بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖيمِ

İslâm Ahlâkı

Güzel ahlâkın ilmî rehberi

“Sen elbette yüce bir ahlâk üzeresin.” (Kalem, 68/4)

Ana Sayfa / Cihad ve Savaş Ahlâkı / İslâm Düşüncesinde Savaş / İslâm'a Davet Yolunda Karşılaşılan Engeller
İslâm Düşüncesinde Savaş

İslâm'a Davet Yolunda Karşılaşılan Engeller

İSLÂM’A DAVET YOLUNDA KARŞILAŞILAN ENGELLER

İslâm daveti Mekke’de sessiz, sedasız, sakin bir şekilde ilerleyince, Kureyş’in ileri gelenleri bu davete koyu bir düşmanlık ve haddinden fazla bir sertlikle karşılık verdiler. Bu koyu düşmanlık, sövme, dövme, öldürme plânları kurma ve İslâm’a tabi olanların bir kısmını bilfiil öldürmek şeklinde kendini gösteriyordu. Kur’an-ı Kerim, bu düşmanlığın bir kısmını şöyle dile getirir:

“Ebu Leheb’in iki eli kurusun! (yok olsun o!) Zaten yok oldu ya. Ne malı, ne de kazandığı onu (Allah’ın kahrından) kurtaramadı. Alevli bir ateşe girecektir. (o). Karısı da odun hamalı olarak boynunda hurma lifinden (örülmüş) bir ip bulunacaktır.” [10]

“Boş söz işittikleri zaman ondan yüz çevirirler ve: ‘Bizim işlerimiz bize, sizin işleriniz size, size selâm olsun! (Haydi hoşça kalın!) Biz cahiller (le sohbet etmey)i istemeyiz’ derler.” [11]

“İnkâr edenler, seni tutup bağlamaları, öldürmeleri, ya da (yurdundan) çıkarmaları için tuzak kuruyorlardı…” [12]

Mekke’deki şer kuvvetler, Müslümanlara işkence etmeye yönelmişti. Bunun sonucunda, inançları sebebiyle zulüm ve düşmanlıklara maruz kalan Müslümanlardan birçoğu malını, mülkünü ve vatanını terk ederek, Habeşistan’a hicret etmek zorunda kalmışlardı. Daha sonra bu şer güçler, Müslüman olsun, olmasın Hâşimoğulları kabilesi aleyhinde birleştiler. Çünkü Hâşimoğulları Hz. Muhammed (s.a.v.)’i savunup O’nu korumaya çalışıyordu. Bundan sonra Hz. Peygamber (s.a.v.) Mekke dışında da insanları İslâm’a davet etmeye devam etti. İlk olarak Taif’e yöneldi ve oranın ileri gelenlerinden bir grubu Allah (c.c.)’ın birliğine çağırdı. Fakat onlar O’nun davetini kabul etmediler; O’nu nazikçe de reddetmediler. Aksine, cahillerini ve gençlerini Allah’ın Rasûlünü (s.a.v.) taşlamaları, O’na sövüp saymaları yönünde kışkırttılar. Sonra Rasûlullah (s.a.v.) davet için Medine’ye yöneldi. Bu büyük şehirde O’nun davetinin başarılı olmasına çeşitli etkenler yardım etti; Allah (c.c.), Medine halkının kalplerini İslâm’a açtı. Yıldan yıla ve ard arda yapılan görüşmelerden sonra, Allah’ın dini Medine’de Evs ve Hazrec kabileleri arasında yayıldı. Müslümanlar Medine’ye hicret etmeye başladılar. Kureyşli kâfirler, Hz. Muhammed (s.a.v.)’in, Medine’deki ashabının peşinden gideceğini beklediler ve O’nun hicretini engellemek amacıyla O’nu öldürmeye karar verdiler. Ama her şeye rağmen O’nun kutlu hicreti gerçekleşti.

Müslümanların hepsi hicret edemiyordu. Çünkü Kureyşli müşrikler, Müslümanların birçoğunu hicretten alıkoymuş, Mekke’de onları hapsetmiş, eziyet ve işkencenin her türlü şeklini onlara reva görmüşlerdi. Bunların arasında Abdullah b. Abbas, annesi ve Fadl isimli kardeşi de vardı.

Hicretten önce Müslümanlar Mekke’de onüç yıl geçirmişlerdi. Bu onüç yılda, sırf Müslüman oldukları için pek çok işkence ve güçlüklere maruz kalmışlardı. Her ne zaman zulme karşı koymak isteseler veya düşmanlığı durdurmaya ve saldırılara karşılık vermeye kalkışsalar, Rasûlullah (s.a.v.) onların bu isteklerini reddeder, onları ısrarla sabretmeye, ihtiyatlı olmaya davet eder ve onlara şöyle derdi:

“Savaşla emr olunmadım, savaşla emr olunmadım!”

Müslümanlar, Hz. Muhammed (s.a.v.)’e kendisi hakkında uyguladığı bu siyasete sıkı sıkıya bağlı kaldılar. Şöyle ki: Rasûlullah (s.a.v.) çoğu kere özellikle Ebu Cehil’den eziyet ve işkence görmüştü. Bununla birlikte hiçbir zaman Ebu Cehil’in kötülüğüne karşılık vermemişti. Böylece görüyoruz ki, insanlar İslâm’a girmek için kılıca boyun eğmemişler, yani kılıç zoruyla İslâm’a girmemişler; fakat Müslüman olup Allah yolunda kılıç taşıdıkları için kılıca hedef olmuşlardır. [13]

İslâm, Medine’ye ulaşınca yeni bir düşmanla karşı karşıya geldi. Bunlar Medine Yahudileriydi. Yahudiler, kendi toplumlarından kaynaklanmayan her türlü dini harekete karşı çıkarlardı. Bunun için de, doğuştan itibaren İslâm davetine kin besliyorlardı ve Kureyşli müşriklerin bu daveti henüz beşiğinde iken yok edeceklerini zannediyorlardı. Ancak ilâhî davet onların şehirlerini aşıp geçti. Yahudiler daha ilk günden itibaren İslâm davetine düşmanlık gösterdiler. Oysa ki, Hz. Peygamber (s.a.v.) onlarla karşılıklı yarar, yardımlaşma esasına dayalı ve herkesin inanç hürriyetini garanti altına alan bir anlaşma (anayasa) yapmıştı. Kur’an-ı Kerim, onların düşmanlıklarını birçok ayette tasvir etmektedir. Biz burada onlardan sadece bazılarını nakledeceğiz:

“Ne zaman ki, onlara Allah katından, yanlarında bulunanı (Tevrat)’ı doğrulayıcı bir kitap (Kur’an-ı Kerim) geldi, daha önce inkâr edenlere karşı yardım isteyip dururken, o bildikleri (Kur’an-ı Kerim) kendilerine gelince onu inkâr ettiler. Artık Allah’ın laneti, inkârcıların üzerine olsun! Allah’ın kullarından dilediğine lütfu ile (vahiy) indirmesini çekemeyerek, Allah’ın indirdiğini inkâr etmek için kendilerini ne alçak şeye sattılar. Sattılar da gazap üstüne gazaba uğradılar. İnkâr edenler için alçaltıcı bir azap vardır. Onlara ‘Allah’ın indirdiğine inanın!’ denilse ‘Bize indirilene inanırız’ derler, ötesini kabul etmezler. Halbuki o, kendi yanlarında bulunanı doğrulayıcı bir gerçektir. De ki: Gerçekten inanıyor idiyseniz neden daha önce peygamberleri öldürüyordunuz?” [14]

“Kitap sahiplerinden çoğu, gerçek kendilerine besbelli olduktan sonra, sırf içlerindeki kıskançlıktan ötürü sizi, imanınızdan sonra küfre döndürmek isterler…” [15]

“Sen kendileriyle anlaşma yaptığın halde onlar, çekinmeden, yaptıkları anlaşmayı her defasında bozarlar.” [16]

“Ey inananlar! Allah’ın size olan nimetini hatırlayın. Hani bir topluluk size el uzatmaya (tecavüze) yeltenmişti de (Allah) onların ellerini sizden çekmişti…” [17]

Yahudiler ve Kureyşli müşrikler, Müslümanların yeni merkezi olan Medine’nin, Şam-Yemen bağlantılı ticaretlerini tehdit edeceğini anladılar. Bu durum, onların dinleri ve putperestlikleri üzerinde yaptığı yıkıma ilaveten, ekonomik hayatlarında da bir yıkımdı. Kureyşli müşrikler bu yeni kaleye hücum edip, buranın işini bitirmeye karar verdiler.

Böylece, hicretin başlangıcında birbirini takip eden bir takım işkence şekillerini görmekteyiz: Kureyş’in hicret edemeyip, Mekke’de kalan Müslümanlara karşı düşmanlıkları ve Medine’deki Müslümanlara karşı uygulayacakları saldırı, Yahudilerin bu saldırılar için zemin hazırlama çabaları bunun örneğidir. Açıkça anlaşılmıştır ki, din hürriyeti, Kureyş putperestlerinin hiç bilmediği ve Yahudi toplumunun da asla kabul edemediği bir durumdur ve bunda artık en ufak şüphe kalmamıştır. Dolayısıyla artık, o zamana kadar Mekke döneminde geçerli olan uzun barış siyasetinden başka İslâm’ın yürürlüğe koyacağı yeni bir siyaset gerekli idi. Bu yeni siyasetin özünü, her türlü düşmana karşı nefsî müdafaa, din hürriyeti ve Mekke’de perişan halde olup zulme uğrayanları savunma esası teşkil ediyordu. Mekke’de inen ve savaşa izin vermeyen sûrelerin ardından Medine’de inen Kur’an-ı Kerim sûreleri, bu nizamı getirdi.

[10] Mesed sûresi, 111/1-5.

[11] Kasas sûresi, 28/55.

[12] Enfâl sûresi, 8/30.

[13] El-Akkâd, Abkariyyetu Muhammed, s. 48.

[14] Bakara sûresi, 2/89-91.

[15] Bakara sûresi, 2/109.

[16] Enfâl sûresi, 8/56.

[17] Mâide sûresi, 5/11.