بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖيمِ

İslâm Ahlâkı

Güzel ahlâkın ilmî rehberi

“Sen elbette yüce bir ahlâk üzeresin.” (Kalem, 68/4)

Ana Sayfa / Siyaset Ahlâkı / İSLAM'DA SİYASET / Hz Osman'ın Siyasî Kişiliği
İSLAM'DA SİYASET

Hz Osman'ın Siyasî Kişiliği

(R.A.)’IN SİYASÎ KİŞİLİĞİ

Kureyş’in

en asil ailesine mensup olan Hz Osman (r.a.), Müslüman olduktan sonra

Rasûlullah (s.a.v.)’in kızı Rukiye ile evlenmişti.

Hz

Osman (r.a.), hanımı ile birlikte ilk muhacirler arasında Habeşistan’a hicret

etmişti. Daha sonra Mekke’ye dönmüş ve Medine’ye hicret etmiştir.

Medine’ye

hicretten sonra Hz Osman (r.a.), Müslümanların suyunu içtiği ve bir Yahudi’ye

ait olan Rume kuyusunu satın almış ve Müslümanların hizmetine sunmuştu.

Rasûlullah

(s.a.v.), kızı Rukiye’nin vefatından sonra Hz Osman (r.a.) ile akrabalığını

sürdürmek istemiş ve diğer kızı ‘Ümmü Gülsüm’ ile evlendirmişti. Bunun için Hz

Osman (r.a.)’a ‘Zinnureyn’ yani ‘İki nur sahibi’ denilmiş ve sürekli olarak bu

şekilde anılmıştır.

Hz

Osman (r.a.), Uhud savaşına katılmış, Rasûlullah (s.a.v.) ‘Zaturrika’ gazasına

çıktığı zaman O’nu Medine’de idareci olarak bırakmıştı. Hz Osman (r.a.) bunu

takip eden gazalara katılmış, Hudeybiye anlaşmasında Kureyş’e elçi olarak

gitmişti.

Hayber

gazasına, Mekke’nin fethine, Hevazin harbine katılmış, Tebuk gazasında İslâm

ordusunun içte birini yalnız başına techiz ederek silahlandırmıştı. Bundan

başka Rasûlullah (s.a.v.)’e 1000 deve alabilmek için gerekli parayı vermişti.

Hz Osman (r.a.), Veda Haccında Rasûlullah (s.a.v.)’e refakat etmiş, Rasûlullah

(s.a.v.)’in vefatı üzerine meydana çıkan hilafet tartışmalarında Hz Ebu Bekir

(r.a.)’e biat etmiş, Hz Ebu Bekir (r.a.) döneminde O’nun istişare meclisinde

bulunmuş, Hz Ebu Bekir (r.a.)’in ölüm döşeğinde Hz Ömer (r.a.)’i halife

bırakmak üzere yazdırdığı ahidnameyi yazmış, Hz Ömer (r.a.) döneminde O’nu

bütün kuvvetiyle desteklemiş ve Hz Ömer (r.a.)’in H. 23 senesinde şehid

edilmesi üzerine Müslümanların üçüncü halifesi seçilmiştir.

Hz

Osman (r.a.) halife seçildiği zaman şunları söylemişti:

‘Bir

iş yüklendim ve onu kabul ettim. Şunu belirteyim ki, ben yeni bir şey çıkarıcı

değil, töreye uyan biriyim. Buna karşı, Yüce Allah’ın kitabından ve

Peygamberinin (s.a.v) sünnetinden sonra üç sorumluluğum var:

1.

Benden önce fikir birliği ettiğiniz ve töreleştirdiğinize uymak,

2.

Töreleştirmediklerinde iyilerin töresini ortaya koymak,

3.

Ancak hak ettiğiniz durumlar hariç, sizden el çekmek.

Bilin

ki dünya tatlıdır; insanlara sevdirilmiştir, pek çok insan da ona eğilim

göstermiştir. Dünyaya meyletmeyin ve ona güvenmeyin. Çünkü dünya, güvenilmezdir.

Bilin ki dünya, ancak onu terk edeni terk eder.’

Hz

Osman (r.a.) halife olduğu zaman, düzgün bir kurum ile idare olunan, her tarafında

nizam ve güvenliğin hâkim olduğu bir devletin başına geçmişti. Hz Osman (r.a.)

bu geniş topraklar üzerindeki bu büyük devleti yaşatmaya muvaffak olduğu

takdirde görevini yapmış sayılırdı.

Hicretin

27. Senesinde İslâm orduları, Libya çölünü geçerek Trablus duvarlarına dayandı.

Romalılar burada yenilgiye uğratılmış ve Trablus halkı Müslümanlarla anlaşma

imzalamıştı. Bunun ardından ordu Merakiş’e kadar ilerlemiş ve bütün bu bölge

İslâm devletine ilhak edilmişti.[1]

Afrika’nın

fethinden sonra Müslümanlara İspanya’nın kapıları açılmıştı. Hicretin 27.

Senesinde Hz. Osman (r.a.), askerlerine ilerlemek için emir vermiş, fakat bir

müddet sonra ileri hareketler durmuş, Abdullah bin Ebi Serh, Mısır’a dönmüştü.

Afrika’yı feth etmeye muvaffak olduğundan dolayı Hz. Osman (r.a.), ganimetlerin

beşte birini va’di gereğince Abdullah’a vermesi üzerine kamuoyu galeyana

gelmiş, bu galeyan karşısında bu ihsanı Hz. Osman (r.a.) geri almıştı.

Hz.

Osman (r.a.)’ın devrinde vuku bulan en parlak hareketlerden biri Kıbrıs’ın fethidir.

Suriye sahiline yakın olan bu ada, Avrupa’dan Suriye ve Mısır’a geçmek isteyen

fatihlerin hareket üssü idi. Suriye ve Mısır’ın hayatı için bu adanın alınması

icap ediyordu. Muaviye (r.a.), hazırladığı bir donanmayı Kıbrıs’a göndermiş,

adayı alarak bir muahede akdetmişti. Kıbrıslılar bir müddet muahedeye sadık

kalmışlar, fakat hicretin 22’inci senesinde Romalılara yardım ettiklerinden

Muaviye (r.a.) burayı tekrar fethetmişti.

Kıbrıs’ın

fethinden sonra Arados adası da feth olunmuş, fakat Müslümanların bu sıralarda en parlak deniz zaferi hicretin

31’inci senesinde Bizans donanması ile İslâm donanması arasında vuku’ bulan

deniz muharebesidir. Düşman donanması, rivayete göre, 500 parçadan

müteşekkildi. İmparatorun Suriye sahillerine gönderdiği bu donanma, karşısında

İslâm donanmasını görmüş, iki taraf arasında şiddetli bir muharebe olmuştu.

Düşman donanması adeta imha edilmişti.

Bu

deniz zaferinin ardından İslâm donanması sancağını muzafferane dalgalandırmış,

Müslümanlar defalarca Malta, Girit adalarına çıkmışlar, Rodos adasını işgal

etmişlerdi. Muaviye, Anadolu sahillerine kadar gemilerini gönderdikten başka

İstanbul sularında da sancağını göstermişti.

Müslümanlar,

karada ve her yerde zafer kazandıkları gibi denizleri de ele geçirmiş

bulunuyorlardı.

Hicretin

30’uncu senesinde Basra valisi Abdullah bin Amir, Said bin Âs ile aynı

yollardan Horasan ve Taberistan’a hareket etmişlerdi. Said bin Âs, Cürcan, Horasan

ve Taberistan’ı fethe muvaffak olmuştu. Abdullah bin Âmir ise Kâbil, Secistan,

Nişabur, Mesit, Şebzdirah, Esfirayin, Ergiyan’ı feth etmiş, Abdullah bin Hâzimi

Serhas’a göndermiş, kendisi Maveraunnehre hareket etmişti.

Hz.

Osman (r.a.) devrinde Kıbrıs, Trablus, Taberistan feth olunduktan başka diğer

ülkeler de feth olunmuştur. Hicretin 31’inci senesinde (Habib bin Mesleme

El-Fehrî) Ermenistan’ı feth etmiş, hicretin 32’inci senesinde Muaviye,

İstanbul’a kadar gemilerini göndermişti. (Abdullah bin Âmir), Taklan, Faryab,

Cüzcan’ı feth etmişti. Hicretin 31’inci senesinde Muaviye (Hısnus’mere’e)’yi

istilâ etmiş, Horasan’da vuku’ bulan bir karışıklık bastırılmış, Trablusgarb’da

vuku’ bulan bir hareket bertaraf edilmişti.

Bütün

bu başarılara rağmen içerdeki düşmanlar boş durmuyor fitne tohumlarını sürekli

olarak yayıyorlardı. Bunlardan bir kısmı gizli çalışıyor, bir kısmı da Hz Osman

(r.a.) aleyhinde açık propaganda yaparak O’nu halkın gözünden düşürmeye

uğraşıyorlardı.

Hz

Osman (r.a.) bütün bu fitnelerden haberdar idi. Bu fesadı ortadan kaldırmak

için çalışıyordu. Fakat durumda hâkimiyet O’nun elinden çıkmış görünüyordu.

Bir

gece Hz Osman (r.a.), rüyasında Rasûlullah (s.a.v.)’i ve Hz Ebu Bekir (r.a.)

ile Hz Ömer (r.a.)’i görmüş, Rasûlullah (s.a.v.) O’na “Hep oruçluyuz, iftara seni bekliyoruz” demişti. Bu rüyadan sonra

Hz Osman (r.a.) uyanmış, son deminin geldiğini anlamıştı. Ertesi gün Cuma idi.

Oruca niyet etti. Bütün gününü ibadet ve Kur’an-ı Kerim okumakla geçirdi.

Kapının önünde Hz Hasan (r.a.) ve arkadaşları eve girmek isteyen isyancıları

engelliyorlardı. Bu mücadelede Hz Hasan (r.a.) yaralanmış ve isyancılar

duvardan atlayarak içeri girmeyi başarmışlardı. İçeri girenler Hz Osman

(r.a.)’a saldırmış, demir ve hançerlerle aldığı darbelerden Hz Osman (r.a.)

ruhunu teslim etmişti.

Bu

tüyler ürpertici olay ikindiye doğru vuku bulmuş Hz Osman (r.a.)’ın kanı

okumakta olduğu Kur’an-ı Kerim sayfaları üzerine akmıştı. Hz Osman (r.a.)’ın

şehadeti, bütün İslâm ümmetini yaralamıştı.

Bu

facia nedeniyle o ana kadar tam bir vahdet içinde yaşayan Müslümanlar, çeşitli

mezhep ve fırkalara ayrıldılar. Bu ayrılık asırlarca devam etti ve halen de

devam ediyor.

Son

derece alçakgönüllü olan Hz Osman (r.a.), Allah yolunda malını seve seve infak

eder, bu suretle Müslümanlığa büyük yardımlarda bulunurdu. Son derece cesur ve

bütün elem ve sıkıntılara dayanıklı yaratılan Hz Osman (r.a.) hiçbir felaket

karşısında sarsılmaz, her musibeti derin bir tevekkül ile karşılardı.

Malıyla

ve canıyla bir ömür boyu cihad etti ve şehid oldu.

[1] Asr-ı Saadet, A. En-Nedvî.