بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖيمِ

İslâm Ahlâkı

Güzel ahlâkın ilmî rehberi

“Sen elbette yüce bir ahlâk üzeresin.” (Kalem, 68/4)

Ana Sayfa / Kötü Ahlâk Hastalıkları / Kötü Ahlâk / İsyan
Kötü Ahlâk

İsyan

‘İsyan’ kelimesinin sözlük anlamı; bir şeyi asa (değnek) ile engellemek demektir. Bu kelime zamanla, her türlü karşı çıkma, itaatsizlik etme, emirlere karşı koyma anlamlarını kazanmıştır. [1] İsyan eden kimseye ise ‘âsî’ denir.

Daha geniş bir şekilde açıklamak istersek eğer, Allah (c.c.)’ın emirleri ve ilkeleri çerçevesinde üzerine düşeni yapmaktan kaçınma durumu, Allah (c.c.)’ı dinlemeyerek itaatsizlik yapma ahlâkına isyan adını verebiliriz. Meşru (dine uygun) bir yönetime itaat etmeyerek karşı çıkan, kanunları dinlemeyen kimselerin yaptığı da bir nevi isyandır. Bu anlamıyla isyan, ‘bağy’ kelimesiyle de eş anlamlıdır.

Kur'an-ı Kerîm, insanların dünya ve ahiret mutluluğu için uymakla zorunlu bulunduğu bir takım emir ve yasaklamalar getirerek örnek toplum modeli çizer. Bu modelde insana düşen görev ise emrolunduğu gibi yaşaması, Kur'an ve Sünnet'ten ayrılmaması, Allah (c.c.)'a itaat sınırlarının dışına çıkmaması ve O'na isyankâr bir kul olmamasıdır.

Hz. Musa (a.s.)’nın değneğinin adı da âsa idi. Hz. Musa (a.s.)’nın asası hem bilinen değnek idi, hem de o günün Tağut’u olan Firavun’a karşı O’nun haklı isyanını sembolize ediyordu. Hz. Musa (a.s.), Firavun’un tanrılık iddiasına ve saltanatına isyan etmişti. Çünkü Firavun, yoldan çıkmıştı, tanrılık yapmaya kalkmıştı. Bir zulüm düzeni kurmuştu ve o düzen ile insanlara haksız yere hükmediyordu. Hz. Musa (a.s.) ise Allah (c.c.)’tan aldığı emirle ona karşı gelmişti, ona itaat etmemişti. Ve nihayetinde Allah (c.c.)’ın hükmü gerçekleşmiş, Firavun hak ettiği cezayı görmüştü.

Şeytan, Allah (c.c.)’ın, “Adem’e secde edin,” emrine karşı gelerek ilk defa isyan eden oldu. Yani Allah (c.c.)’a karşı geldi, itaat etmedi ve ilk isyancı şeytan oldu. Öyleyse kim aynen onun gibi kibirlenerek Rabbine itaatsizlik ederse, onda şeytan ahlâkı var demektir. Buradan anlıyoruz ki isyan kavramı karşı çıkılan olayın özelliğine göre hem olumlu ve hem de olumsuz bir anlama gelebilmektedir.

Hz. Adem (a.s.)’in yasak meyveyi yemesi Allah (c.c.)’a karşı bir itaatsizlikti. Ancak O, hatasında direnmedi ve tevbe etti. Hâlbuki şeytan isyanını sürdürdü, inatlaştı, isyanı ilâh haline getirdi. Zaten şeytanlığın tabiatında, mayasında isyan mevcuttu. Kur’an bu duruma şöyle değinir: “Kim de Allah'a ve Peygamberine karşı gelir, O'nun sınırlarını aşarsa, Allah onu ebedî kalacağı ateşe sokar. Onun için alçaltıcı bir azap vardır.” [2]

İnsanın Allah (c.c.)'a ve Resûlü'ne isyan bayrağını açması demek İslâm'dan uzaklaşması ve O'nun koyduğu kanunları hiçe sayması demektir. Bu noktada o tür bir insanın ilâhlık ve rablik kavramını reddettiği görülmektedir. Çünkü bu makamı ortaksız olarak elinde bulunduran Allah (c.c.)'tır. Allah (c.c.)'ın kanunları İslâm'ın kendisidir. Yani din budur...

Allah (c.c.)'tan başka ilâhlar edinmek ve İslâm'dan başka yollar edinerek İslâm'ı acz içinde görmek ise şirktir, küfürdür. Bütün mesele Allah (c.c.)'a isyandan kaynaklanmakta ve insanın kendi hevâ ve hevesi doğrultusunda şeytan yolunda, onun askeri olmasında düğümlenmektedir.

İsyanın İki Anlamı

İsyan kavramının özünde yapmak ile yıkmak anlayışı vardır. Günahkârlar ve isyankârlar yıkmak için, Allah (c.c.)’a ve O’nun buyruklarına İslâmî olana karşı çıkarlar ve yıkıcı olurlar. Peygamberler ve onların izinden giden müminler ise, kötülüklere ve Allah (c.c.)’a itaatsizlik eden zalimlere itaat etmezler, onlara ve onların zulümlerine karşı çıkarlar ve müfsitlerin yıktıklarını yapmaya çalışırlar.

İnsanların yapmaya devam ettikleri yanlış adetlere, yönetimlerin uyguladıkları yanlışlıklara karşı çıkmamak, korkaklıktır, teslimiyetçiliktir. Ortada olan kötülükleri ve yanlışları kabul edip ses çıkarmamak, ilerlemeyi, yükselmeyi ve olgunlaştırmayı durdurur.

İsyan kelimesinin olumsuz anlamı, Allah (c.c.)’a ve O’nun peygamberlerinin yoluna karşı çıkıştır. Allah (c.c.)’a kulluk yapması için yaratılan insanlardan bir kısmı, Allah (c.c.)’ın emirlerine bile bile karşı gelmekte, isyan etmektedirler. Bundan dolayı günah kazanmaktadırlar.

Müminler, Allah (c.c.)’tan kendilerine bir emir geldiği zaman şöyle derler: “Peygamber, Rabbi tarafından kendisine indirilene iman etti, müminler de (iman ettiler). Her biri Allah’a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine iman ettiler. ‘Allah'ın peygamberlerinden hiçbiri arasında ayırım yapmayız. İşittik, itaat ettik. Ey Rabbimiz, affına sığındık! Dönüş sanadır’ dediler.” [3]

Bu, müminlerin içinde iman gerçeğinin pratik olarak temsil edildiği seçkin cemaatin ve bu ulu gerçeği temsil eden her topluluğun tablosudur. Bu yüzden yüce Allah (c.c.), üstün iman gerçeği konusunda onlarla peygamberleri birlikte zikretmek suretiyle onları onurlandırmıştır. Bunu, yüce Resûl gerçeğini idrak eden mümin cemaat anlayabilir. Yüce Allah (c.c.)'ın onlarla peygamberi bir sıfat altında Kur'an'ın bir ayetinde birlikte zikretmekle ne kadar yüce bir makama yükselttiğini bilirler.

Bu, İslâm'ın getirdiği kapsamlı imandır. Bu iman, Allah (c.c.)’ın dininin varisi, Kıyamete kadar yeryüzünde davet görevini yürüten, kökleri zamanın derinliklerine inen, beşer tarihi boyunca uzanan davet, Resul ve iman kervanında yol alan bu ümmete yakışır bir imandır. Bu iman başlangıçtan sona kadar bütün insanlığı iki gruba ayırır; müminler ve kâfirler... Allah (c.c.)'ın taraftarları (hizbullah), Şeytanın taraftarları (hizbuşşeytan)... Çağlar boyu, bunların dışında bir üçüncü durumun varlığı sözkonusu olmamıştır.

İslâm'a göre Allah (c.c.)'a iman; düşüncenin, hayata egemen olan metodun, ahlâkın, ekonominin, orada burada müminlerin yaptığı her hareketin temelidir. Allah (c.c.)'a iman, O'nun ulûhiyet, rububiyet ve kulluk kılınma hususunda birlenmesi, dolayısıyla insanın vicdanına ve hayatla ilgili herhangi bir konudaki tavrına tek başına O'nun egemen olması anlamına gelmektedir.

Bütün bunlara ek olarak meleklerin gerçekliğine iman etmek –Allah (c.c.)'ın katından gelen kesin gaybi gerçeklere iman etmek gibidir insanın varlık hakkındaki bilincinin ufuklarını genişletir, böylece varlık manzarası küçülerek müminin düşüncesinde duyularla kavranan bir duruma indirgenmez. Sonra mümin, kalbi çerçevesindeki mümin ruhlarla yakınlık kurar, Rabblerine iman noktasında onlara katılır, Rabbinden bağışlanma diler ve Allah (c.c.)'ın izniyle O'nun yardımıyla birlikte olur.

Allah (c.c.)'ın kitaplarına ve hiçbirini diğerinden ayırmadan peygamberlere iman, İslâm'ın belirttiği tarzda Allah (c.c.)'a iman etmenin doğal sonucudur. Allah (c.c.)'a iman, O'nun katından gelen şeylerin sıhhatine, gönderdiği tüm Resûllerin doğruluğuna, mesajlarının dayandığı temelin birliğine ve kendilerine indirilen kitapların bu temeli içerdiğine inanmayı gerektirir. Bu yüzden, müslümanın vicdanında peygamberlerin arasına fark koymak gibi bir düşünce yer etmez. Çünkü bir tek dinin son şekliyle bütün insanlığı Kıyamete kadar Allah (c.c.)'ın dinine davet etmek için gelen son peygamber Muhammed (s.a.v.)'e kadar gelen tüm peygamberler, gönderildikleri kavmin durumuna uygun bir şekliyle Allah (c.c.) katından İslâm ile gönderilmişlerdir.

İşitip, itaat etmekle beraber, Allah (c.c.)'ın nimetlerine hakkıyla şükretmekte ve O'nun farzlarını gereği gibi eda etmekte eksiklik ve acizlik yer almakta ve hoşgörüsüyle bu eksiklik ve acizliği telafi etmesi için yüce Allah (c.c.)'a sığınmaktadır, mümin.

Bağışlama dileği, öncelikle teslimiyetin sunulması, karşı çıkma ve inkâr sözkonusu olmadan işitip-itaat etmenin bildirilmesinden sonra gelmektedir. Bunun da arkasından dönüşün yüce Allah (c.c.)'a olacağına ilişkin kesin inanç yer almaktadır. Dünya ve Ahiretteki dönüşün... Her iş ve her davranışın dönüşü... Allah (c.c.)'tan, ancak Allah (c.c.)'a sığınılır. Çünkü O'nun kaderinden insanı koruyacak hiç kimse bulunmadığı gibi O'ndan gelecek kazayı da kimse defedemez. Rahmeti ve bağışlaması dışında azabından kurtuluş mümkün değildir.

Sonra İslâm, insanı insan olarak kabul eden bir dindir. Hayvan ya da taş, melek veya şeytan değil. Onu olduğu gibi, zaaf ve güç noktalarıyla birlikte ele almaktadır. Onu, özlemleri olan bir beden, değerlendirme yeteneğine sahip bir akıl ve birtakım arzuları olan bir ruhtan oluşan kapsamlı bir birlik olarak görür. Gücünün yetebileceği sorumlulukları yükler, zorluk ve meşakkate koşmaksızın sorumluluk ve güç arasındaki uyumu gözetir. Ayrıca, fıtratın temsil ettiği şekilde beden, akıl ve ruh arasındaki uyumu sağlayarak ihtiyaçlarına cevap verir. Bundan sonra, insana seçtiği yolun sorumluluğunu yükler. [4]

Allah (c.c.)’ın emirleri karşısında alaycı bir tavır takınanlar da “Dinledik ve isyan ediyoruz.” [5] derler ve alçak seviyelerini ortaya koyarlar.

Mümin, kendi görüş, davranış ve seçme tercihini Rabbinin doğru hükümlerine teslim eder. Her konuda O’nun ölçüsüyle hareket eder, O’nun insanlar için gönderdiği ayetlere boyun eğer. Peygamberi aracılığıyla gönderdiklerini kabul eder ve onlara uyar: “Allah ve Resûlü bir işte hüküm verdiği zaman, artık mümin bir erkekle mümin kadına, o işte kendi isteklerine göre seçme hakkı yoktur. Kim Allah’a ve Resûlüne isyan ederse (karşı gelirse) apaçık bir sapıklığa düşmüştür.” [6]

Aldanan, unutan, gaflete düşenler ile, inanmayanlar; Allah (c.c.)’a itaat etmezler, O’nun ilkelerine isyan ederler. Böyleleri Allah (c.c.)’ın ilâhlığını ve Rabb oluşunu yeterince takdir edemeyen ve aklını yerli yerinde kullanmayanlardır. Onlar sürekli azap kazanırlar ve ahiretteki sonları da pek iyi olmayacaktır.

Allah (c.c.)’a ve peygambere isyan edenler, kendi arzularını (hevalarını) üstün gören, Allah (c.c.)’ın Rabliğini ve büyüklüğünü takdir edemeyenlerdir. İsyan edenler, her zaman yanlış yaparlar, zalim olurlar ve yeryüzünde sürekli bozgun (fesat) çıkarırlar.

Müminler zararlı, yanlış, batıl ve sapık fikirlere, inançlara, sistemlere isyan ederler (itaat etmezler), Hakk’a boyun eğerler. Allah (c.c.)’a hiçbir şekilde isyan etmeyen peygamberleri ve melekleri örnek alırlar: “Ey inananlar! Kendinizi ve ailenizi, yakıtı insanlar ve taşlar olan ateşten koruyun. Onun başında, acımasız, güçlü, Allah'ın kendilerine buyurduğuna karşı gelmeyen ve emredildiklerini yapan melekler vardır.” [7]

Allah (c.c.) ve O’nun peygamberine isyan, O’nu tanımamak, O’nun koyduğu kanunları hiçe saymak demektir. Bu da insanın İslâm’dan uzaklaşmasına sebep olur.

Yüce Allah (c.c.), kendisine isyan edenlere ve karşı çıkanlara hak ettikleri cezayı çabucak verir. Aynı şekilde de O, kendisine itaat edenlere af ve mağfiret ile muamele eder. Buradan anlıyoruz ki müslüman korku ve ümidi bir arada ve sürekli yaşamaktadır. Allah (c.c.)’ın bu iki sıfatından birinden gaflet etmek insanı ya anlamsız bir korkusuzluğa veya gereksiz bir ümitsizliğe sevkeder ki, her iki durumda da insan son derece büyük bir yanılgıya düşer. Burada müslümana lazım olan şey dengedir ki bu denge hem korkulu hem de ümitli olmayı gerektirmektedir.

[1] Ahlâk Lügatçesi, Ö. N. Bilmen

[2] Nisa sûresi, 4/14.

[3] Bakara sûresi, 2/285.

[4] Fî Zilâli’l-Kur’an, Seyyid Kutup

[5] Bakara sûresi, 2/93.

[6] Ahzab sûresi, 33/36.

[7] Tahrim sûresi, 66/6.