بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖيمِ

İslâm Ahlâkı

Güzel ahlâkın ilmî rehberi

“Sen elbette yüce bir ahlâk üzeresin.” (Kalem, 68/4)

Ana Sayfa / Siyaset Ahlâkı / İSLAM AHLAKI ve ÖZELLİKLERİ / Hz. Muhammed'in(s.a.v.)'in Ahlaki Şahsiyeti
İSLAM AHLAKI ve ÖZELLİKLERİ

Hz. Muhammed'in(s.a.v.)'in Ahlaki Şahsiyeti

Hz MUHAMMED (s.a.v.)’in AHLÂKÎ KİŞİLİĞİ

Kur’an-ı Kerim, Hz. Muhammed (s.a.v.)’in hayat ve kişiliğini

Müslümanlar için en iyi örnek olarak göstermiş [1]

ve bu nedenle Ashab-ı kiram O’nun hayatını titizlikle izlemişler; bu hayatı hem

bizzat kendi yaşayışlarına örnek almışlar, hem de sonraki kuşaklara büyük bir

gayret ve itina ile taşımışlardır.

Kusursuz bir anlatım yeteneğine sahip olan Hz. Peygamber

(s.a.v.), bütün hayatı boyunca yalnızca gerçeği söylemiş ve söylediklerini

harfi harfine yaşamıştır. O, sürekli olarak tatlı dilli, güler yüzlü ve

hoşgörülü olmuş; bununla beraber, her söylediğini saygı ile dinletmeyi de

başarmıştır. [2]

Peygamberimiz (s.a.v.)’in ahlâkının en önemli özelliği,

Allah (c.c.) vergisi oluşudur. O, üstün kişiliğindeki bütün güzel özellikleri,

çalışarak, emek vererek veya bunların özel bir eğitimini alarak kazanmış

değildir. O’nun ahlâkı, Allah (c.c.) tarafından kendisine ihsan ve ikram

edilmiştir. Yüce Allah (c.c.), O’nu bütün insanların örnek alacağı hatasız,

kusursuz, eksiksiz ve seçkin bir ahlâkta yaratmıştır.

O, dünyaya gözünü açıp kapayıncaya kadar hep aynı huy ve

ahlâk üzerinde yaşamıştır. O’ndaki güzel özellikler yaratılışında vardı. O’nu

eğiten, edep ve ahlâkın en üstün özellikleriyle donatan Allah (c.c.)’dır.

İşte bundan dolayı, O’nu kendisine örnek seçen insan, O’nu

ne kadar taklit edebilirse, o kadar çok yararlanır ve O’ndan aldığı bereket de

o oranda çoğalır.

Peygamberimiz (s.a.v.)’in ahlâkının en belirgin

özelliklerinden birisi de, insan yaratılışında var olan birbirine zıt ve ters

huyları en mükemmel şekilde bağdaştırıp, bütün duyguların ideal noktasını

bulmasıdır. Hiçbir şekilde aşırılığa kaçmadan, orta yola ve doğruya

ulaşmasıdır.

Bazı anlar olmuş, en cesur bir kahraman olarak, düşmanın kat

kat üstünlüğüne hiç aldırmadan, binlerce düşmana tek başına meydan okumuştur.

Fakat bu halinde bile yumuşak kalpliliğini ve merhametini geri bırakmamıştır.

Mesela bir savaş sonrası, öldürülmüş olarak gördüğü düşman çocuklarına o kadar

acımıştı ki, düşman da olsa çocukların öldürülmemesi gerektiğini, çünkü onların

suçsuz ve cennetlik olduklarını haber vermişti.

Peygamberimiz (s.a.v.), herkesin arzu edip de bir türlü

ulaşamadığı en üstün değerleri ve olgunluğu mükemmel bir şekilde ümmetine

göstermiştir ve bütün insanlığın gözleri önüne sermiştir.

O, bütün insanlığın kurtuluşu ve İslâm’ın dünyaya yayılması

gibi yüce bir amaç için zihnini yorarken; bu arada binleri bulan ve

Arabistan’ın her tarafına yayılan ümmetinin halini ve işlerini düşünürken;

çevresinde bulunan yoksul ve fakir Müslümanları hiçbir zaman unutmamış; kendi

çocuklarının eğitim ve ihtiyaçlarını da ihmal etmemiştir. Birincisini önemli

görürken diğerini küçümsememiştir.

Bu kadar ağır ve sorumluluk isteyen bir görev üzerinde

bulunduğu halde, O yine kendisini Rabbine vermiş, günlerinin ve gecelerinin

büyük bir bölümünü O’na ibadet ve zikirle geçirmiştir.

Kalbi her an Allah (c.c.)’a bağlıdır. Bu haliyle dünya ile

ilişkisini kesmiş gibi görünse de, yine O dünyanın içindedir. Bütün işlerinde

Allah (c.c.)’ın rızasını gözetmiştir.

Peygamber Efendimiz, dava arkadaşlarını (sahabileri) gözü

gibi korumuş, onlara ana-babalarından görmedikleri şefkat ve yakınlığı

göstermiş, kendi şahsına yapılan kötülük ve eziyetleri affetmiş onlardan

intikam almayı düşünmemiştir. Kendisini öldürmek için tuzak kuranları

yakaladığında serbest bırakmış, Ama Allah (c.c.) düşmanlarını asla

bağışlamamış, onların yakasını bırakmamıştır.

İnancı bozuk, fakat dışarıdan Müslüman gibi gözüken

münafıkların kalbine sürekli olarak Cehennem korkusunu vermiş, ahiretteki acı

hallerini hatırlatmıştır.

İslâm toprakları, güneyde Yemen’e ve kuzeyde Suriye ve

İran’a dayandığı sırada Peygamberimiz (s.a.v.), Arabistan’ın hakimi idi. Savaş

sonrası düşmanın bırakıp gittiği mallar (ganimetler) mescidin içini

doldururken, en kıymetli mallar Müslümanların ellerine geçtiği halde, yine O

kuru bir hasırın üzerinde yatacak kadar engin ruhlu; içerisi ot dolu bir

yastığa yaslanacak kadar mütevazi; her türlü imkan varken açlık sıkıntısı

çekecek kadar tok gönüllü ve kanaatkâr idi.

Hz. Ömer (r.a.)’in ‘Bizans kralı ve İran şahı dünya

nimetleri içinde yüzerken, Resûlullah kuru hasır üzerinde yaşıyor’ diyerek

ağlaması üzerine, sahabisinin gönlünü hoş tutan yüce Peygamberimiz (s.a.v.):

“Ey Ömer, varsın

Kisra ve Kayser dünya nimetlerinden zevklerini alsınlar, keyif sürsünler.

Ahiret nimetleri bize yeter.” diyerek tevekkül ve rızasını dile

getiriyordu.

Peygamberimiz (s.a.v.)’in ahlâkı bir meleke halindeydi, öz

olarak vardı. Güneş nasıl doğası gereği ışık saçar ve dünyayı ısıtır; çiçekler

nasıl renk ve kokularıyla çevreye güzellikler sunarsa; ağaçlar nasıl türlü

meyveler verir, yaratılışlarında var olanları ortaya çıkarırsa; Hz. Muhammed

(s.a.v.)’in ahlâki hayatı da o şekilde normal bir seyir içinde sürüp gidiyordu.

Öyle ki, her gören, Peygamberimiz (s.a.v.)’in o faziletle

birlikte yaratıldığı kanaatine varırdı. Hiç kimse O’ndan fazilete aykırı bir

şeyin görüleceğine inanmazdı. O her zaman muhtaçlara yardım eder; zayıfları

korur; tatlı sözlü, güler yüzlü bulunur; izzet ve vakarını muhafaza eder;

tevazu ve hoşgörüsünü hiç kimseden esirgemezdi.

Güneş nasıl ki, Allah (c.c.)’a inananın da, inanmayanın da

üzerine doğuyorsa, Peygamberimiz (s.a.v.)’in dünyayı kaplayan şefkati de

küçük-büyük, genç-ihtiyar, müslim-gayri müslim herkese aynı şekilde yayılırdı.[3]

İşte Hz. Muhammed (s.a.v.), Allah (c.c.) tarafından ‘ebedi risalet’ ile görevlendirilmiş

olmak bakımından en büyük ayrıcalığa sahip olması yanında, hem bir insan ve kul

olarak ve hem de kendi deyimiyle “ahlâki

güzellikleri tamamlamak için gönderilmiş” bir rehber olarak bütün ömrünü

erdemli yaşamaya adamış olması bakımından da en seçkin insandır ve bu yüzden

‘üsve-i hasene’ (güzel örnek)’dir. Yani O’nun ayrıcalığı, yasalar üstü

olmasından değil, getirdiği ilkelere titizlikle uymasındandır.

O’nun en yüksek ve örnek erdemlerinden biri de kendisini

asla yasalar üstü görmemesidir. Kur’an birçok kez O’na, kendisine vahyedilen

hükümlere uymasını emretmiştir. Kur’an’ın O’na verdiği bir talimat olan “Ben Müslümanların ilki olmakla emrolundum”[4] şeklindeki

ifade, O’nun diğer bir çok konuda olduğu gibi, ahlâk ve fazilette de bir öncü

ve örnek olmasını gerektirir. Bu sebepledir ki Kur’an’daki bir çok emir ve

yasaklar doğrudan O’na hitap eder.

Tasavvuf literatüründe Peygamber ahlâkının, şekil yönünden

çok derinlik ve manevi boyutunun ağırlık kazandığı görülür.

Peygamber ahlâkının hikmet yönü ise daha çok İslâm

filozoflarının ilgisini çekmiştir. Yani bir fakihin ahlâk anlayışında,

davranışların biçim yanı ağırlık kazanırken, yine bir tasavvufçunun gözünde

nefsin tezkiyesi, iç arınma ön plana geçerken, bir filozofun ahlâk tefekküründe

zihnin geliştirilmesi, aklın hikmete açılması yoluyla üstün mutluluğa

ulaşılması amaçlanmıştır.

[1] Ahzab sûresi,

33/21.

[2] Asr-ı

Saadette İslâm, M. Çağrıcı.

[3] Peygamberimizin Örnek Ahlakı, M. Paksu.

[4] Zümer sûresi,

39/12.