üzeresin.” (Kalem, 68/4)

Ana Sayfa / Kötü Ahlâk Hastalıkları / Kötü Ahlâk / Lânet
Kötü Ahlâk

Lânet

‘Lânet’, sözlükte kovma ve uzaklaştırma anlamlarına gelmektedir. Bu kelimeyle aynı kökten gelen ‘tel’in’, lânet etmek ve azaba uğratmak demektir. ‘Mel’ûn’ kelimesi ise, lânet olunmuş anlamındadır.

Lânet’in terim anlamı ise insana, hayvana veya cansız varlıklara, Hakk’ın rahmetinden uzak olsun, demektir. Allah Teâlâ tarafından yapılan lânet, dünyada hayır ve tevfikten/başarıdan, âhirette ilâhî lütuf ve rahmetten uzaklaştırılmak manasını ifade etmektedir. [1] Halk tarafından yapılan lânetler ise sövme ve beddua anlamında kullanılmaktadır.

İslâm, konuşmalarımızda içerik ve yöntem olarak güzelliğe uymamızı emretmektedir. “… İnsanlara güzel söz söyleyin, namazı kılın, zekâtı verin diye de emretmiştik…” [2]

Kalp incitecek bir kelime bile sarf edilmemesi gerektiğini, ana babaya ‘öf’ bile demeyi yasaklayan âyetten yola çıkarak değerlendirebiliriz. “Rabbin, sadece kendisine kulluk etmenizi, ana-babanıza da iyi davranmanızı kesin bir şekilde emretti. Onlardan biri veya her ikisi senin yanında yaşlanırsa, kendilerine ‘öf!’ bile deme; onları azarlama; ikisine de güzel söz söyle.” [3]

Sözlerin tümünün hayırlı olmasının emredildiğini, söz israfına, boş söze ve lehve’l-hadise yer vermektense susmanın daha faydalı olduğunu bilen mümin, gönül kırıcı, kaba veya itici sözlerden kaçınmayı, cehennemden kaçmak gibi görecektir. Toplumun bazı yanlış anlayış ve davranışlarındaki hatalardan dolayı ‘münafık’, ‘kâfir’ veya ‘mel’un’ gibi damgalandırmalar, bazen onların hatalarından daha büyük bir suçu yüklenmek olacaktır. [4]

Lânet, Kur'ân'da birçok kez ve tüm anlamlarında kullanılmıştır. Nitekim

“..Her ümmet (ateşe) girdikçe yoldaşına lânet etti..” [5] âyetinde hakaret anlamında kullanılmıştır. Sövüp sayma anlamında ise şu ayette kullanılmıştır: “İsrailoğullarından kâfir olanlar, Davud ve Meryem oğlu İsa diliyle lânetlenmişlerdir…” [6]

İşte onlara hem Allah lânet eder, hem bütün lânet edebilenler lânet eder.” [7] ayetinde beddua manasında kullanılmıştır. ”Kalplerimiz perdelidir, dediler. Hayır, ama inkârlarından dolayı Allah onları lânetlemiştir.” [8] ayetinde Allah (c.c.)’ın rahmetinden uzaklaştırma ve gazab etme anlamlarını dile getirmek üzere kullanılmıştır. Şeytan'a ‘mel'un’ (lânetlenmiş) denilmesi de Allah (c.c.)'ın rahmetinden kovulması, gazabına uğraması nedeniyledir.

Bu tür kullanımlardan ayrı olarak Kur'an-ı Kerim'in iki yerinde iki karşılıklı lânetleşmeden söz edilir. Bunların ilkinde Hz. Peygamber (s.a.v.)'e şöyle buyurulur: “Kim sana gelen ilimden sonra seninle tartışmaya kalkarsa de ki: Gelin oğullarımızı ve oğullarınızı, kadınlarımızı ve kadınlarınızı, kendimizi ve kendinizi çağıralım, sonra gönülden dua edelim, yalan söyleyenlere Allah'ın lânetini dileyelim.” [9]

Bu ayet uyarınca Hz. Peygamber (s.a.v.), Hz. İsâ (a.s.) hakkında kendisiyle tartışan Necran Hıristiyanlarını lânetleşmeye çağırmıştı. Ancak, ‘mübahele olayı’ olarak bilinen bu olayda Hıristiyanlar lânetleşmeye yanaşmamışlardı.

İkincisinde ise karı ile kocanın karşılıklı, ama lâneti kendilerine dileme biçiminde lânetleşmesi söz konusu edilir. İslâm hukukunda ‘Liân’ olarak adlandırılan bu olayda eşine zina isnat eden, ancak başka bir şahit (tanık) getiremeyen kocanın doğruluğuna dört kez Allah (c.c.)’ı şahit tutması ve sonra da eğer yalan söylüyorsa Allah (c.c.)’ın kendisini lânetlemesini dilemesi öngörülür. Bu suçlama karşısında kadının da kocasının yalan söylediğine dört kez yemin etmesi ve arkasından da yalan söylüyorsa Allah (c.c.)’ın gazabına uğramayı dilemesi gerekir. [10] Karşılıklı yapılan bu yeminleşme ve lânetleşmeden sonra kadın zina cezasından kurtulur, ancak karı-koca arasında evlilik bağı kesin bir biçimde sona erer.

İnsanların birbirine lânet etmesi; ‘Allah’ın lânetine uğra!’, ‘sana lânet olsun!’, ‘mel’ûn!’ gibi terimleri kullanmakla gerçekleşir. Bütün bunlar, ‘Allah’ın rahmetinden uzak olasın!’ anlamına gelir. Hak etmeyen bir kimseye lânet etmek veya çokça lânet terimini kullanmak, büyük günahlardan kabul edilir. Bu konuda Peygamber Efendimiz (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: “Mümin kimseye lânet etmek, onu öldürmek gibidir.” [11]

İslâm alimleri, yaşayan belirli bir Müslüman kimseye lânet etmenin haram olduğunda ittifak ederler. Çünkü lânet, ‘Allah’ın rahmetinden uzak kılma’ anlamına gelir. İçyüzü ve son durumu kesin olarak bilinmeyen bir kimsenin, Allah’ın rahmetinden uzak olmasını dilemek caiz olmaz. Bu sebeple alimler, ‘ister müslüman, ister kâfir ve isterse hayvan olsun, belirli birine lânet etmek câiz değildir’ demişlerdir. Bir kimsenin son halini sadece Allah (c.c.) bilir. Ebu Cehil ve İblis gibi küfür üzerine öldüğü veya öleceği kesin delillerle bilinenlere lânet edilebilir. Kâfir olarak öldüğü veya öleceği bilinmeyenlere açıkça lânet câiz değildir. Fakat, belirli bir kötülük tanımlaması yapılarak bunu işleyenlere lânetleme haram değildir. Faiz yiyen veya yediren, zalimler, fasıklar, kâfirler, bid’atçılar gibi hadislerde lânet izâfe edilenler, belirli bir şahsı bu çerçevede tayin etmeden lânet edilebilir.

İnsanlara ulu orta lânet etmek, sövmek gibi, hatta ondan daha ağır bir kötü sözdür. Resûlullah (s.a.v.), kötü sözlü olmayı müminlik kişiliği ile bağdaştırmaz. Kur’an ve Sünnet, hangi çeşidi olursa olsun, kötü sözü yasaklar. Âhirette hesabının zor verileceği amellerden olduğu ve gönüllerde açtığı yaranın, bıçak ve kılıç yarasından daha derin olmasından dolayı, dinimiz, hayrın dışında söz söylemektense susmayı emreder.

İhtiyatlı âlimlere göre, belirli bir kimse için, lânet tavsiye edilmez; bazı amelleri işleyenleri caydırmak için kötü fiilleri engellemek amacıyla genel olarak bazı vasıfları taşıyanlar lânetlenebilir; Peygamberimiz (s.a.v.)’in yaptığı bundan ibarettir. Başta İmam Buhârî olmak üzere birçok âlim, açıktan günah işleyen fâsıklara ve özellikle zalimlere ve tâğutlara genel bir yöntemle beddua etmenin câiz olacağına hükmetmişlerdir. Bir kimsenin ismen lânet edilmesi, onu günahta ısrara veya tevbesinin kabulü konusunda ümitsizliğe atabilir. Halbuki beddua ve lânet, muayyen bir şahsa değil de günahkârlara genel bir üslûpla yapılacak olursa, bu o günahı işlemekten kaçındırma ve caydırma olur, insanın kötülüğü değil, iyiliği hedeflenmiş olur.

Lânet kavramını tanımak, insanları ulu orta tel’in etmeye vesile olmamalı; kendimiz ve yakın çevremizin lânetlenmiş kötülüklerden uzaklaşmamız ve başkalarını münkerden yasaklama görevimiz için değerlendirilmelidir. Müşrikleri gerçek mümin, münafıkları samimi müslüman, günahkârları hayırda ve sevapta yarışan mücâhid haline getirmek için dinimizin hepimize görevler yüklediğinin bilincinde olmalıyız. Lâneti hak ettiren kötülükleri bilmek, öncelikle o tür hataların en küçüğünün ve en gizlisinin bile kendimize bulaşmasına hoşgörü ile bakmamak, kötü amele buğz etmek, fakat kötü insanı düzeltmeye çalışmak anlayışına hizmet etmelidir.

İnsanlık küfür, dalâlet ve cehalet içinde bocalayıp putlara tapmakta iken alemlere rahmet olarak gönderilen Peygamberimiz (s.a.v.), kendisinin lânet edici olarak gönderilmediğini ifade etmiş, yoldan çıkmış insanları gece gündüz, gizli açık İslâm’a dâvet etmiş, sırât-ı müstakîmi (doğru yol) göstermiştir. Sahâbelerden bazıları, müşriklerin toptan helâk edilmesi için rahmet peygamberinden beddua etmesini ısrarla istemişlerdi. Güzel ahlâkın ve merhametin en asil örneği olan o Yüce Resûl (s.a.v.) bu isteği kesin bir dille reddediyor ve kâfirlerin cezalandırılmasını değil; hidâyete ermelerini istiyordu. Bu konudaki hadis-i şerif şöyledir: Peygamber Efendimiz (s.a.v.)’e ‘Ey Allah’ın resûlü! Müşriklerin (helâk olması için) aleyhlerine duâ (bedduâ) et, onları lânetle!’ diye rica edilmişti. Bunun üzerine Resûlullah (s.a.v.) şöyle buyurdu: “Hiç şüphe yok ki ben, lânet edici bir peygamber olarak gönderilmedim; ancak rahmet (ve hidâyet vesilesi) olarak gönderildim.” [12]

Müslümanların birbirlerine lânet değil, rahmet dilemeleri yakışır. Buna göre bir Müslümanın yapması gereken, mümkün olduğunca lanet etmekten uzak durmaktır. Bu konuda Peygamberimiz (s.a.v.)’in lânetçilerin kıyamet günü çekecekleri sıkıntıyı belirtmek için söylediği bir hadisi vardır: “Lanetçiler, kıyamet günü ne şefaatçı ne de şahit olurlar.” [13]

Bu söz lanet yağdırmayı huy edinmiş olanların kıyamette uğrayacakları mahrumiyeti açıkça ifade etmektedir. Böylesi kimseler, kıyamette kimseye şefaatçi olamaz ve şahitlik yapamaz, bu tür mutlulukları yaşayamazlar. Bu, onların müminler arasında olması gereken acıma ve yardımlaşma gibi güzel duygu ve ilişkilerden uzak bulunduklarının hem göstergesi hem de cezasıdır. Yani âhirette lânetçinin şefaatı ve şehâdeti (tanıklığı) kabul edilmeyecektir.

Başka bir hadiste Peygamberimiz (s.a.v.) olgun müminin lanet etmeyeceğini belirterek şöyle buyurmuştur: “Olgun mümin, yerici, lânetçi, kötü iş ve kötü söz sahibi olamaz.” [14]

Buna göre olgun müminler kimseyi kötülemez, lanetlemez, iş ve sözde haddini aşmaz, ahlâksızlık yapmaz. Aksi takdirde o lanet döner dolaşır sahibini bulur. Bu durumu Peygamberimiz (s.a.v.) şöyle dile getirir: “Kul, herhangi bir şeye lânet ettiğinde o lânet gökyüzüne çıkar. Semânın kapıları ona kapanır. Sonra yere iner, yeryüzünün kapıları da ona kapanır. Sonra sağa sola bakınır, girecek yer bulamaz da lânet edilen kişiye döner. Eğer gerçekten lânete lâyık ise onda kalır, değilse lânet edene döner.” [15]

Dolayısıyla bu duruma düşmemek için başkalarına lanet etmemelidir.

İmam Gazâli der ki, lânet üç mertebedir:

1. Allah (c.c.)’ın lâneti kafirlerin üzerinde olsun, cümlesinde olduğu gibi genel bir ifade kullanmaktır.

2. Allah (c.c.)’ın lâneti Yahudiler ve Rafiziler üzerine olsun, ifadesinde olduğu gibi hususi bir lafız kullanmak.

3. Allah (c.c.)’ın lâneti Ebu Cehil üzerine, Firavun üzerine olsun, cümlesinde olduğu gibi belirli bir söz kullanmaktır.

Bunlardan birinci ve ikinci mertebe caizdir. Fakat bu hususta, bid’at ehli hakkında lanet tehlikelidir, dikkatli davranmak gerekir. Zira bazı fırkalar ğulattan (küfür noktasında olanlar) olmamakla birlikte, lanete müstahak olduklarında şüphe vardır. Bu sebeple bu sahalarda fazla bilgisi olmayan halk tabakasının bundan uzak olması gerekir. Üçüncü mertebeye gelince, eğer dinen küfür ile öldüğü kesin ise (Firavun, Ebu Leheb, Ebu Cehil gibi) Allah (c.c.) onlara lanet etsin, demek caizdir. Yok, eğer bir insan diri ise veya bir grup ölmemişse lanet caiz değildir. Zira bunların küfür üzere öleceği belli değildir ve her an Müslüman olmaları mümkündür. Böyle ölmüş olsa bile lanet etmemesi daha uygundur. Hele iman ile ölenlere hiç lânet edilmemelidir. Ayrıca kâfire lanet etmenin de hiçbir sevabı yoktur. En azından bu hal abes olan işler grubuna girer, hatta bir kimse iblise (şeytana) lânet etmese, vacibi terk etmiş olmaz. Lânet edeceğine bunun harcayacağı nefesle ve diliyle ‘Subhanellah ve lailahe illallah’ dese çok sevap kazanır.

Peygamber (s.a.v.)’in amcası Hz. Hamza (r.a.)’yı öldüren Vahşi imana gelip tevbe etti, tevbesi kabul olundu. Bunun için lânet etmemekle zarar yok, lânet etmekte tehlike vardır. O halde bunu terk etmek daha faziletlidir. Buna karşılık tesbih ile (sübhanallah demek) meşgul olmak daha münasiptir. Bu sözler İmam Gazâli’nindir. İhya’da yazılanlar ve sağlığında kendisine sorulan sorulara verdiği fetva özelliğindeki cevaplar da bu yöndedir. Ama Şafii bilginlerinden ve Gazâli’nin döneminde yaşayanlardan bazı kimseler kendisine mektup yazarak, yukarıda zikredilenlere lanet etmeye cevaz verdiklerini bildirmişlerdir.

Ehl-i Beyt hakkındaki rivayetler ayrı ayrı ‘ahad haber’ ise de toplamı mütevatirdir. [16] Ehl-i beyti katl ve tahkîr, özellikle Muhammed Mustafa (s.a.v.) bahçesinin iki çiçeğini bu şekilde zelîl kılmak ve Âl-i Mustafa’nın hoş kokulu gülünü Kerbelâ’nın zehiri ile keder ve belâda yerle bir etmek, mücerret kebîre (büyük günah) mertebesinde kalmaz. Belki Cenâb-ı Risâlet penahet-i tazîme zıt olduğu için küfür mertebesine ulaşmıştır.

Yine bilmek gerektir ki, bir kimseye beddua etmek de aklen çirkin, dinen yasaklanmıştır. O kimse zalim olsa bile beddua etmemek gerekir. Zira beddua etmekle mazlum da ona zulmetmiş olur veya onun seviyesinde olur. Ahirete sevabı kalmaz. Yahut da beddua eden, zulüm noktasında çok daha ileri gider ve kazandığı sevaplarından da mahrum kalır. Bu manada hâdis-i şerif vardır. Resûlullah (s.a.v.), Hz. Aişe (r.a.)’yi zalime bedduadan menetmişlerdir. Eğer bir insan zalimden intikam almak isterse, söz ve fiille rastgele taarruz etmeyip, Hak olan Hâkime ve Kahhar-ı Mutlak’a havale etsin. Birazcık sabredip beklesin. Zulme uğrayan intikam duygularını terkedip, zalimi zamana bıraksın. Zira zamana hâkim ve Adil olan Allah (c.c.) zamanla zalimin cezasını verir. [17]

Lânet Hastalığından Kurtuluş Yolu

Sonuç olarak, yeryüzünün güzel insanı olan Müslümana rahmet ve iyilik temennisi yakışır. Çünkü başkalarını iyiliklere lâyık görenler, bu düşünceleriyle aslında kendilerine iyilik etmiş olurlar. Aynı şekilde, lânet açıkta kalmaz. Lânet edilen ona layık değilse, lânet edene geri döner. Akıllı Müslüman böyle bir riske girmemelidir. Ancak şahıs belirlemeksizin kâfirler, zalimler, fasıklar, günahkârlar topluluklarına genel bir ifade ile lânet edilebilir. Belli günahları işleyenlere veya işleyecek olanlara lânet olsun diye beddua edilebilir.

[1] Ahlâk Lügatçesi, Ö. N. Bilmen

[2] Bakara sûresi, 2/83.

[3] İsra sûresi, 17/23.

[4] Lanetlenmiş Kişiler ve İşler, Mehmed Emre, s.7–8.

[5] A’raf sûresi, 7/38.

[6] Maide sûresi, 5/78.

[7] Bakara sûresi, 2/159.

[8] Bakara sûresi, 2/88.

[9] Âl-i İmran sûresi, 3/61.

[10] Nur sûresi, 24/6–9.

[11] Buhari, Eyman, 7; Edeb. 44.

[12] Müslim, Birr, 87.

[13] Müslim, Birr, 85.

[14] Tirmizi, Birr, 48.

[15] Ebu Davud, Edeb, 45.

[16] Yalan söylemesi aklen mümkün olmayacak kadar büyük bir çoğunluğun naklettiği bilgi.

[17] Ahlâk-ı Âlâi, Kınalızade Ali Efendi.