بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖيمِ

İslâm Ahlâkı

Güzel ahlâkın ilmî rehberi

“Sen elbette yüce bir ahlâk üzeresin.” (Kalem, 68/4)

Ana Sayfa / Aile Ahlâkı / İslâm Aile Yapısı
Aile Ahlâkı

İslâm Aile Yapısı

İslâm, insan hayatının bütün birimlerini düzene sokan ilâhi bir sistemdir. Hayatın her döneminde insana huzur ve mutluluk sağlayan bu sistemin en önemli kurumlarından biri de ailedir. Aile, hiç kuşkusuz toplumun en önemli yapı taşlarından biridir. Yapı taşları birbirlerini tamamlayarak sağlam bir binanın oluşmasını sağlar. Birbirini tamamlayan yapı taşları gibi, ailenin oluşması için insanlar da çift yaratılarak birbirlerini tamamlamaktadırlar. Allah’ın (c.c.) insanları çift yaratmasının hikmeti de aile kurumunun önemini göstermektedir.

Her şeyden çift (erkek ve dişi) yarattık ki düşünüp öğüt alasınız.” (Zâriyât sûresi, /49.)

Aile kurumunun kurulması neslin devamı, insanın ruhsal, bedensel ve zihinsel açıdan rahat ve huzurlu yaşamasını sağlar. İslâm bu kuruma gerekli önemi vererek, eşler arasındaki ilişkileri hukuksal ve ahlâki ilkelere bağlamıştır. Aile ilişkilerinde adâlet ve insaf ölçüleri içerisinde hareket edilmesini sağlayarak, ne kadının erkeğe ve ne de erkeğin kadına haksızlık yapmasına asla izin vermemiştir. Allah (c.c.), eşlerin birbirleri üzerindeki haklarını belirtirken şöyle buyurmaktadır:

“...Erkeklerin kadınlar üzerinde bulunan hakları gibi, kadınların da erkekler üzerinde hakları vardır. Erkeklerin, kadınlar üzerindeki hakları, bir derece daha fazladır.” (Bakara sûresi, 2/228.)

İslâm’da eşler arasındaki ilişkiler çok sağlam temellere oturtulmuştur. Örneğin bir karar alınacaksa, en iyi bir sonuca varmak için eşler birbirlerinin düşüncelerine başvururlar. Bu konuda âyet-i kerime’de şöyle buyurulmaktadır: “Eğer (ana-baba), anlaşıp danışarak (çocuğu) sütten kesmek isterlerse, kendilerine günah yoktur.” (Bakara sûresi, 2/233.)

İslâm, ailenin kurulmasını isterken, insanın düşebileceği hataları da ortadan kaldırmak istemiştir. Ailenin, dünya hayatının düzeninde olduğu gibi, ahiret hayatında da önemi büyüktür. Allah’ın insanlara evlenmeyi emretmesi (Nûr sûresi, /32.), insanın hem bu dünyada ve hem de âhirette mutlu yaşamasını sağlamak içindir. Bu âyetten de anlaşılıyor ki aile gereklidir. Ailenin kurulmasını sağlayan ise evliliktir.

İslâm, tevhid esasına dayalı bir inanç sistemi olduğu için insanı ilgilendiren temel sorunlar karşısında çözüm yolları göstermiştir. İnsana ait olan değerlerin korunması, yaşanması ve geleceğe aktarılması için düzenli bir aileye ihtiyaç vardır. Kur’an-ı Kerim’den da anlıyoruz ki, geçmiş milletlere gelmiş olan bütün peygamberler de aile kurumunu kurmuşlar ve toplumun temelini teşkil eden yeni yeni aileler ortaya çıkmıştır. “Andolsun, biz senden önce de (senin gibi insan olan) elçiler gönderdik, onlara da eşler ve çocuklar verdik.”(1) buyurulur.

Buradan açıkça anlaşılmaktadır ki, aile kurumu ilk insan ve ilk peygamber olan Hz. Adem (a.s.) ile başlayarak son peygamber olan Hz. Muhammed (s.a.v.) ile devam etmiştir. Kıyamete kadar da onların yolunu takip edenler bu kurumu yaşatacaklardır.

İslâm’ın aile kurumuna verdiği önemin en temel nedenleri olarak şunları söyleyebiliriz:

a) İnsan soyunun devamını sağlamak ve sağlıklı nesillere geleceğe aktarmak. Bu konuda Kur’ân-ı Kerim’de şu âyet-i kerimeyi görüyoruz: “Ey insanlar, sizi bir tek nefisten (nefes alan candan) yaratan ve ondan eşini yaratıp ikisinden bir çok erkekler ve kadınlar üreten Rabb’inizden korkun; adına birbirinizden dilekte bulunduğunuz Allah’tan (c.c.) ve akrabalık (bağlarını koparmak)tan sakının. Şüphesiz Allah (c.c.) sizin üzerinizde gözetleyicidir.” (Nisâ suresi, /1.)

b) İnsanın cinsel arzularını ahlâk dışı yollardan karşılamasını engellemek. İslâm evlenmeyi teşvik ederken insanın cinsel arzularını helâl bir şekilde gidermesini sağlamıştır. Bu şekilde birbirine bağlı ve birbirinin sırlarını bilen ve saklayan eşlerin oluşturduğu huzurlu bir aile yuvası kurulmuş olur. Kur’an bunu ne güzel açıklıyor: “Onlar sizin elbisenizdir, siz de onların elbisesisiniz.” (Bakara sûresi, 2/187.)

c) İnsanın bütün görevlerini yerine getirebilmesi için huzurlu bir ortama ihtiyacı vardır. Bunların başında aile kurumu gelmektedir. Günlük hayatın çeşitli işleri ve sorunları ile yorulan insan, yorgunluğunu en iyi şekilde kendi yuvasında giderir. Bir erkeğin, eşi ve çocuklarıyla geçireceği zamanlar, onun için en mutlu ve huzur verici zamanlardır. Peygamberimiz (s.a.v.) “Yüzüne baktığı zaman insanı mutlu eden bir ‘eş’e sahip olmayı, erkekler için büyük nimetlerden biri saymıştır.” (Ebû Davud)

AİLENİN KURULMASI: EVLİLİK

İnsan yaratılışının doğuştan ihtiyaç duyduğu şeylerin başında evlilik gelmektedir. Evlilik, yalnızca bir erkek ile bir kadın arasında gerçekleşen bir birliktelik değildir. Evlilik, aynı zamanda ailenin temelini teşkil eder. Aile ise toplumun ana direğidir. Evliliğin, bu önemli beşeri, hukukî ve ahlâkî yönünden başka, bir de ilâhî ve dinî yönü vardır. Evliliğin saadet ve huzur ile devamı için gereken şartlar “Allah’ın belirlediği sınırlar”dır. Evliliği devam ettirmek bu sınırları korumak ve kurallara uymakla olur.

Kur’an-ı Kerim’de evliliğin teşvik edildiğini şu âyetlerle görüyoruz:

“İçinizden bekârları ve köle ve cariyelerinizden iyileri evlendirin. Eğer yoksul iseler, Allah (c.c.) lutfuyla onları zengin eder. Allah(ın mülkü) geniştir. O, (her şeyi) bilendir.” (Nûr sûresi, /32.)

“Ve (onlar): ‘Rabbimiz, bize gözler sevinci (gönüller açan) eşler ve çocuklar ver ve bizi (senin azâbından) korunanlara önder yap’ derler.” (Furkan sûresi, /74.)

“O’nun âyetlerinden biri de, size, kendi nefislerinizden, kendileriyle sükûn bulacağınız eşler yaratması ve aranızda sevgi ve merhamet koymasıdır.” (Rûm sûresi, /21.)

“Allah size kendi nefislerinizden eşler yarattı ve eşlerinizden de size oğullar ve torunlar yarattı ve sizi güzel (ve helâl) rızıklarla besledi.” (Nahl sûresi, /72.)

Evlilik konusu üzerinde Peygamberimiz (s.a.v.) de önemle durmuş ve teşvik etmiştir: “Kimin evlenmek için maddi ve manevi durumu yerinde olur, bununla beraber evlenmezse, o benden değildir.” “Mü’min, Allah’tan (c.c.) korkup kötülüklerden sakındıktan sonra saliha bir eşten daha hayırlı bir şeyden yararlanmamıştır.” (İbn Mâce.)

Bir gün Peygamberimiz (s.a.v.)’in hanımlarının yanına gelen üç sahabe, O’nun ibadetleri hakkında sorular sordular. Peygamberimiz (s.a.v.)’in hanımları O’nun ibadet şekillerini anlattılar. Bu ibadetleri az bulan sahabiler:

“Peygamber (s.a.v.)’in yanında biz neyiz ki? dediler. Peygamber’in geçmiş ve gelecek bütün günahları bağışlanmıştır.” Sonra bunlardan birisi şöyle dedi:

“Ben yaşadığım sürece her gece namaz kılacağım.” Diğeri:

“Ben hayatım boyunca her gün oruç tutacağım.” Üçüncüsü de şöyle dedi:

“Ben de kadınlardan uzak duracağım ve hiç bir zaman evlenmeyeceğim.”

Bunun üzerine bunların yanına gelen Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurdu: “Sizler böyle böyle diyorsunuz öyle mi? Bana bakın! Yemin ederim ki, içinizden Allah’tan (c.c.) en fazla korkan ve O’na karşı gelmekten en çok korunan benim. Buna rağmen bazen oruç tutuyorum, bazen de tutmuyorum. Namaz kılıyorum, uyuyorum ve kadınlarla evleniyorum. Bu benim sünnetimdir. Eğer bir kimse benim sünnetimden yüz çevirirse, o benden değildir.” (Buhâri, Müslim.)

Evlilik, insanın hayatına önemli bir sorumluluk duygusu yükler. Karşılıklı sevgi ve şefkat temelinde gerçekleşen evlilik, eşler arasında huzurlu bir yaşamın şartıdır. Evlilikte karşılıklı sevgi ve saygı olmazsa, eşler birbirlerinin hak ve hukukuna uymazsa, o evlilik sağlıksız bir evlilik olur.

Evlilikte eşler karşılıklı olarak sorumluluk bilinci taşımalıdır. Erkeğin yapması gereken görevleri, kadının yapması geren ödevleri ayrı ayrıdır. Her ikisi de aile içinde birbirlerine yardımcı olmak, aralarında ufak tefek sorunlar olsa da bunları büyütmemek karşılıklı anlayışa bağlıdır. Yukarıda meâlini verdiğimiz âyet-i kerimelerden de anlaşılacağı üzere, Allah (c.c.), insanların ve eşlerin ortak sorumluluklar üstlenmesi, iyilikte ve hayırlı işlerde yarışmaları, birbirlerinin hukukunu gözetmeleri konusunda kendisinden korkulması gerektiğini bildirmektedir.

ANA BABANIN ÇOCUKLARINA KARŞI GÖREVLERİ

Her yeni doğan çocuk, aile için yeni bir mutluluk ve sevinç nedeni olması yanında yeni sorumluluklar getirir. Ana ve babanın bu konudaki görevlerini üç noktada toplamak mümkündür:

1. Çocuğun maddî ihtiyaçlarının karşılanması. Çocukların beslenme, barınma, giyim-kuşam ve sağlık gibi maddi ve bedensel ihtiyaçlarının karşılanması ailenin başta gelen görevidir. Hz Peygamber (s.a.v.), kişinin hayır yolunda harcadıkları içinde sevabı en çok olanının, aile bireylerine yaptığı harcamalar olduğunu belirtmiş ve başka bir hadisinde de: “İnsanın aile bireylerini sefil bırakması günah olarak kendisine yeter.” (Ebû Davûd.) buyurmuştur.

2. Çocuğa sevgi ve şefkat gösterilmesi. Peygamber (s.a.v.)’in gerek kendi çocukları ve torunlarına ve gerekse diğer çocuklara karşı son derece şefkat, merhamet ve sevgi hisleri duyması, onları bağrına basıp okşaması, öpmesi, hatalarını bağışlaması, şakalaşması, hatta oyunlarına katılması ile ilgili pek çok hadis rivayet edilmiştir. O’nun çocuklara olan düşkünlüğünü yadırgayan birini, “Allah senin kalbinden merhameti söküp almışsa ben ne yaparım!” (Buhârî.) diyerek eleştirmiştir.

Modern psikoloji, ana babanın sevgi ve şefkat gibi manevî ilgisinin en az maddî ilgi kadar önemli olduğunu, bu ilgiden yoksun kalan çocukların uyum problemlerinin bulunduğunu, bunların suç işleme eğilimlerinin daha çok olduğunu göstermektedir. Ayrıca, çocuğun anne sütüyle beslenmesi, bedensel olduğu kadar ruh sağlığı bakımından da çok yararlı görülmekte ve böylece Kur'a’-ı Kerim'i’, "Anneler çocuklarını tam iki yıl emzirsinler.” (Bakara sûresi, 2/233.) anlamındaki âyetinin önemi daha iyi anlaşılmış bulunmaktadır.

3. Çocuğun eğitimi. Çocuğun dini, ahlâkî ve meslekî eğitimi, ailenin en zor ve o kadar önemli göreviir. Hz Peygamber (s.a.v.): “Beni Rabbim eğitti ve ne güzel eğitti.” Anlamındaki hadisleri, eğitimin kutsal boyutu olan bir meslek olduğuna işaret eder. Müslüman ahlâk ve eğitim bilginleri Allah’ın (c.c.) Rab (terbiye edici, eğitici) anlamındaki ismini de buna delil gösterirler. Hz. Peygamber (s.a.v.)’in, “Ben ancak bir öğretmen olarak gönderildim” (İbn Mâce.) hadisi de eğitimin bir Peygamber mesleği olduğunu gösterir.

Eğitimin temel amacı ise, çocukların bilgide ve ahlâkta dolu ve donanımlı olmalarını sağlamaktır. “Hiçbir baba çocuğuna güzel eğitimden daha değerli bir miras bırakamaz.” (Tâc.) anlamındaki hadisin açık ifadesi yanında, “İlim talep etmek her müslümana farzdır.”(İbn Mâce) Anlamındaki hadis de bu hususta ana babaya sorumluluk yüklemektedir.

Aile ortamı aynı zamanda bir eğitim ortamı olduğundan çağdaş eğitimciler gibi müslüman eğitimci ve ahlâkçılar da aile eğitiminin önemi ve tarzı üzerinde önemle durmuşlardır. Bu konuda yazılan eserlerde şu öneriler yer almaktadır: Büyükler, davranışlarıyla çocuklar için iyi örnek olmaya önem vermeli; eğitim sırasında onları küçük yerine koymayıp kendileri onların düzeyine inmeli ve onları anlamaya çalışmalı; oyun oynamalarına fırsat vermeli, eğitici oyunlara yönlendirmeli, onlara sürekli doğru ve tutarlı bilgiler vermeli; hoşgörü ilkesine özenle uymalı; ancak bunun ölçüsünü iyi ayarlayarak çocukların şımarıp arsızlaşmasına yol açmamaya özen göstermelidirler.

ÇOCUKLARIN ANNE BABASINA KARŞI GÖREVLERİ

Hem Kur’an-ı Kerim’de ve hem de hadislerde, çoğunlukla Allah’a (c.c.) kulluk görevlerinin hemen ardından, anne babaya saygılı olma ve iyi davranmanın bir görev olduğuna dikkat çekilir. “De ki: ‘geliniz, size rabbiniz neleri haram kıldı, okuyayım. O’na hiçbir şeyi ortak koşmayın! Babanıza annenize iyilik yapmaktan ayrılmayın! Yoksulluk yüzünden evladınızı öldürmeyin, sizin de onların da rızkınızı biz veririz...”(En’âm sûresi, 6/151-153.) “Rabbin, kendisinden başkasına kulluk etmeyin ve anne-babaya iyi davranın, diye emretti. Onlardan birisi yahut ikisi yanında ihtiyarlık haline gelirse, sakın onlara ‘üff’ deme ve onları azarlama! İkisine de tatlı söz söyle. İkisine de merhamet kanadını aç ve: ‘Rabbim, ikisine de, beni küçükken eğittikleri gibi Sen onlara rahmet buyur!’ diye dua et.”(İsrâ sûresi, 17/23-24.)

Meryem sûresinde, Hz. İbrahim (a.s.) ile babası Âzer arasındaki bir diyaloğu aktaran âyetler (Meryem sûresi, 19/41-88.), çocukların anne babasına karşı saygısına bir örnek oluşturması bakımından ilgi çekicidir. Burada Hz. İbrahim Azer’e her sözünün başında ‘babacığım’ diye hitap eder. Babası Hz. İbrahim (a.s.)’in dinini benimsemesine ve son derece kaba ve tehdit edici sözler kullanmasına rağmen yine de O saygısını koruyarak, “Selâm olsun sana! Rabbimden senin için af dileyeceğim” der.

Hz. Peygamber (s.a.v.) de en önemli amelleri, Allah (c.c.) katındaki değerine göre şu şekilde sıralamıştır: “Vaktinde kılınan namaz, anne babaya iyilik ve Allah yolunda cihad.”(Buhâri, Müslim.) Çok meşhur olan bir hadiste ise “Kebâir” (büyük günahlar) diye bilinen başlıca kötülüklerin en büyükleri sıralanırken: “Allah’a ortak koşmak, anne babaya isyan etmek ve yalan yere şahitlik yapmak”(Buhâri, Müslim.) buyurulmuştur.

Ana babaya iyilik edip onları incitmekten kaçınmanın önemine dair pek çok âyet ve hadisin yanında, ahlâk kitaplarında de konuya büyük önem verilmiş, onların, birere insan olarak doğal haklarının yanında; çocukların onlara karşı yerine getirmeleri gereken bir çok görevden söz edilmiş olup bunların başlıcalarını şöyle sıralamak mümkündür: Onların maddî ve manevî ihtiyaçlarını karşılamaya, huzurlu bir yaşama ortamı sağlamaya çalışmak, istetmeden vermek, kendilerinden aşırı özveriler beklememek, haklarında şikâyetçi olmamak, kusurlarını saklayıp iyiliklerinden söz ederek itibarlarını korumak, uyarılmaları zorunlu olan durumlarda ise bunu incitmeden yapmak, hayatta iken ve öldükten sonra duacı olmak, haram olmayan konularda isteklerini yerine getirmek, öldüklerinde vasiyetlerini yarine getirmek ve arkalarından hayır ve hasenatta bulunmak, hatıralarını yaşatmak üzere dostlarıyla ve sevdikleriyle ilişkiyi devam ettirmek ve dinin güzel bulduğu diğer konularda gereğini yapmak. (İlmihal, T. Diyânet Vakfı.)

KİŞİNİN KENDİSİNE KARŞI AHLÂKÎ GÖREVLERİ

İslâm ahlâkı her bireyi “insan” olarak bir değer kabul eder. Kur’an-ı Kerim’de çeşitli vesilelerle insan “yeryüzünün halifesi” olarak takdim edilmiştir. “Ve Rabbin meleklere: ‘Ben yeryüzünde mutlaka bir halife tayin edeceğim’ dediği vakit...”(Bakara sûresi, 2730.) “Sizi yeryüzünün halifeleri yapan ve bazılarınızı diğer bazılarının derecelerle üzerine çıkaran O’dur. Bunun hikmeti ise, size verdiği şeylerde sizi sınamaktır. Şüphe yok ki Rabbin çok çabuk cezalandırır, yine şüphe yok ki O, çok bağışlayıcı ve çok merhametlidir.”(En’âm sûresi, 6/165.)

Hz. Peygamber (s.a.v.) de, “Her doğan çocuk temiz yaratılış (fıtrat) üzere doğar.” (Buharî.) buyurarak, insanın yaratışının suçsuz ve tertemiz olduğunu ifade etmiştir. İslâm düşünce geleneğinde insan, “eşref-i mahlûkat” diye tanımlanmıştır. Kur’an-ı Kerim’in bir çok âyetinde Allah’ın (c.c.) buyruğu uyarınca Hz. Adem (a.s.) karşısında meleklerin secdeye kapandığı bildirilmektedir. Bu sebeple, aslında insanlık için ahlâk düzenini kuran yüce Allah, hayatın hangi alanına ilişkin olursa olsun, bütün erdemlerin, bir bakıma onlara sahip olan bireyi daha da yüceltmeyi ve gerçek anlamda insan yapmayı amaçlamasını dilemiştir. Bu bakımdan Allah (c.c.), kişinin yaptığı iyilikler ve kötülükleri, kime karşı yapılmış olursa olsun, öncelikle kişinin kendisine yapılmış saymaktadır. Kur’an-ı Kerim’de: “Kim iyi bir iş yaparsa kendi lehine yapmış olur, kim de kötü bir iş yaparsa kendi aleyhine yapmış olur.”(Fussilet sûresi, 41/46.)

İnsanın Bedensel Varlığı ile İlgili Görevleri

Ahlâk, beden sağlığı bilimi değildir. Bununla birlikte İslâm ahlâkında, insanın dinî ve dünyevî görevlerini doğru ve yeterli olarak yerine getirebilmesi için kendi bedensel varlığını koruma ve geliştirme hususunda bazı görevleri bulunduğu kabul edilmiştir. Kuşkusuz bu görevlerin başında, insanın kendi hayatını koruması gelir. İslâmiyet hiçbir insana kendi hayatına son verme hakkı (intihar) hakkı tanımamış ve yasaklamıştır. Peygamber (s.a.v.)’in bu konudaki hadisleri son derece ağır bir üslûp taşımaktadır.

Yine Peygamber (s.a.v.)’in insan sağlığı konusundaki açıklama ve uygulamaları, hadis kitaplarında "Tıbb-ı Nebevî" başlığı ile özel bölümler açılmasına veya aynı başlıkla kitaplar yazılmasına zemin hazırlamıştır. Ayrıca Hristiyanlığın aksine, İslâm dini, içki, kumar, fuhuş gibi insan ve toplum sağlığına zararlı kötülükler karşısında kayıtsız kalmaz. Aksine Kur’an-ı Kerim, kapsamlı bir ifadeyle, “Kendi elinizle kendinizi tehlikeye atmayınız.” (Bakara sûresi, 2/195.) derken, Hz. Peygamber (s.a.v.) de sağlığını ihmal edecek derecede ibadet etmeyi bile onaylamamış ve bu şekilde kendisini ibadete veren bir sahabiyi uyarırken, “Bedeninin de sende hakkı vardır.” (Buhârî.) buyurmuştur.

Beden sağlığı, bireysel görevler için olduğu kadar toplumsal görevler için de gereklidir. Nitekim Kur’an-ı Kerim’de, “Düşmanlarınıza karşı kuvvet hazırlayınız”(Enfâl sûresi, 8/60.) buyurulurken, bu hususta en önemli unsur olan insan gücünün de amaçlandığında kuşku yoktur.

İnsanın Ruhsal Varlığı ile İlgili Görevleri

Ahlâk bilimcileri genellikle insanı diğer varlıklar karşısındaki üstünlüğünün akıl, zekâ, kalp, vicdan, tefekkür, estetik duygu, inanma, iyilik sevgisi gibi ruhsal ve manevî özelliklerinden ileri geldiğini kabul ederler. Bu özellikler veya yetenekler nedeniyledir ki, yaratıcısı tarafından insana “Kuşkusuz biz Ademoğlunu şerefli kıldık” (İsrâ sûresi, 17/70.) buyurularak iltifatta bulunulmuştur. Şu halde insanın, ruhsal ve manevî meziyetlerini koruması, geliştirmesi, üstün yeteneklerini iyilik yollarında etkin ve verimli hale getirmesi, onun hem kendi varlığına karşı ve hem de kendisini güzel yeteneklerle donatan Allah’a (c.c.) karşı bir borcudur.

İslâm ahlâkı, her güzel haslet ve iyi davranışın öncelikle onu yapanı yücelteceğini kabul eder. Bu sebeple insan, elinden geldiği kadar iyi hasletler ve erdemler kazanmaya, güzel davranışlar gerçekleştirmeye çalışmalıdır.

AKRABALAR ARASINDA AHLÂKÎ GÖREVLER

Genel olarak müslümanlar ve bilhassa komşular arasında söz konusu olan iyilik ve ikram, yardımlaşma, dayanışma, ziyaretleşme, hoşgörü, iyi ve kötü günleri paylaşma, davete icâbet, hasta ziyareti, bayramlaşma, tebrikleşme, taziye gibi sosyal ve ahlâkî görevler akrabalar arasında da geçerli ve gereklidir. Ancak bütün bunlar, öncelikle akraba ile ilişkileri sürdürmeyi gerektirdiği için, gerek hadislerde ve gerekse ahlâk kitaplarında bu konuya "Sıla-i rahim" başlığı altında özel bir önem verilmiştir. Bir hadis-i kudsî’de Allah (c.c.) “Kim akrabalık ilişkisini yaşatırsa kendisinin de o kuluna ilgisini sürdüreceğini, fakat akrabasını terk edenlerden de ilgisini keseceğini” bildirmiştir.(Buhârî.)

Hz peygamber (s.a.v.) de, konuyla ilgili pek çok hadislerinin birinde, “Bütün faziletlerin en üstünü, senden ziyareti kesen akrabanı ziyaret ederek ilişkiyi yaşatmandır.” (Müsned.) buyurmuş; ziyaretleşmenin rızkı bollaştıracağını, akrabaya mal yardımında bulunmanın başkalarına yapılan yardımın iki katı sevap kazandıracağını bildirmiş; hatta bir hadiste akrabalık ilişkisini kesenler, cennete giremeyecekler arasında sayılmıştır.

Peygamber (s.a.v.)’in Akrabalarına İyiliği

Peygamberimiz herkese iyilik yapar, yardım ederdi. Fakat akrabalarına daha fazla ikram ve ihsanda bulunmaya çalışırdı. Akrabaya iyiliğin “sıla-i rahim” adıyla farz kılınması da daha çok önem verilmesine sebep oluyordu.

Peygamberimizin baba tarafından pek çok akrabası vardı. Amcası, halası, onların çocukları ve torunları bulunmaktaydı. Ayrıca süt annesi, süt babası ve süt kardeşleri de vardı. Onları da aynı şekilde akraba olarak görüyordu.

Peygamberimiz küçük yaşlarda dedesinin ve uzun müddet de amcası Ebû Tâlib’in yanında yetişmişti. Amcasının kendisine büyük iyiliği vardı. Henüz peygamberlik gelmeden önce Ebû Tâlib büyük bir maddi sıkıntıya düşmüştü. Zaten müthiş bir kıtlık hüküm sürüyordu. Ona yardımda bulunmak ve biraz olsun desteklemek için kalabalık nüfusunun ağırlığını hafifletmek istedi. Amcasının o zamanlar çocuk yaşta bulunan oğlu Hz. Ali’yi kendi yanına aldı. O’na evladı gibi baktı, büyüttü, yetiştirdi, daha sonra da en çok sevdiği kızı Hz. Fatıma’yı Onunla evlendirdi.

Peygamberimiz amcaları Hz. Abbas’la, Hz. Hamza’yı çok severdi. Özellikle Hz. Hamza Mekke’de bulunduğu zamanlarda kendisine büyük yardımda bulunmuştu. Müşriklerin çeşitli hücumlarından onun yardımıyla kurtulmuştu. Hz. Hamza Uhud’da şehit düşünce, Peygamberimiz çok üzüldü, kendini tutamadı ve gözlerinden yaşlar boşandı.

Peygamberimiz diğer amcası Hz. Abbas’a ayrı bie sevgi duyardı. O’nun hatırı için can düşmanı ve müşriklerin ileri gelenlerinden Ebû Süfyan’ı kabul etmiş, eman vermiş ve Hz. Ömer’in öldürmeye davranması üzerine O’na engel olmuştu.

Hz. Abbas’ın oğlu Abdullah çok küçük yaştaydı. Peygamberimiz O’nun yetişmesi için ayrı bir özen gösterdi. Daha sonra Abdullah İbni Abbas, sahabilerin ilimde en önde gelenlerinin arasına girdi.

Peygamberimiz akrabalarından hiçbirisini diğerinden üstün tutmaz, farklı davranmaz, sık sık onları ziyaret eder, hal ve hatırlarını sorar, ikramda bulunur ve ihtiyaçlarını gidermeye çalışırdı.

Yakın-uzak bütün akrabalarını gözetir, haklarını korurdu.

Bir seferinde “falan adamın çocukları benim dostum değil, ancak onlarla akrabalık bağlarım vardır. Bu akrabalığı ziyaret suyu ile yeşertmek ve tazelemek azmindeyim” buyurmuştu.

Peygamberimiz süt annesine, süt babasına ve süt kardeşine de iyilik ve ihsanda bulunurdu.

Huneyn savaşından sonra ele geçen esirler arasında Peygamberimizin süt kardeşi Şeyma da vardı. Sahabiler Şeyma’yı Peygamberimizin huzuruna getirdiler. Peygamberimiz hırkasını çıkardı, süt kardeşinin altına serdi, oturmasını söyledi. Bir anda çocukluk günleri zihninde canlandı. Gözleri doldu.

Daha sonra Şeyma’ya “İstersen yanımda sevimli birisi olarak kalabilirsin. İstersen yararlanacağın bazı mallar vererek seni kabilenin ve ailenim yanına göndereyim” teklifinde bulundu.

Şeyma, ailesine dönmeyi tercih etti. O sırada müslüman olan Şeyma’ya Peygamberimiz, Cirane’ye gidip beklemesini söyledi. Taif dönüşünde ise ona ve aile halkından hayatta kalanlara deve, keçi ve koyun verdi.

Peygamberimiz Ebû Leheb’in azad ettiği cariyesi Süveybe’den de süt emmişti. Zaman zaman ona da yardımda bulunurdu, yiyecek ve giyecek gönderirdi.

Yakın akrabalarla ilişkileri sürdürmek, onlara iyilik ve yardımda bulunmak, varsa ihtiyaçlarını karşılamak, görüp gözetmek, ziyaret etmek, hal ve hatırlarını sormak, mektup, telefon ve benzeri araçlarla arayıp sormak hem İslâmi ve hem de insani bir görevdir. Çünkü bir gün gelir siz de aranmak ve sorulmak istersiniz, ilgi ve alaka beklersiniz. Ama böyle bir alışkanlığınız yoksa kimsenin aklına gelmezsiniz.

Akrabalara iyilik yapmanın insan hayatına getirdiği güzellikleri Efendimiz şöyle ifade buyururlar: “Akraba ve yakınlarınızı tanıyın. Çünkü sıla-i rahim (yakınlarla olan ilişkiyi sürdürmek) yakınlar arasında sevgi doğurur, rızkı çoğaltır ve ömrün uzamasına sebep olur.”

Yakınlarla ilgilenmek güzel bir ölçünün de habercisidir. Herkes en iyi, en güzel ve en faydalı insan olmak ister.

İşte Örnek:

Adamın birisi Peygamberimize geldi ve sordu:

“Ya Resûlallah, insanların en hayırlısı kimdir?”

“Rabbinden en çok korkan, yakınlarına en çok ilgi gösteren, iyiliklere en çok teşvik eden ve kötülüklerden en çok sakındırandır.” Buyurdu.

Akrabaya iyilik yapmak aynı zamanda bir ibadet, Allah’ın razı olacağı bir kulluk görevi, aynı zamanda birinci derecede imanın bir alâmeti, mümin olmanın bir gereğidir.

Peygamberimizin bu konudaki sözleri çok yerindedir:

Kim Allah’a ve ahiret gününe iman etmişse sıla-i rahim etsin. (Yakınları ile ilgilensin)

Peygamber Efendimiz akrabalarla ilgilenmeyi çok tavsiye eder, bu konunun üzerinde çok dururdu. Sahabiler de Peygamberimizden aldıkları bu tavsiyeyi birer emir ve talimat olarak kabul ederler ve bu konudaki ihmallerini gidermeye çalışırlardı.

Abdullah b. Ebi Evfâ anlatıyor:

“Peygamberimizin huzurunda idik. Şöyle buyurdular:

“Akrabaları ile ilişkilerini kesenler, aramızda bulunmasınlar.”

Bunun üzerine teyzesi ile aralarında küçük bir kırgınlık geçmiş olan bir genç aramızdan kalkarak doğruca teyzesine gitti., onunla görüşüp barıştılar. Sonra tekrar meclisimize geldi. Peygamberimiz tekrar şöyle buyurdu:

“Aralarında akrabasıyla ilişkilerini kesen kimselerin bulunduğu topluma Allah’ın rahmeti inmez”

Akrabalarınızla ilişki kurar, gider-gelir, arayıp sorar, iyilik ve ikramda bulunursunuz. Ama bazılarından hiç karşılık görmezsiniz. Bir süre tek taraflı yürür sonunda usanır, siz de ilişkiyi kesme yoluna gidersiniz. Bu doğru bir hareket midir? Cevabını Efendimiz’den alalım:

Bir zat gelir, Peygamberimize sorar:

“Ya Resûlallah, benim yakınlarım var. Ben onları ziyaret ederim, fakat onlar bana gelmez. Ben onlara iyilik ederim, onlar bana kötülük ederler. Ben onlara yumuşak davranırım, onlar bana kaba ve sert davranırlar.”

Peygamber Efendimiz şöyle buyurdular:

“Eğer dediğin gibi isen onlara kızgın kül yediriyor gibisin. Yani onların kötülüğü kendi aleyhlerinedir. Sen böyle davrandığın sürece Allah Teâlâ sana yardımcı olur ve seni onlardan korur.”