İyi Bir Tüccarın Özellikleri
İYİ BİR TÜCCARIN ÖZELLİKLERİ
Müslüman bir tüccarın öncelikle dürüst ve güvenilir olması gerekir. Ardından kanaatkâr, faiz ve rüşvetten uzak durması gerekir. Yine zenginliği ile şımarmamalı tevazuyu elden bırakmamalıdır. Kazandıklarına şükretmeli, cimrilik yapmamalıdır. Aynı zamanda israftan kaçınmalıdır.
Her şeyden önce Müslüman bir tüccarın doğru olanı söylemesi, haktan ayrılmaması ve yalanı bir kenara bırakması lazımdır. Satılan şeyin kalitesi düşük olduğu halde, kalitesi yüksektir demek ya da satışa arz edilen mal yerliyken, onu ithal malı diye takdim etmek, yalan ve gerçek dışı beyanlarla malın gerçek mahiyetini saklamak, ağır bir suç ve büyük bir günahtır. Bu veya benzeri yalan beyanlar Rasûlullah’ın (s.a.v.) fasık ve facir olarak haşrolunacaklarını belirttiği tüccara ait olup, “Allah’a (c.c.) itaat edip ihsan eden ve doğru söyleyen kimseler bunun dışındadır” buyrulmuştur. Tüccarların hoşgörülü ve müsamahakâr olmaları gerekir. Tacir olan kimse, kendisiyle alış-veriş yapan kimseye karşı yumuşak olmalı ve kaba davranışlardan sakınmalıdır. Bir şey satarken veya bir şey satın alırken veya hakkını isterken haşin davranmamalıdır. Doğruluk, dürüstlük, ahde vefa, ancak güzel ahlâk, güzel muamele ve hoşgörüyle süslenebilir. Tacir olan kimse alışveriş yaparken, bir miktar kazanmaya dikkat etmelidir. Zaten ticaretten maksat, insanların ihtiyaçlarını karşılamanın yanında, bir de kazanç sağlamaktır. Ancak bu kazanç, hiçbir tüccara, müşterisini ezmek ve kandırmak hakkını vermez. Bu konuda hassasiyet gösterilmelidir. Çünkü bir kimse, kendi nefsine arzu ettiği bir şeyi, mümin kardeşine arzu etmedikçe, tam manasıyla iman etmiş olamaz. Müşteri yapılan akitten dolayı pişmansa, tacir söz konusu akdi bozup müşterisinin sıkıntısını gidermelidir.
Dinimiz, her hususta olduğu gibi ticarette de doğruluğu ve dürüstlüğü temel taşı kabul eder. Alışverişte malın ve paranın durumunu olduğu gibi söylemek, varsa kusurlarını gizlememek veya yalan beyanda bulunmamak temel ilkedir. Doğru sözlülük, ticarette ve kazançta bereket vesilesidir. Müslümanlar kazançta bereketi hedef almalı, bereketi kaçıracak her türlü davranıştan uzak durmalıdır. Unutmayalım ki "bereket" konusu Batı ekonomisinin lügatlerinde bile yeri olmayan bir fazilettir. Ecdadımız bir iş karşılığında helalliği belli bir para alırken bile "Allah bereket versin", alıcı da "bereketini gör" duasını günlük adetleri arasına sokmuşlardı. Yine yemek üzerine varanlar "bereketli olsun" temennisinde bulunurlar, darlık, kıtlık, kuraklık zamanlarında "bet-bereket kesildi", "bereket kalktı" şeklinde ifade ederlerdi.
Bereket, bolluk, çoğalma, artma, Allah'ın insanlara nimeti, bağış, feyiz anlamındadır. Kur' an-ı Kerim nelerin, nerelerin, kimlerin bereketli ve mübarek olduğuna dair bazı örnekler vermektedir. Bereket kelimesi hadislerde de yaklaşık aynı manalar ifade edecek şekilde kullanılmıştır. Bereketi konu edinen ayet ve hadislerin incelenmesinden anlaşılacağı üzere bu kavram insanların gerek dünyaya gerekse ahirete yönelik kazanç ve kayıplarını ilgilendirmektedir. Buna göre mümin her türlü hayrın, nimet, bereket ve bolluğun Allah'ın kullarına bir ikramı olduğuna inanır, dua, niyaz dileklerinde daima O' na yönelir, her şeyi O'ndan ister, her hayrı O'ndan bekler. Böylece iç dünyasında güven ve huzura kavuşur. Onun bu inancı davranışlarına da yansıyarak kâmil bir insan olmasını sağlar.
Dürüstlük çok önemlidir ve bereket sebebidir. Kendisine yapılmasını istemediği bir davranışı başkalarına da yapmaktan kaçınan, müşterisinin bilgisizliğinden, tecrübesizliğinden faydalanarak aldatma yoluna gitmeyen, meşru kazançla yetinen tüccarlar ticari hayatın ana direklerini teşkil ederler. Dürüstlükte sembol ve örnek olmuş kimseler daha çok müşteri çeker, daha çok kazanırlar. Demek ki dürüstlük ticaretin temel taşıdır. Müşterisine güven duygusu vermeyen tüccarlar güvenlerini yitirir, müşterilerini bir bir kaçırır ve ticari hayatlarını bitirirler. Niyetini bozan kimselerin rızık muslukları kesilir.
Allah ticareti helal kılmış ve Hz. Peygamber (s.a.v.), "Rızkın onda dokuzu ticarettedir." [1] ve yine "Bereket ticarettedir." [2] buyurarak, insanları ticarete teşvik etmişlerdir. Ancak bunu yaparken dikkat edilecek hususlar vardır. Bunlardan birisi aldatmaktan kaçınmaktır.
Aldatmak; yanıltmak, hile ve oyuna getirmek, kandırmak, iğfal etmek, dolandırmak, sözünde durmamak, beklenmedik bir davranışla yanıltmak, karşısındakinin ilgisizliğinden, bilgisizliğinden, dikkatsizliğinden yararlanarak zarara sokmak, ihanet etmek gibi anlamlara gelir.
Aldatmak, Kur'an-ı Kerim'de münafıklara yakışan çirkin bir huy olarak belirtilmiştir. Müslüman'ın böyle bir nifak alametini üzerinde taşımaması için; kesinlikle hilekârlığa, dolandırıcılığa ve başkalarını aldatmaya yeltenmemesi gerekir. Mümin, adı gibi emin olmalı, her türlü muamelesinde dürüst olmalı, doğruluktan asla ayrılmamalı, yalana, hileye ve aldatmaya asla tenezzül etmemelidir. Ticari faaliyetlerde de tüketiciyi aldatacak davranışlardan kaçınılması istenmiştir.
Ebu Hureyre (r.a.) anlatıyor:"Rasûlullah (s.a.v.) çarşıda rastlayınca elini (buğday) yığınına daldırıp çıkardı. Parmaklarına rutubet bulaştı. Adama: "Ey satıcı nedir bu?" diye çıkıştı. Adam: "Ey Allah'ın Resulü, yağmur ıslattı." deyince, "Bu yaşlığı üste getirip, herkesin görmesini sağlayamaz mıydın? Kim bizi aldatırsa o bizden değildir." [3] buyurdu. Bu hadis, alım satımlarda hile yapmanın, bir müslümanı aldatmanın haramlığına delalet eder. Bu hüküm hakkında icma vardır. "Eksik ölçüp tartanların, ölçü ve tartıda hile yapanların vay haline! Onlar insanlardan kendilerine bir şey aldıkları zaman tam ölçerler. Kendileri başkalarına bir şey ölçtükleri veya tarttıklarında ise eksik ölçer ve tartarlar. Onlar düşünmezler mi ki, kendileri büyük bir günde hesap vermek için diriltilecekler. Öyle bir gün ki, insanlar o günde âlemlerin Rabbi'nin huzurunda divan duracaklar." [4]
Hz. Peygamber (s.a.v.) Medine'ye geldiğinde Medine halkı ölçü ve tartı konusunda çok haksızlık yapan kimselerdendi. Bunun üzerine bu ayetler nazil oldu. Allah Resulü onlara bu ayetleri okudu ve şöyle buyurdu:
Beş şeye karşılık beş şey vardır ve şunlardır;
a) Bir toplum ahdini bozarsa, Allah onlara düşmanlarını musallat eder.
b) Allah'ın indirdiği şeylerle hükmetmezlerse, aralarında fakirlik yayılır.
c) Fuhuş yaygınlaştığı zaman, ölüm yaygınlaşır.
d) Ölçü ve tartıyı eksik yaparlarsa, kuraklık ve kıtlığa uğrarlar
e) Zekât vermezlerse, yağmurları kesilir.[5]
Yine Peygamber Efendimiz şöyle buyurmuştur; "Alış-verişte yemin etmekten sakınınız. Çünkü yemin (önce) malınıza revaç (rağbet) kazandırır, sonra (malınızı) mahveder (bereketini giderir)" [6]
Görüldüğü gibi Hadis-i Şerifte, kişinin malını satmak için yemin etmesinin caiz olmadığı ifade edilmektedir. Yemin etme ancak iki suretle olur:
a) Yalan yere yani malda olmayan bir özelliğin olduğunu iddia ederek, bir kusurunu gizleyerek veya kendisine pahalıya mal olduğunu söyleyerek yemin etmek. Şüphesiz yalan yere edilen yemin, ticaretin dışında olduğu gibi ticarette de haramdır, son derece günahtır.
b) Yalan yere olmamakla birlikte, malın revaç bulmasını, satışını sağlamak için edilen yemin. Hadis'te, men edilen yeminin, yalanla kayıtlı olmayışı; bu şıkkın da hadisin hükmüne girdiğini gösterir. Dolayısıyla, yalan olmasa bile satış esnasında yemin etmek doğru değildir. İmam Nevevi bu konuda şöyle der: "Zaruret yokken, yalan yere olmasa bile yemin etmek mekruhtur. Hele bu, malın rağbet görmesini temin için olursa daha da fenadır, çoğu zaman müşteri de bu yemine kanar." [7] Yemin, görünüşte malın satımına fayda sağlasa da, bu hayırlı bir satış değildir ve sonuçta bereketini götürür.
Mal fiyatlarını suni olarak yükseltecek spekülatif müdahaleler de yasaktır. Ebu Hureyre (r.a.) der ki: "Rasûlullah (s.a.v.) şehirlinin köylü adına alış-veriş yapmasını, alıcı olmadığı halde alıcı imiş gibi görünüp yüksek fiyat vererek fiyatı artırmayı, iki kimsenin başlattığı alış-veriş muamelesi tamamlanmadan bir başkasının aynı mal üzerinde alış-verişe girmesini, bir kız istenmiş iken ona talip (dünürcü) olmayı, bir kadının kız kardeşinin kabindakini almak için kocasına onu boşamasını talep etmesini yasakladı." [8]
Sütlü görünsün de fiyatı artsın diye hayvanı sağmayıp sütünü memesinde bekletmek de doğru değildir. "Malını satmak için gelen kafileleri (yolda) karşılamayınız. Bazılarınız bazılarınızın satışı üzerine satışta bulunmasın. Deveyi (ineği) ve koyunu, sütlü görünsünler diye sağmayı terk edip memesinde bekletmeyin. Bu durumda olan bir hayvanı alan kimse, onu sağdıktan sonra şu iki şey arasında muhayyerdir: O şekliyle razı olursa malı alıkoyar, razı olmazsa hayvanı bir sa' hurma ile birlikte geri verir." [9] Etli görünsün diye hayvanlara bol yem ve tuz verip, ardından su içirmek de buna benzemektedir ve bunlarda da yani bol tuz ve yem yedirip, su içirmekte de suni bir şişme söz konusudur ve bir aldatma çeşididir.
İhtikâr (stokçuluk) da yasaklanmıştır: "Günahkârdan başkası asla ihtikâr (stokçuluk) yapmaz." [10]
İhtikâr: Yiyecek cinsinden olan bir şeyi satın alıp depolamak, pahalılaşmasını bekleyerek piyasaya sürmemektir. Kişinin mal stoklaması, kıtlık zamanında olur ve insanlara zarar verirse ihtikâr sayılır. Yoksa bolluk zamanında çok mal alıp depoda bulundurmak stokçuluk, karaborsa sayılmaz. İhtikârın haram kılınmasının sebebi, toplumun zarara uğramasının önlenmesidir."Kim müslümanların zararına bir yiyecek maddesinde ihtikâr yaparsa, Allah o kimseye cüzzam hastalığını verir ve iflas ettirir." [11]
Bazı mallan piyasadan çekerek geçici krizler oluşturup, kendi mallarını pahalılaştırmak veya küçük esnafı, rakiplerini yok etmek için piyasaya maliyetinden ucuz mal sürerek başkalarını zarara uğratmak da karaborsaya benzemektedir.
Hz. Ömer (r.a.) şöyle demiştir: "Bizim çarşılarımızda, ticaret ilmini bilenlerden başka, hiç kimse ticaret yapmasın. Çünkü ticaret ilmini, onun helalini, haramını ve diğer hükümlerini bilmeden ticaret yapan kimse mutlaka faiz yer. İnsanlar üzerine öyle bir zaman gelir ki, masiyetsiz (günaha girmeden) maişeti temin etmeye güç yetmez. Hatta kişi (geçimini temin için), yalan söyler ve yemin eder. İşte, o vakit geldiğinde kaçmaya devam ediniz. Denildi ki: "Ya Rasulallah (s.a.v.), nereye kaçalım?" Buyurdular ki: "Allah'a, O'nun Kitabı'na ve O'nun Peygamberi'nin sünnetine kaçınız." [12]
Kötü insanların, dine karşı cahillerin çoğaldığı zaman, helalinden rızık kazanmak, gerçekten çok zorlaşır. İşte o zaman, bu zorluklan yenebilmek için, Allah'a yalvarmak, dua etmek, Kitab'ını güzelce öğrenip onu rehber edinmek ve Hz. Peygamber (s.a.v.)'in sünnetini güzelce öğrenip ona bağlanmak gerekir. Ya değilse haramlara, büyük günahlara bulaşır. "Şüphesiz ki, kazancın en helal ve en temizi, konuştukları zaman yalan söylemeyen, kendilerine emanet teslim edildiği zaman hıyanetlik yapmayan, söz verdikleri zaman sözlerinden dönmeyen, satın aldıkları zaman (aldıklarını) kötülemeyen, sattıkları zaman (sattıkları şeyi) övmeyen, başkalarına borçlu oldukları zaman borçlarını ödemeyi geciktirmeyen, alacakları olduğu zaman, borçlularını zorlamayan kimselerin kazancıdır." [13]
İslâmiyet'in, dünya hayatında huzur ve saadeti kazandıran prensiplerinden birisi de kanaattir. Kanaat, yani gözü ve gönlü tokluk, çalışıp çabaladıktan sonra kazanılana şükretmektir. Kanaat mevcutla yetinmek değil, elimizden gelen gayreti gösterdikten sonra ele geçenle yetinmektir. Ama çalışırız da çok kazanırız veya az kazanırız.
İnsan, yaratılış itibariyle kendisine verilen nimetlere karşı kanaat etmekle mükellef olduğu gibi, emeğinin neticesi olarak nasibine düşen neticeye de kanaat etmekle mükelleftir. Evet, insan çalışır, emek sarfeder, bir neticeye ulaşmak için gerekli sebeplere başvurur. Bütün bunlar, neticenin ortaya çıkması için yapılacak birer fiili duadır. Fakat neticeyi yaratacak ve takdir edecek olan Cenâb-ı Hak'tır. Sebeplere başvurmak, neticeye ulaşmak için her ne kadar şart ise de kâfi değildir. Netice, her şeye hükmü geçen Allah'ın emir ve takdiriyle gerçekleşir. Öyle ise, emeğimizin karşılığında Allah'ın bize nasip ettiği neticeye razı olmamak ve şikâyete sapmakla kazanılacak hiçbir şey yoktur. Bu takdirde hükmümüzün geçmediği şeyleri kendimize dert edinmekten ve hayatımızı zehir etmekten başka bir şey yapmış olmayız.
Burada dikkat edilecek nokta, kanaatin neticeye karşı gösterilmesi gerektiğidir, yoksa emeğe karşı değil. İnsan kendi çalışmasına ve emeğine kanaat edemez ve etmemelidir. İster maddi sahada ister manevi sahada olsun, insandan beklenen, devamlı bir tekâmül gayreti içinde olmaktır. Bu ise, mevcut durumuyla yetinmemeyi gerektirir.
Her türlü çalışmasında insanın gözü daima daha ileride olmalı, Allah'ın çizdiği sınırlar içinde her gün bir evvelkinden daha ileriye gitmek için gayret göstermelidir. Eğer bu azim ve gayreti kaybolur ve insan bulunduğu durumu kendisi için kâfi görürse, artık o durumda da kalamaz, geriye doğru gidiş başlar. Fakat azmi canlı tutacak olan da yine kanaattir. Kendisi her türlü çareye başvurduktan sonra eline geçen neticeye şükür ve kanaatle mukabele eden bir kimse, "Bana bu gün bu kadarını veren rahmet sahibi Rabbim, yarın daha fazlasını verir." düşüncesiyle daha ileriye gitmek azmini devamlı olarak canlı tutar.
Neticeye kanaatsizlik ise insanın azmini değil, karamsarlığını ve ümitsizliliğini arttırır. Bunu da başka tehlikeler kolaylıkla takip eder. Kendi eline geçmemiş nimetlere erişmiş olanlara karşı haset ve kıskançlık duymaya başlar. Bu kıskançlık, hırs ve açgözlülük duygularıyla birleşince, insanı yoldan çıkarabilir; hak ve hukuk tanımaz haram helal bilmez bir duruma düşürebilir.
Gözü tok insanlar huzurlu ve mutlu olurlar. Çünkü hadiste belirtildiği gibi "Asıl zenginlik gönül zenginliğidir." [14]
Kiminin malı çoktur, hem gönlü ve gözü toktur. Ama kiminin de malı çoktur fakat gözü açtır, sınırsız bir mal hırsı içindedir. Kiminin malı azdır ama gönlü toktur, kimsenin malında mülkünde gözü yoktur. Daha fazla kazanmaya çalışır ama asla kadere rızasızlık, nimetlere şükürsüzlük etmez, başkalarının kazancına haset çekmez, göz dikmez. Hadis-i Şerifte insandaki bu hırs duygusu, yani açgözlülük şöyle ifade edilmiştir: "Ey Âdemoğlu! Sana kâfi gelecek nimetler varken, seni azdıracak nimetler istiyorsun. Ey Âdemoğlu ne aza kanaat ediyorsun ne de çoğa doyuyorsun." [15]
"Kanaatten hiç kimse ölmedi. Hırsla da kimse padişah olmadı." diyen Mevlana hırsı, genellikle çevresinde ne varsa yutmaya çalışan ejderhaya benzetmektedir. Ve Hazreti Peygamber'in "Fakirlik neredeyse küfür (kâfirlik) olacaktı." [16] hadisini bu nedenle söylediğini belirtir. Ve hırsın insanların gözlerini kör ettiğini, bundan ötürü gerçekleri göremeyeceğini belirttikten sonra şöyle der: "Körlerin körlüğüne acınır, fakat hırs körlüğüne karşı getirilecek bir özür yoktur."
Kanaatsiz insanlar açtırlar, neye kavuşsalar doymazlar. Feridüddin Attar böylelerinin açlığını "Kanaatten nasibini alamayanı dünya malı nasıl zengin edebilir?" sözleriyle anlatır.
Evet, "Kanaat tükenmez bir hazinedir." [17]
Yunus'un diliyle: "Kanaat gencini her kim ki buldu, Saadet mülküne sultan oldu." Bundan dolayı kanaat duygusuna sahip olmak için şunların yapılması gerekir:
1- Önce kanaat, gözü ve gönlü tokluk doğru anlaşılmalıdır. Kanaat; tembellik, gayretsizlik değildir. Aksine nimete şükür, kadere rıza ve nimeti vereni bilmektir.
2- Çağımızdaki sıkıntıların en temel sebeplerinden biri, aç gözlülüğün doğurduğu doyumsuzluktur, hırstır, tamahtır. "Kim nefsinin cimriliğinden, hırsından ve kıskançlığından korunursa, işte onlar kurtuluşa erenlerdir." [18]
3- Yaratılışımızdaki hırs duygusu doğru yolda kullanılmalıdır. Şükür ve kanaatten ayrılmamalı, şikâyet yerine şükretmelidir. Ayrıca kendisinden geride olanlara da bakmalıdır. "Nimet konusunda kendinizden aşağıda olana bakınız, yukarda olana bakmayınız. Böyle yapmanız Allah'ın üzerinizdeki nimetlerini küçümsememeniz açısından daha uygundur." [19]
4- Sömürgeciliği önlemek için inananların güç birliği yapmaları ve hayatın tümüne el atmaları gereklidir.
5- Azimle, şevk ile çalışmalı, meşru ve helalle yetinmeli, başkalarını da düşünmeli, başkalarının haklarına saygılı olmalıdır.
6- Hesap şuuruna sahip olunmalıdır. Açgözlü değil, tokgözlü, tok gönüllü olmalıdır. İşte gerçek zenginlik de budur.
Yüce Rabbimiz pek çok hikmetten dolayı faizi haram kılmış ve ayeti kerimede, "Faiz yiyen kimseler, kıyamet gününde kabirlerinden şeytan çarpmış kimsenin kalkışı gibi kalkarlar." [20] buyurmuştur. Bir başka ayeti kerimede ise şöyle buyrulmuştur: "Ey iman edenler! Faizi kat kat yemeyin. Allah'tan korkun ki, kurtuluşa eresiniz." [21]
Faizin azı da çoğu da haramdır. Şüphesiz az bir faiz, çok faiz almaya sebep olur. İslâm, bir şeyi haram kıldığı zaman, haram kapılarını kapatmak için, azını da çoğunu da haram kılar. Ayeti Kerime'de faiz yemek açıkça haram kılınırken buna aracı olan diğer hususlar da dolaylı olarak yasaklanmıştır. Peygamberimiz (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: "Bilerek faizi yiyen, yediren, ona kâtiplik eden, bilerek ona şahitlikte bulunan kimse, dövme yapan ve güzellik için dövme yaptıranlar kıyamet günü Muhammed'in dili ile lanete uğramışlardır." [22] Ve "Onların hepsinin günahta eşit olduğu" belirtilmiştir. [23]
Peygamberimiz (s.a.v.), ayeti kerimedeki özlü ifadeyi açmış ve bilerek faizi yiyen, yediren, ona kâtiplik eden, şahitlikte bulunan kimselere lanet etmiştir. Faiz kuruluşunda memur olarak çalışanlar her ne kadar faiz yemiyor ve yedirmiyorlarsa da, çalışmalarının karşılığını aldıklarını söylüyorlarsa da; faizin muamelesini görmekte, hesap ve yazışmalarını yapmakta, idari işini yürütmektedir. Böylece hadiste ifade edilen kâtip ve şahit mefhumunun içine girmiş olmaktadırlar. Hadis-i şeriflerde faiz yemek, helak edici yedi büyük günahtan biri olarak tarif edilmektedir. Müminlerin faiz ve haramlar hususunda çok hassas davranmaları gerekir. Zira Resul-i Ekrem (s.a.v.) şöyle buyurur ve uyarır: "İnsanların üzerine öyle bir zaman gelecek ki, kişi malını helalden mi yoksa haramdan mı elde ettiğini önemsemeyecek." [24]
Yine hadis-i şerifte şöyle buyurulur: "İnsanların üzerine öyle bir zaman gelecek ki, faiz yemeyen kalmayacaktır. Yemese bile tozu bulaşacaktır." [25]
Faiz ve faizcilik, hem ferdin hem de toplumların yıkım sebebidir. Faize dayalı ekonomik yapı, huzursuzluğa, sömürüye yol açar; mal, can, nesil ve din emniyetini ortadan kaldırır; toplumu sınıflara ayırır ve böler, çökertir. Allah (c.c), faizcileri, cin ve şeytanlar tarafından çarpılan insanlara benzetir. Bu benzetişte bir incelik vardır. Dünyada faizli para yiyenlerin kıyamet günü haşr meydanına çağrıldıklarında, kabirlerinden kalkmak istedikleri zaman,Cenâb-ı Hakk tarafından karınları o kadar büyütülüyor ki, taşımaya güçleri yetmiyor, düşüyor ve sürünerek gidiyorlar. İşte kıyamet günü onların bu halleri, herkes tarafından görülecek ve bilinecektir. Sahabi Said bin Cübeyr'den varid olan rivayete göre, kıyamet günü karınlarının taşınamayacak kadar büyük olması, faizcilerin alâmet-i fârikasıdır. "Faiz yiyen kimseler (kabirlerinden), tıpkı şeytan çarpmış kimseler gibi çarpılmış olarak kalkarlar. Onların bu hali, "alış-veriş (ticaret) de zaten faiz gibidir." demelerindendir. Oysa ki Allah, ticareti helal, faizi haram kılmıştır." [26]
"Şayet (faiz hakkında söylenenleri) yapmazsanız, Allah ve Resulü tarafından bir harp ile karşı karşıya olduğunuzu iyi bilin. Eğer tövbe edip faizcilikten vazgeçerseniz, sermayeniz sizindir. Böylece haksızlık etmezsiniz ve haksızlık da edilmezsiniz." [27]
Bu ayetteki faizcilerle ilgili olarak geçen, Allah'a ve Peygamberi'ne karşı harbe girme ifadesi, Kur'an'daki yasakların hiçbirinin sonunda yoktur ve görülmez. Çünkü parasını faizle çalıştıran insan, İslâm'ın getirmiş olduğu kardeşlik, eşitlik, adalet ve yardımlaşma kurallarına baştan sona kadar karşı olduğu gibi, Allah (c.c.)'a savaş açmıştır. İslâm, yardımlaşmayı tavsiye ederken, karşılıksız alınan paranın da zulüm olduğunu bildirmektedir. Zulüm ise haramdır.
Herhangi bir toplumda faizsiz yaşanamayacağı hissi çoğalmaya ve faizin meşruiyetine çareler aranmaya başlanırsa orada çöküş ve cahiliyye devrine dönüş başlamıştır.
Peygamberimizin (s.a.v.) hayatından iyi bir tüccarın alması gereken birçok örnek vardır. Bunlardan bazılarını aktaralım.
Peygamberimiz (s.a.v.) toplumdan uzak yaşayan bir insan değildi. Herkes gibi o da alış veriş yapıyor, borç alıp veriyordu. Ticarî hayatı kontrol için ara sıra çarşıya pazara çıkıyor, insanlara adalet, insaf, hak hukuk dersi veriyor, birbirlerini aldatmamalarını, yalan yere yemin etmemelerini söylüyordu.
Bir gün Peygamberimize Saîb adında bir Arap tüccar takdim edildi. Onu, Peygamberimize doğruluk ve dürüstlüğe dikkat eden bir adam olarak tanıtıyorlardı. Peygamberimiz ise, "Ben onu sizden iyi tanıyorum" deyince, Saîb de Peygamberimiz hakkında şöyle bir iltifatta bulundu:
"Evet, ticarette arkadaşlık etmiştik. Bütün hesapları gayet mükemmeldi."
Bir defasında Medine yakınlarında bir kervan konaklamıştı. Peygamberimiz oradan geçerken kırmızı bir deve gördü. Fiyatını sordu. İstenilen fiyatı pazarlıksız kabul etti ve deveyi alıp götürdü. Fakat parasını vermemişti. Kervanda bulunanlardan bazıları söylenmeye başladılar. Parasını peşin olarak almadıkları için, sattıklarına pişman olmuşlardı. Fakat içlerinden bir kadın:
"Üzülmeyin, biz bu civarda onun kadar güzel yüzlü, temiz ahlâklı bir adam görmedik. Böyle birisi yalan söylemez ve bizi aldatmaz" deyince, hazır bulunanlar sustular. Akşam olmuştu. Peygamberimiz devenin parasıyla birlikte, kervan halkının yemeklerini de gönderdi.
Peygamberimiz (s.a.v.) alış veriş esnasında kendisini tanımayıp da kaba davrananları hoş karşılar, onlara karşı peygamberlik imtiyazını kullanmazdı.
Bir gün bedevinin birisi et satıyordu. Peygamberimiz de bir miktar hurma karşılığında et almak istedi, fakat hurmayı bir müddet sonra getirmek üzere söz verdi. Eve geldi, hurmanın kalmadığını gördü. Tekrar pazara gitti. Bedeviyi buldu. "Senden hurma karşılığında et almıştım, fakat hurma kalmamış" demeye kalmadı, bedevi bağırıp çağırmaya, yaygara koparmaya başladı.
Etraftan Peygamberimizi tanıyanlar müdahalede bulunmaya kalkıştılar. Fakat Peygamberimiz onları bırakmadı."Siz müdahale etmeyin, bedevinin hakkı var" dedikten sonra, meseleyi tekrar anlattı. Yine de bedevi söylenip duruyordu.
Sonunda Peygamberimiz onu ensardan birisinin evine göndererek hakkı olan hurmayı ondan almasını söyledi. Bedevi gidip hurmayı aldı.
Peygamberimiz (s.a.v.) ticarî meselelerde devamlı haklıdan yana olmayı tercih ederdi. Kendi şahsına karşı bir saygısızlıkta bulunulsa bile yine haklı olanı tutardı. Onun mağdur düşmesini istemezdi. Yine bedevinin biri Peygamberimizdeki alacağını tahsile gelmişti. Fakat hakkını isterken kaba ve sert davrandı. Rasûlullah’ın (s.a.v.) huzurunda uygunsuz bazı sözler söyledi. Sahabe-i Kiram bu kaba hareketinden dolayı adama haddini bildirmek istediler. Fakat Peygamberimiz razı olmadı. "Susunuz, bırakınız. Çünkü alacaklının, borcunu tahsil edene kadar borçlu üzerinde bir nüfuzu vardır. Hak sahibi hakkını istemekte haklıdır" buyurdu.
Peygamberimiz ödünç bir şey aldığı zaman ödeme zamanında alacaklıya daha fazla verirdi. Bir defa birisinden ödünç bir deve almıştı. Sonra onun yerine daha iyi bir deve verdi. Şöyle buyuruyordu: "Borçlarını daha iyi ve daha mükemmel bir şekilde ödeyen insanlar faziletli kimselerdir."
Ehlisünnetin dört büyük imamından, mezhebimizin (Hanefilik) kurucusu ve ehlisünnetin reisi, İmam-ı Azam Ebu Hanife (r.a.), ilimle meşguliyetin yanında, ticari hayatını da ölünceye kadar sürdürdü. Ancak, ticaretle bir tezgâhtar gibi ilgilendiği düşünülmemelidir. Zamanının çoğunu ilmin aldığında şüphe yoktur.
Ticari hayatında dört önemli niteliği kendisinde toplamıştı:
1-Son derece kanaatkâr ve gönlü zengindi.
2-Emanete riayette çok titizdi.
3-Oldukça cömert ve eli açık olup; cimrilikten uzaktı.
4-Çok dindar ve ibadete düşkündü. Ticareti buna asla engel olmadı. Günah şüphesi olan şeylerden sakınır; bir mala haram karıştığından şüphelense, onu yoksul ve muhtaçlara sadaka olarak dağıtırdı.
Takvaya ve helal kazanca son derece dikkat ederdi. Âlimlere pek çok ihsanda bulunur; onlara iyilik yapardı. Her yıl onların senelik ihtiyaçlarını karşılardı. Talebelerine yardım yapar, geçim sıkıntılarını giderir, evlenme çağına gelenlerin evlenme masraflarını karşılardı. Onun kanaatkârlığı, cömertliği, emanete riayeti ve takvası, ticaret muamelelerinde de daima kendini göstermiştir. Tacirler ona hayret ederler ve ticarette onu Hz. Ebu Bekir’e (r.a.) benzetirlerdi. Ticareti ortakları ile beraber yapar ve her yıl kazancının dört bin dirhemden fazlasını fakirlere dağıttırırdı. Talebelerin bütün ihtiyaçlarını karşılar ve ayrıca onlara para dağıtarak, tevazu ile şöyle buyururdu: “Bunları ihtiyacınız olan yere sarf edin ve Allah’ a (c.c.) hamdedin! Çünkü verdiğim bu mal hakikatte benim değildir. Sizin nasibiniz olarak Allah’u Teâlâ’nın (c.c.) ihsan ve kereminden benim elimle size gönderdiğidir.”
Böylece ilim ehlini, madde bakımından başkalarına minnetli bırakmaz, rahat çalışmalarını temin ederdi. Evine harcadığı kadar da fakirlere sadaka verirdi. Her Cuma günü anasının, babasının ruhu için, fakirlere ayrıca yirmi altın dağıtırdı. Meclisine devam edenlerden birinin elbisesini çok eski gördü. İnsanlar dağılıncaya kadar o kimseye: “Şu seccadenin altındakileri al; kendine güzel bir elbise yaptır” buyurdu. Orada bin akçe vardı.
İmam-ı Azam (r.a.) bir gün yolda giderken, onu gören bir adam, yüzünü ondan saklayıp, başka bir yola saptı. Hemen o adamı çağırıp, “Neden yolunu değiştirdin?” diye sordu. Adam cevaben: “Size on bin akçe borcum var. Uzun zaman önce aldım; ödeyemedim ve çok sıkıldım, utandım” dedi. İmam-ı Azam (r.a.) “Sübhanallah! Ben o parayı sana hediye etmiştim. Beni görüp, sıkıldığın ve utandığın için hakkını helal et!” dedi.
Bir defasında ihtiyar bir kadın gelip: “Ben fakirim, bana şu elbiseyi maliyet fiyatına sat” dedi. “Dört dirhem ver, onları al” deyince, bu elbisenin maliyetinin daha fazla olduğunu tahmin eden kadın: “Ben ihtiyar bir kadıncağızım. Yoksa benimle alay mı ediyorsun? dedi. İmam, “Hayır! Bunda alay yok” deyip elbiseyi ihtiyar kadına dört dirheme verdi. Bir malı satın alırken de, satarken de insanların hakkına riayet ederdi. Birisi ona satmak üzere bir elbise getirdiğinde, fiyatını sordu. O da yüz akçe istediğini söyleyince, İmam-ı Azam ( r.a.) “Bunun değeri yüz akçeden fazladır.” dedi. Satan kişi yüzer yüzer arttırarak dört yüze çıktı. “Hayır, daha fazla eder.” deyip bu işten anlayan bir tüccar çağırarak, fiyat takdir ettirdi ve o beş yüz akçeye satın aldı.
[1] Münavi,, Feyzul-Kadir, 3/244
[2] Münavi. a.g.e., 3/220
[3] Müslim, İman, 164
[4] Mutaffifîn sûresi, 82 / 1–6
[5] İbni Mace, Ticarat, 35
[6] Buhari, Büyu', 26
[7] Müslim, Musakat, 131
[8] Buhari, Büyu', 58
[9] Buhari, Büyu', 64
[10] İbni Mace, Ticarat, 6
[11] İbniMace,Ticarat,6
[12] Müntehabu, Kenzül-Ummal, 1/98
[13] Münziri, a.g.e. 5/586
[14] Buhari, Rikak, 15
[15] Münavi, Feyzul-Kadir, 2/55
[16] Münavi, a.g.e,4/542
[17] Münavi, a.g.e,4/539
[18] Haşr sûresi, 59 / 9
[19] Tirmizi, Kıyame, 58
[20] Bakara sûresi, 2 / 275
[21] Ali İmran sûresi, 3 / 130
[22] Müslim, Müsakat, 105
[23] Müslim, Müsakat, 106
[24] Buhari, Ticarat, 58
[25] Ebu Davud, Büyu', 3
[26] Bakara sûresi, 2 / 275
[27] Bakara sûresi, 2 / 279