بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖيمِ

İslâm Ahlâkı

Güzel ahlâkın ilmî rehberi

“Sen elbette yüce bir ahlâk üzeresin.” (Kalem, 68/4)

Ana Sayfa / Arşiv — Eski İçerikler / İLİM
Arşiv — Eski İçerikler

İLİM

‘İlim’, insanın duyu organları ile elde ettiği veya Allah Teâlâ’nın vahiy yolu ile doğrudan doğruya gönderdiği, içinde zan ihtimali bulunmayan kesin bilgilere denir.

İslâmî terminolojide ilim terimi; genelde ‘bilgi’ kelimesini karşılamak için kullanıldığı gibi, herhangi bir bilim dalını ifade için de kullanılır. Örneğin; kelam ilmi, tefsir ilmi gibi. Aynı şekilde, ilim ve bilgi terimlerinin bazen marifet kelimesiyle karşılanıldığı da bilinir.

Cürcâni, ilim için şu tarifleri de yapar: ‘İlim; bir şeyi olduğu gibi idrak etmektir. Bilgisizlik bilginin zıddıdır. Bilim, bilinenden gizlilik ve kapalılığın kalkmasıdır. İlim, nefsin, bir şeyin manasına ulaşmasıdır. Düşünen ile düşünülen arasında hususi bir alakadır.’ (1)

İlim kavramının yanında çoğu zaman kullanılan irfan ve marifet kavramı, daha özel bir anlam taşır ve daha çok araçsız bilgiyi, seziyi, kalbî bilgiyi ifade etmek için kullanılır. İlim, insana ahiret yolunu dosdoğru gösteren (kılavuz) bilgiler topluluğudur.

İslâm’da ilmin ilk doğuşu; düşünmeden (basitçe), bir yol göstericiye başvurmadan elde edilir. İnsan, yaşı ilerledikçe sebeplerine başvurularak, düşünülerek, bir delille ilim elde etme yollarının var olduğunu anlar. Toplu olarak söylersek; birisi araçsız yolla doğrudan elde edilen ilim, diğeri araç ile elde edilen ilim vardır.

1. Araçsız ve Aracısız İlim

Her insan kendi özellikleri ile kendi cinsleri arasında farklı ve ayrı yanlarıyla yaratılır. Doğal olarak var olan özellikleri bilmek, bireylere doğrudan, araçsız verilen bilgilerdir (ilimdir). İnsan, açlık, susuzluk, keder, neşe, korku, vb. duyguları, çocuk, süt emmeyi; kuş uçmayı, balık, yüzmeyi doğrudan öğrenir. Siyah ve beyazın da diğer renklerin aynı şey olmadığı ve bir çok şeyin varlığı araçsız ve aracısız olarak bilinir. Bu yolla genelde maddi şeyler görerek öğrenilir.

2. Araçla Öğrenilen İlim

Bu çeşit ilim ise genel olarak akıl ve his aracılığı ile öğrenilen ilimdir. Araçlı ilimler, maddi olmayan, veya var olduğu halde görünüşte maddi şekli bulunmayan, fizik ötesi dediğimiz ‘gayb aleminden’ fikir, zihin yoluyla öğrenilir. İnsanda bulunan beş duyu (görme, işitme, koklama, tat alma, dokunma) ile maddi şeyler hakkında ( duyular vasıtasıyla) bilgi edinilir. Bir şey görünce şekil; bir ses işitince ses, bir şey koklayınca koku, ağzımıza bir şey alınca onun tadı, bir şeye dokununca onun yumuşak ve sert oluşu vs. hakkında araçlı bilgiler ediniriz. Ancak hastalık halinde tatlı, acı gibi gelir. Tren ve başka araçla giderken yol geriye gidiyor sanırız. Bu gibi bazı istisnalar dışında, duyular aracılığıyla, düşünerek, zihin bilgiler ediniriz. Ayrıca inceleme ve araştırma yoluyla da şüpheleri gideren doğru bilgilere ulaşırız. İlimler farklı bakış açılarına göre şu kısımlara ayrılabilir:

Şer’î ilimler: Peygamber Efendimiz (s.a.v.)’in getirdiği ilim.

Şeri’î olmayan ilimler: Maddi, dünyevi ilimler.

Ayrıca din, aklî ve dünyevi ilimler olarak, veya zahir (dünya hayatını tanzim eden) bâtın (ebedi hayatı tanzim edici) ilimler olarak da kısımlara ayrılırlar. İslam akâidine göre insanın ilim elde etmesini yolları üçtür.

1- Havass-ı selime (sağlam duyu organları): Bunlar, göz, kulak, burun, dil ve deri olmak üzere beştir. Bu duyu organları hastalıklardan uzak (sağlıklı) olduğu taktirde kendileriyle elde edilen bilgiye güvenilir.

2- Haber-i sadık (doğru haber): Bu ikiye ayrılır:

a- Mütevâtir haber: Yalan söylemek üzere birleşmeleri aklen mümkün olmayacak kadar çok sayıda bir topluluğun vermiş olduğu bir haberdir. Bundan şüphe edilemez. Örneğin, bugün Avustralya kıtasının varlığını gözlerimizle görmesek bile bir çok kişi tarafından haber verildiği için tereddütsüz kabul ederiz.

b- Haber-i Resul: Allah (c.c.) tarafından gönderilen hak peygamberin vermiş olduğu haber ve söylemiş olduğu şeylerdir.

3- Akıl: İslâm dini akla büyük önem vermiş, onu ilim elde etme yollarından biri olarak kabul etmiştir. Bir şey akılla düşünmeden hemen bilinirse buna ‘bedihi’ bilgi denir. Düşünerek bilinirse ‘istidlali bilgi’ denir.

İslâm dini ilme, okumaya ve bilgiye büyük önem vermiştir. Hz. Peygamber ((s.a.v.)’e inen ilk vahiyde okumaktan, kalemden, eğitim ve öğretimden bahdsedilir: “Yaratan Rabbinin adıyla oku! O, insanı bir alakadan yarattı. Oku! İnsana kalemle yazı yazmayı öğretip ona bilmediklerin öğrenen Rabbin sonsuz lütûf sahibidir.” (2)

İslâm, insanın yaratılışına uygun bir din olduğu için bütün müslümanlara ilmi farz kılmıştır. Her müslümanın dini görevlerini yerine getirecek, helal ile haramı, hak ile batılı birbirinden ayırt edecek kadar bilgi sahibi olması farzdır. Nitekim Hz. Peygamber (s.a.v.): “İlim tahsil etmek her müslüman erkek ve kadına farzdır.” (3) buyurulmuştur.

Tıp, ekonomi, mühendislik ve teknoloji gibi toplum için gerekli olan her türlü bilgiyi öğrenmek farzı kifayedir. Bu tür ilimler toplumun bazı bireyleri tarafından öğrenilirse bu farzı yerine getirmiş olur. Fakat kimse öğrenmezse toplumun bütün fertleri Allah (c.c.) katında sorumlu olurlar.

Övünmek ve başkalarına karşı üstünlük taslamak için ilim öğrenmek ise mekruhtur.

İslâm dini kadar ilme önem veren başka bir din yoktur. Kur’an-ı Kerim’de sadece ilim kelimesi yüz beş kez zikredilir. Bu kökten gelen diğer kelimelerle birlikte bu sayı sekiz yüz elli dokuzu bulmaktadır. Ayrıca ‘akıl, fikir, zikir’ gibi kelimeler de Kur’an-ı Kerim’de çokca zikredilir.

İslâm’a göre ilim ve hikmet müminin kaybolmuş malıdır; mü’min, yerine ve söyleyene bakmaksızın onu nerede bulursa alır. Her fenalığın, hatta küfür ve şirkin başı bilgisizlik ve cehalettir. Küfrün ne demek olduğunu bilen bir kimse kafir olamaz. Şirkin ne demek olduğunu bilen, başkalarını Allah (c.c.)’a ortak koşamaz. Allah’tan başkasına ibadet edemez. Bunun içindir ki Kur’an “Sakın cahillerden olma.”; “Kulları içerisine Allah’tan ancak alimler korkar.” (4)

“Körle gören bir olmaz. Karanlıkla aydınlık da bir olmaz. Gölge ile sıcak da bir olmaz. Dirilerle ölüler de bir olmaz. Allah dilediğine işittirir; yoksa sen kabirlerde bulunanlara işittirecek değilsin.” (5) buyurmuştur.

Kur’an-ı Kerim’de ilmin her çeşidi övülmüş, bilenlerle bilmeyenlerin bir olmayacağı açıkça belirtilir: “Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?”

İslâm, ilmin, ilim adamının ve ilim yolcusunun değerini yükseltmiştir. Kur’an-ı Kerim’de “Allah, içinizden iman edenlerle kendilerine ilim verilenlerin değerini yükseltir.” (6) buyurulur.

Fatır sûresinin 19-22. ayetlerinde, bilgin insanın nasıl bir manevi ışık olduğu, ona nasıl bir ruh ve bilinç verildiği çarpıcı benzetmelerle anlatıldıktan sonra yukarıda geçen ayet gelmektedir: “Allaha derin saygı duyanlar, ancak O’nun bilgin kullarıdır.”

Allah (c.c.)’ın insanın yararına sunduğu çeşitli meyveleri, değişik renk ve biçimlerde görünen dağları ve diğer doğa varlıklarını, canlıları yarattığı anlatıldıktan sonra, en çok bilgin kullarının allah’a derin saygı duyacaklarının belirtilmesi, hayvanları, insanları ve doğa varlıklarını inceleyen bilginlerin, bunların kör doğanın eseri olamayacağını; kendi kendine oluşamayacağını, bunları bir planla ve hikmetle düzenleyip yaratanın bulunduğunu anlayacakları ve O yaratıcıya derin saygı duygularıyla dolacakları anlamına gelir. Böylece ayet, ilim adamlarının yapacağı derin araştırmaların, insanı Allah (c.c.)’a inanmaya ve ibadete götüreceğini anlattığı gibi, ilmin de önemini belirtmektedir. İlim insanı Allah (c.c.)’a saygıya götürmüyorsa, o gerçek ilim değildir. O ilim, sahibini olgunlaştırmamış ve gönlünü aydınlatmamış demektir. (7)

Peygamber (s.a.v.) de hadis-i şeriflerinde şöyle buyurmuştur: “İlim tahsil etmek maksadı ile bir yola giden bir kimseye Allah Teala Cennet yollarından açar. Melekler, ilim ve tahsil edene karşı memnuniyetleri ve tevâzuları sebebiyle kanatlarını yere sererler. Göklerde ve yerde olan herşey, hatta su içindeki balıklar, âlim için Allah’tan rahmet diler. Âlimler peygamberlerin varisleridir. Peygamberler ne altın ne de gümüş bırakmışlardır. Onlar miras olarak sadece ilmi bırakmışlardır. Kim ilmi almışsa büyük ve değerli bir şey almış demektir.” (8)

“Kim ilm tahsil etmek için (evinden veya yurdundan) çıkarsa geri dönünceye kadar Allah yolundadır.” (9)

İslâm’da ilim, Allah (c.c.) rızasını kazanmak ve amel etmek için öğrenilir. Peygamber (s.a.v.), dualarında: “Allah’ım, bana öğrettiklerinden beni faydalandır. Bana fayda sağlayacak ilim öğret, ilmimi artır.” (10) ; “Faydasız ilimden Allah’a sığınırım.” (5) buyururdu.

Görülüyor ki, dünya ve ahiret saadetlerinin anahtarı ilimdir. İlim, amellerin en faziletlisidir. Yukarıdaki emir ve sözlerin ışığında İslâm ve ilim birbirinden ayrılmaz iki şeydir demek mümkündür.

Dünya, ahiretin tarlası ve Allah’a giden yolun başlangıcıdır. Dünya düzenini ayakta tutmak için bildirilen bir takım yasalar vardır. İşte bu dünyada insanların ekonomik, sosyal, dini ve dünyevi bütün durumlarını düzenleyeceği ve insanları birleştirici kuvvet sadece ilim yolu ile kazanılır.

İlim, nefisleri helak edici ahlaksızlıklardan temizler; insanları aydınlatarak güzel ahlaka kavuşturur ve ahiret yolunun aydınlanmasını öğretir. İlim, Allah’u Tealanın kemâl sıfatıdır. Peygamberlerin ve meleklerin şerefi ilimden gelmektedir. Allah (c.c.)’ın huzuruna ilim ile gidilir. İlim tek başına faziletin de kendisidir.

Alim (ilim adamı) ise, bilmeyen kalabalığa gerçek ve doğru yolu gösterici olması bakımından “Rabbinden sana indirilen gerçekleri insanlara bildir.” (11) ilahi emrine muhatap olan peygamberin izindedir.

İlmi Gizlemek

Alimler sahip oldukları ilimleri başkalarına aktarmak zorunda mıdırlar? Başka bir deyimle, ilmi gizlemek, kınanan ve suç sayılan bir eylem midir ?

Kur'an-ı Kerim’de bu konuda yahudi ve hristiyanlarla ilgili olmak ve hükmü müslümanları da kapsamak üzere bazı ayetler vardır. İmam Suyuti “ed Dürrü’l- Mensur” isimli eserinde, İbn Abbas’ dan rivayet ettiğine göre, Muaz b. Cebel ve bazı sahabeler yahudi bilginlerinden bir gruba Tevrat’taki bazı hükümleri sordular. Yahudiler bu bilgileri gizlediler ve haber vermekten kaçındılar. Bunun üzerine şu ayet nazil oldu: “İndirdiğimiz açık delilleri ve hidayeti biz kitapta insanlara açıkça belirttikten sonra gizleyenler var ya; işte onlara hem Allah lânet eder, hem de bütün lânet edebilenler lânet eder. Ancak tövbe edip, durumlarını düzeltenler ve gerçeği açıklayanlar başkadır. Onları bağışlarım; çünkü ben tövbeyi kabul edenim, çok esirgeyenim.” (12)

Yahudilerin gizlediği bilgiler arasında ‘recim’ (taşlama) cezası bulunduğu gibi, Hz. Peygamber (s.a.v.)’in geleceğini bildiren haberler de bulunmaktadır. Nitekim bir ayette buyurulur: “Onlar, yanlarındaki Tevrat ve İncil’de (vasıflarını) yazılı buldukları o elçiye, o ümmi Peygambere uyarlar.” (13)

Ancak İslâmi hükümleri gizlemekten vazgeçip de tövbe eden, Hz. Peygamber (s.a.v.)’e iman ederek gidişini düzelten ve Allah (c.c.)’ın Peygamberlerine vahyettiği şeyleri insanlara açıklayanlar bunun dışındadır. Bunlar İslâmi hükümleri gizlemekten vazgeçtikleri taktirde Allah (c.c.) onların tövbesini kabul eder. Onları rahmet ve mağfiretine kavuşturur.

Ayeti-i Kerime’nin hükmü yalnız Ehl-i Kitaba değil; Allah’ın ayetlerini gizleyen ve şer’i hükümleri açıklamayan herkesi içine alır. Çünkü ayetin ifade biçimi, usûl (metodoloji) alimlerinin de dediği gibi özel sebebe bağlı olmaksızın genel anlam ifade eder.

Ebu Hayyan şöyle demiştir: ‘Açıkça anlaşılıyor ki, özel nüzul sebebi olsa bile ayetin genel anlamı, ehli kitap (yahudi ve hristiyanlar) olsun, başkaları olsun ilmi gizleyen herkes hakkındadır. Ayet, Allah (c.c.)’ın dininden olup ta yayılmasına ve duyrulmasına ihtiyaç duyulan herhangi bir ilmi gizleyen herkesi içine alır.’ Aşağıdaki hadis bu ayeti tefsir eder. Hadiste şöyle buyurulur: “Kendisine bir ilim sorulupta bunu gizleyen kimseye kıyamet gününde ateşten bir gem vurulacaktır.” (14)

Sahabiler de bu ayeti aynı şekilde anlamıştır. Ebu Hureyre (r.a.)’nin, şöyle dediği rivayet edilmiştir: ‘Eğer Allah’ın kitabındaki bir ayet olmasaydı, size hiçbir hadis rivayet etmezdim.’ Ebu Hureyre bundan sonra ilmi gizleyenlerle ilgili olan ayeti okumuştur. (15)

Diğer yandan bazı alimler ilmi gizlemeye yol açacağı endişesiyle, yukarıdaki ayete dayanarak, Kur'an-ı Kerim okuma karşılığında para almanın caiz olmadığını söylemişlerdir. Onlara göre ayet, hükümleri açığa vurmayı, yaymayı ve gizlemeyi emrediyor. Bir kimse edası kendisine gerekli olan bir amel için ücret almaz. Namaz kıldığı için ücrete hak kazanamaması gibi. Çünkü namaz, Allah (c.c.)’a yaklaşmak için yapılan bir ibadettir. Bu yüzden namazı öğretmek karşılığında alınacak ücret de caiz olmaz.

Ancak, sonraki (müteahhirun) alimleri ücret veya maaş alınmadığı takdirde dini görev ve çalışmaların ihmal edileceğini, dini tebliğin yaygınlaşamayacağını, ilmin giderek yok olacağını düşündüler ve dini ilimlerin eğitim, öğretim ve tebliğinde görev yapanların, bu hizmetleri karşılığında ücret alabileceklerine dair fetva verdiler.

--------------------------------------------------

(1) Cürcâni, et- Ta’rifat s. 160/167.

(2) Alak sûresi, 96/1-5.

(3) İbn Mace, Mukaddime/17.

(4) Fatır sûresi, 35/28.

(5) Fatır sûresi, 35/19-22.

(6) Mücadele sûresi, 58/15.

(6) S. Ateş, Kur’an Ansiklopedisi.

(7) Ebû Davud, İlim.

(8) Ebû Davud, İlim.

(9) Tirmizi, Daavât, 128.

(10) Tirmizi, Daavât, 68.

(11) Maide sûresi, 5/67.

(12) Araf sûresi, 7/157.

(13) Bakara sûresi, 2/159/160.

(14) İbn Mace, Hakim.

(15) Ebu Hayyan, el-Bahru’l Muhit, I, 454.