Kafir Bir Ülkede Siyasi Cihad
C- KÂFİR BİR ÜLKEDE SİYASÎ CİHAD
Kâfirler tarafından Müslümanların imamlarının mahkûm edilmesi halinde kendileri muhayyer değillerdir. İster mürted olsunlar, ister sömürgeci olsunlar veya başkaca idareciler olsunlar, eğer Müslümanlar böyleleri tarafından mahkûm edilmişlerse, yapılacak tek bir yol vardır. O da hüküm ellerinde bulunan küfür nizamını kökünden çıkarıp atmak için savaş açılmasıdır. Şayet savaşma güçleri yoksa bununla ilgili gereken çalışma ve hazırlıkları yapmakla yükümlüdürler. Bu çalışma, Müslümanlara farz-ı ayındır. Müslümanlar, İslâmî bir devletin kurulabilmesi için ne gerekiyorsa, yapamadıkları takdirde gerçekten günahkârdırlar, sorumludurlar.
Çünkü Allah (c.c.)’ın emrettiği genel bir farz tatile uğratılmış ve unutturulmuştur. Çünkü başkalarına itaat etmektedirler, başkalarına yumuşaklık göstermektedirler. Hatta öyle ki kendi yavrularını kâfir olan düzene teslim etmek suretiyle küfre sunmaktadırlar. Çünkü bu çocukların yarın öne atılmasıyla küfür de yaygınlaşır, böylece güç kazanmış olurlar. Bu, aslında tartışma götürmeyen bir noktadır.
Gerçi biz konuya ilişkin nas’ları (ayet ve hadislerden kesin delilleri) görmüştük. Tüm bu anlattıklarımıza rağmen, kâfir olan düzen ve sistemleri kökünden kazıyıp atmak için siyasî cihadın gerekliliğine ve vacip olduğuna inanmayan kimse ya cahildir, ya müstekbirdir, ya korkaktır, ya da bir kısım İslâm düşmanlarının yerli işbirlikçisidir. Zira korkak olmasa böyle bir sorumluluktan kaçmaz, cahil ve müstekbir veya işbirlikçi değilse görevden uzak durmaz.
Bugün İslâm için çalışmalar yapan kimseler, değişik çalışma tarzları ve öneriler getirmektedirler. Bunların kimisi olumlu, kimisi olumsuzdur. Bazıları önemli olup kenara atılacak türden değildir. Kimisi zararlı ve kimi de olumlu olmakla birlikte kısırdır. Biz kendimizi bunları tartışmaya mecbur kıldık. Bunu da sadece Müslüman’ın adım atarken hataya düşmemesi ve yanılmaması için yapıyoruz.
Bunun için diyoruz ki:
1- Bazı Müslümanlar yaşadıkları ülkelerin kanunlarına göre vakıflar, dernekler, hayır cemiyetleri ve teşkilatları kurmak suretiyle İslâm’ın bazı vecibelerini bu kurumlar aracılığı ile yerine getirmektedirler. Meselâ zekâtı topluyor ve bunu ihtiyaç sahiplerine dağıtıyorlar. Böylece ihtiyaç sahibinin ihtiyacını gidermiş ve zekât vermesi gereken zengin Müslüman’ın da bu farzı kolayca yerine getirmesine yardımcı olmuş oluyorlar. Bununla da gerçekten İslâm’ın önemli olan bir yönünü gerçekleştirmiş bulunmaktadırlar. Gerçi kuşkusuz bu, güzel ve hoş olan bir iştir, mübarek bir hizmettir. Fakat işin sakat yönü şu olmaktadır. Bunlar, içinde görev aldıkları devletin kanunlarına göre kurulmaktadırlar. Bazı ülkelerde devlet bunlara, siyasetle uğraşmamayı şart olarak getirmektedir.
Dolayısıyla buna aykırı bir davranış içerisine girmemektedirler. Şimdi bir düşünün, ben bir Müslüman’ım, İslâmî ve hayır olan bir derneğe üye olacağım fakat bu dernekteki çalışmam, benim başkaca bir İslâmî hizmetimi yapmaya engel olacak öyle mi? Yani kanun, bu Müslümanlar için siyasî bir hizmeti sakıncalı görecek, tıpkı ümmet bireylerinden herhangi birisine ammeyi ilgilendiren bir noktayı haram kılmak ve yasaklamak gibi. Evet buna vereceğimiz cevap olumsuz olacaktır. Çünkü İslâm’da zekâtı toplayan ve dağıtan kimse, İslâm’ın tüm farzlarını ve yükümlülüklerini üzerine alan kimsedir. O herhangi bir ayırım gözetmez.
Meselâ bir düşünelim, Hz. Ömer (r.a.) zamanında biri zekât toplamakla görevli bulunmaktadır. Bu adam, benim görevim budur, diyerek, cihadı kendisine farz kabul etmemektedir. Halbuki bilindiği gibi cihat etmek farz’dır. Acaba Halifeye böyle bir düşünceyle gidecek olan kimseye Halife’nin cevabı ne olabilir ki?
Bilindiği gibi, kalbin bir görevi vardır. Bedene kan dolaşımını sağlayan bu et parçasıdır. Şayet kanı pompalayan kalbe, senin burada görevini değiştirelim desek, kalbi cisimden ayırsak, o beden artık ölür. İşte hayır derneğinde görev alan bir Müslüman’ın durumu da bundan farksızdır. İslâm’ın bir yönünü ele alacak fakat diğer yönlerini bırakacak, bu olacak şey değildir. O tüm hayatıyla İslâm’ı bir bütün olarak ele almak ve öylece uygulamak zorundadır.
Gerçi bir dernek, üyelerine kanun çerçevesinde hareket etmelerini söyleyebilir, bunu onlardan isteyebilir. Kanunlara ve dernek tüzüğüne aykırı hareket edenleri üyelikten çıkarabilir. Fakat herhangi bir kimsenin bu üyeliği başka bir yerde görev almaya ve başka bir dernekte de hizmet görmeye engel olmamalıdır. Hatta özel statüsü olanlar dışında kanun bile buna engel olmamalıdır.
Nice siyasî liderler var ki, kendisi bir hayır kurumuna üyedir, ama o kimsenin genel bir çevrede çalışmasına bu engel teşkil etmemektedir. Bu adamın siyasetle çalışması nedeniyle sen bize üye olamazsın, diye kimse menedemez. Gerçi o kimseden derneği veya kurumu kendi siyasî amaçlan için bir merkez haline getirmemesi istenir. Veya ondan bunu bir paravana olarak kullanmaması söylenebilir ve istenebilir. Aynı zamanda, cemiyet üyeleri o üyede böyle bir şey görürlerse, onu uyarma hakları vardır.
Şimdi ben sormak isterim. Şurada program ve hükümlerinde bağımsız bir parti bulunmaktadır. O zaman devlet veya cemiyet, bunun fertlerine, gerçekten kanun böyle bir partiye üye olmayı yasaklıyor, diye bir şey söyleyebilir mi?
Ne yazık ki birçok İslâmî kuruluşlar ve kurumlar, kendi üyelerinin bir başka yerde görev almalarını ve başka bir teşkilat içerisinde hizmet görmelerini engellemektedirler. Bunlar şu ayetin genel manasını henüz kavramış değillerdir: “Müminler, ancak kardeştirler.” [80] Aynı zamanda şu ayetin genel manasına da nüfuz edememişlerdir: “İyilik ve takvada yardımlaşın.” [81] Bunlar hatalıdır, çünkü bizzat kâfir kanunlarının engel olmadığı ve istemediği bir şeyi Müslümanlar kendi aralarından birbirlerinden istemektedirler ve buna engel olmaktadırlar.
2- Yine buna benzer diğer bir çalışma ise âlimler ve bunların çevrelerince yapılandır. Bu âlimler ister fıkıh âlimleri olsunlar, ister tarikat âlimleri (şeyhleri) olsunlar fark etmez. Bütün bunların çevresinde az ya da çok insanlar toplanmış bulunmaktadırlar. Kişinin ilim, etki ve konuşma ve benzeri kabiliyetlerine göre çevrelerinde bir topluluk bulunmaktadır. Her bir âlim çevresinde bir araya gelen kimseler inkâr edilemeyecek şekilde bir topluluk bulunmaktadır. Fakat âlimin burada görevi öğretmektir.
Etrafındakilerin ise vazifesi öğrenmektir. Biz öyle inanmaktayız ki, nerede ilim var ise orada İslâm’ın başarısı ve zaferi vardır. Nerede cehalet varsa, orada da hasret ve gerileme vardır. Nitekim bir rivayette şöyle denilmektedir:
‘ Gerçekten bu dinin bir geleceği, ona yöneleni vardır. Bir de gerilemesi. Dinin ikbali-ilerlemesi, bir kabilede herkesin dinini en iyi bir şekilde öğrenmesi tahakkukudur. Gerilemesi ise, bir veya iki kişinin dinini öğrenmesi ve fakih olmasıdır.’ [82]
Ancak öteki cemiyetlerde ve derneklerde tenkid noktası olan hususlar bunlar arasında da cereyan etmektedir. Her bir şeyh ya da âlim bağlılarını diğer Müslümanlardan farklı görmekte ve onlarla irtibat kurmamasını istemektedir. Bunlar kendi aralarında bir vücut gibi olmakla birlikte başkalarına karşı tutumları gerçekten çok farklıdır. Halbuki İslâmiyet herhangi şekilde olursa olsun, Müslümanların kendi aralarında birlik ve beraberlik içinde olmalarını, Allah (c.c.) için birbirlerini sevmelerini, Allah (c.c.) için kardeş olmalarını ister. Gerçekten Allah (c.c.) için kardeş olmak İslâm’da en büyük ve en güzel şeydir. Kaldı ki, bu konuda gelen hadis-i şerifler bir hayli çoktur.
Bütün Müslümanlar bir elin parmakları gibi olmalı, aynı şeyi amaç edinmeli ve müşterek bir hizmet için koşmalıdırlar. Ne yazık ki, kimi zaman bir yerde onlarca âlim vardır. Fakat sanki orada âlim değil de, onlarca cansız ceset varmış gibidirler. Halbuki hepsinin bir tek beden, bir tek vücut olması gerekirken, hepsi de ayrı vücutlar halinde hareket ediyorlar. Hatta öyle ki bazen bunların kendi aralarında çarpıştıklarını bile görebilirsin. Hepsinin gönüllerine kapıları açık olması gerekirken, bağlılarıyla birlikte birbirleriyle düşman gibi hareket etmektedirler. Kapılarının birbirlerinin yüzlerine kapamaktadırlar. Hatta kimi zaman da bu kimselerin ister farkında olarak, ister olmayarak İslâmî bedenden ayrıldıklarını görürsün. İslâm prensiplerinin dışına çıktıklarını anlayabilirsin. Biri diğerinden farklı bir işe girişmekte, hiç biri diğerinin çalışmasını önemsememektedir. Haliyle hepsi de böylece düşmanlara yem olup gitmektedir.
Ancak biz burada birlik içerisinde hareket eden İslâm âlimlerini istisna etmek isteriz. Onlara bizim bir diyeceğimiz yoktur. Çalışmalarını tebrik ederiz.
3- Bir başka yanlış ve hatalı görüş de şöyledir: Bazı Müslümanlar diyorlar ki: ‘Biz siyasî işlerle uğraşamayız ve siyasete girmeyiz, bizim siyasetle bir ilgimiz yoktur.’ Böylece parçalanıp bölünüyorlar. Bunlardan kimisi bunu bahane ederek hiç bir şeyle de ilgilenmemekte ve gerekçe olarak da, siyaset bizi Allah (c.c.)’tan uzaklaştırıyor, diye bırakmaktadır. Ahiretimizi unutturuyor, diyorlar. Bazısı da biz bunu belli bir süreye kadar bırakacağız, diyorlar. Kimisi de siyaseti terk etmek de bir siyasettir, diyorlar. İslâm devleti bir meyvedir. İleride her bir insan için İslâm’a ulaşmak sonuç olarak kazanılacaktır. Biz bunu iki noktada ele almaktayız.
Birinci nokta: Sen bir devlettesin, fakat o devlet esas yaşadığın devlet değildir. Ancak sen, sadece İslâm’ı anlatmak için oralara gitmiş olabilirsin. Böyle bir durumda, benim şu anda yabancısı bulunduğum bu yerde siyasete atılmam doğru değildir. Çünkü ben bu ülkeye sadece İslâm’ı anlatmak üzere geldim. Bana bu bölgede İslâmî çalışmamı bunsuz yapmam gerekir. Burada siyaset yapma kapısı bana kapalıdır. Çünkü ülke bu konuda benden yönetimlerini tenkid etmemeyi istedi. Sadece İslâm’ı anlatacağım, onu tanıtacağım, başka değil.
İkinci nokta: Ben bir ülkede yaşıyorum, oranın vatandaşıyım. Burada ne yapmam gerekir?
Biz bu sorunun cevabını vermeden önce, bazı hususlara değinmek isteriz. Aslında bu noktalara değinmemiz de gerekir, vaciptir.
a-) Çağımız devletlerinin elinde bütün imkân ve güçler bulunmaktadır: Eğitim, öğretim, ekonomi, ordu, sosyal işler, siyasî faaliyetler, düşünce ve kültür araçları.. Kısaca beşer cinsiyle ilgisi olan ne varsa hemen hepsini devlet ele almış bulunmaktadır. Nitekim siyasî çalışmalar da böyle her şahsın ilgilenmesi sonucu olmuştur.
b-) Dünyadaki her bir hükümet milliyetçilik esası üzerinde kurulmuş ve bu da siyasî partinin niteliği haline gelmiştir. Öyle ki askerî hükümetler bile yaptıkları hareketlere milliyetçilik adıyla girişmektedirler. Diktatör cereyanlar da aynı şekilde hareket ediyorlar. Bunlar istila ile işi ele aldıktan sonra, hemen bir parti oluşturarak, bunu siyasî olarak bir düşünce temeline oturtup işe girişiyorlar.
c-) İşte tüm bunların sonucu olarak, çeşitli ıslahat ve reform düşünceleri ortaya atılıyor. Mutlak bir şekilde bunun infazı ve yerine getirilmesi de bir hükme ve bir partiye bağlanıyor. Partisiz bir hüküm ya da hükümet olamamaktadır. Bir parti hükümet olmaya varmadığı sürece, sadece soyut birer nazariye olmaktan öteye geçemez. Şimdi meseleyi İslâm dünyası açısından şöyle ele alarak cevaplarız: İslâm dünyasının her yerinde hükümetler oluşmuş, fakat bu hükümetlerin çoğunluğu ne amelî olarak (pratikte) ne de nazarî olarak (teoride) İslâm’a bağlı değildirler. Hele çağımız devletlerine bakacak olursak, hemen hemen ellerinde bütün imkânlar bulunmaktadır. Bunun doğal bir sonucu olarak İslâm dünyasındaki devletler, kendi vatandaşlarını kendisinin istediği doğrultuda yönetmeye, eğitmeye ve onları inançlarından daha farklı kalıplara sokmaya çalışıyorlar. İslâm toplumlarında böylece halk ile idare arasında önemli farklılıklar ortaya çıkmaktadır. Dolayısıyla bu durum İslâm değildir. Gerçi İslâm’a da, herhangi bir dine düşman olmadığı gibi düşman olmadığını dışta göstermektedir.
İşte bunun sonucu olarak zamanımızın nesli, İslâm’dan nasipsiz ve habersiz bir şekilde yetişmektedir. İslâm’dan nasipleri sadece isimlerinin Müslüman ismi olmasıdır. Adına Müslüman denmesindendir. Bunun da neticesi meydana gelen şey ise:
a- İslâm birliği yoktur. İslâm dünyasındaki herhangi bir ülke buna gayret göstermemektedir. Aksine ondan uzaklaştırmaktadır. Halbuki İslâm’ı hâkim kılmanın farz olduğunu bilerek bunu yapmalıdır.
b- Artık cihat bilinci, gerek nazarî olsun gerek amelî olsun, gerekse gerçekleşme noktasında olsun unutturulmuştur. Bu şuur ölmüş bulunmaktadır. Halbuki bilindiği gibi bu da Müslümanlara farzdır ve ihya edilmesi gerekir.
c- Her İslâmî bölgedeki İslâm hükümleri bırakılmış, bir kenara itilmiş ve bunun yerine yabancı hükümler getirilmiştir. Halbuki bunun yerine getirilmesi de bir farzdır. “Öldürülenler hakkında size kısas yazıldı (farz kılındı).” [83]
“(Bu,) indirdiğimiz ve (hükümlerini) farz kıldığımız bir sûredir.” [84]
Şimdi bu gerçeğin karşısında, İslâm bölgelerinde kurulan İslâmî hükümetlerin durumu nedir? Bir şey ki vacip (farz) onsuz yapılamıyor, o şeyin de aynen edinilmesi vacip (farzdır).
Mademki İslâmî bir hükümet (devlet) olmadıkça, Allah (c.c.)’ın hükümleri, cihat ve İslâm birliği olamayacaktır. Bunların hiçbirisi ikame olunamayacaktır. Mutlaka her bir İslâmî bölgede bir İslâmî hükümetin kurulması veya var olanların ıslah edilmesi gerekir. Ayrıca buna gücü olanların ise, başkalarına yardımcı olmaları gerekir.
Bazı Müslümanlar diyorlar ki: Bir İslâmî hükümetin teşkili için Müslümanların ortaklaşa çalışmaları, bazı Müslümanların bu görevi yüklenmeleri farz-ı kifayedir. Şayet bu da varsa, artık öteki Müslümanların böyle bir çalışmayı yürütmeleri gerekmez. Onlardan günah düşer. Bu anlayışta olanlar vardır.
Evet, bu doğrudur, şayet İslâmî devletin gelmesi için bu bazı kimselerin çalışması yeterliyse böyledir. Değilse, durum değişir. Her bir Müslüman’a ayrı ayrı farzdır. Mademki halen İslâmî hükümler ikame olunmuş, yerine getirilmiş değildir, bugün her bir Müslüman’a bu, ‘farz-ı ayın’ olarak yapmaları kesin olan bir hükümdür.
Dağınık bir şekilde hüküm ikamesi mümkün olamamakta ise, düzenli ve sistemli bir çalışmaya girmek gerekir ve bu farzdır. Mademki ayrılık İslâmî devletin kurulmasına engeldir. Müslümanların birlik halinde hareket etmeleri farz-ı ayındır. Böyle bir hükme varmanın bir yolu varsa, bu yola girmek ve birlikte bu yolda yürümek farzdır. Şayet durum hükümetin teşkili için belli hazırlıklara ve cihazlara gerek duymakta ise bunları hazırlamak ve cihazları sağlamak da farzdır. İşte bütün bunlar siyasî cihat ifadesinin ve çalışmasının içerisinde mutlak olarak yer alır. Böylece başta sorduğumuz sorunun cevabı ortaya çıkmış oldu. Her bir bölgede bulunan Müslüman nasıl tavır takınacak bu, anlaşıldı.
Aksine bizim söyleyeceğimiz şudur: Müslüman, siyaset konusunda o derece dikkatli, uyanık ve titiz bulunacaktır ki, dünyada onun bir benzeri görülmeyecektir. Çünkü devlet idaresi de Allah (c.c.)’ın hakkında hüküm koyduğu temel hususlardandır. Hiçbir kimse, diğer dünya işlerinde ve ahiret işlerinde Allah Teâlâ’nın hükümleri geçerli olsun ama devlet idaresi konularında bizim hazırladığımız kanunlarımız geçerli olsun, diyemez. Bundan ne kadar olumsuz bir mantık çıkacağı ortadadır. Her insanın yapacağı şeyler vardır. Müslüman, Müslümanca bu hükmü yüklenecek ve kendi üzerinde uygulayacaktır. Başkası üzerinde uygulanmasına gayret gösterecektir.
Devletlerin, hükümetlerin yaptığı uygulamalar ya İslâmîdir veya değildir. Müslüman, yaşadığı ülkede Müslümanca tutum ve davranışını ortaya koyacaktır. Hükümetin tutumuna ve davranışına göre o da tavır takınmak zorundadır. Müsbet ise müsbet, olumsuz ise, olumsuz. Uyanık olmadıkça Müslüman, bunları yapamaz. O halde deriz ki, Müslüman siyasî bir davranış edinip edinmemekte veya bir tercih yapıp yapmamakta serbesttir, diyemeyiz. Çünkü Müslüman İslâm’ı seçmekle O’nun bütün hükümlerini ve bir bütün halinde kabul etmiştir. İslâm şeriatı baştan sona İslâm’ın kâmil manada uygulanmasını farz kılmıştır. Kitap nasıl emrediyorsa öyle yapacaktır. Bu hükümlerden bir veya birkaçının inkâr edilmesi diğerlerinin de inkârı anlamına gelir.
Bir başka nokta ise, Müslüman’a nispetle siyasî görev, her halükârda zorunlu bulunmaktadır. Bu da bir İslâmî hükümetin olması ve olmaması durumuna göre değişiklik gösterir. Müslümanlar nezdinde siyasî uyanıklık olmadığı takdirde belki de bu hal, işi İslâm dünyasının çökmesine kadar götüren faktörler cümlesindendir.
Üçüncü bir nokta ise, İslâmî siyasî çalışma gayet açık ve net olan bir gerçektir. Bu, İslâm dünyasında İslâmî olmayan siyasî partilerin varlığıdır. Bunlar bu partiler kanalıyla sonuca varmak, hükümet kurmak istiyorlar. Ya da bu, fiilen bulunmaktadır. Bu ise, Müslümanların bir araya gelerek kendi aralarında siyasî bir kuruluş, parti ve cemaat oluşturmasını doğrudan doğruya gerektirir. Ancak çalışma tarzı tamamen İslâm akidesine bağlı olacak, ondan kıl payı ayrılmayacaktır. Çok ince ve sağlam bir metotla, düzenli bir düşünceyle yapılmalıdır. Evet böyle yapılmalı ki, Müslümanlar kâfirlerin ve münafıkların ulaştıkları şeylerle müptela olmuş olmasınlar, yolları üzerlerine kapanmış olmasın veya hükme varamayacak şekilde bir çalışma olmuş olmasın. Özellikle daha önce de belirttiğimiz gibi, hüküm onların elinde olduktan sonra, meselâ güç ve kuvvet onlardaysa, davet imkânları onlardaysa, eğitim-öğretim alanları onlardaysa, iktisadî güç onlardaysa, bu gibi hallerde bir İslâm ümmetinin kurtulması mümkün değildir. Bu durumda parti de gereksizdir. Onların yöntemleriyle olduktan sonra ne türden bir çalışma olursa olsun, sonuçsuzdur. Nitekim Mısır, Suriye eliyle meydana gelen olay ortadadır. Konuyu güneş aydınlığı gibi ortaya dökmüştür. Gerisi boş sözdür.
[80] Hucurat sûresi, 4910.
[81] Maide sûresi, 5/2.
[82] Taberanî.
[83] Bakara sûresi, 2/178.
[84] Nur sûresi, 24/1.