بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖيمِ

İslâm Ahlâkı

Güzel ahlâkın ilmî rehberi

“Sen elbette yüce bir ahlâk üzeresin.” (Kalem, 68/4)

Ana Sayfa / Cihad ve Savaş Ahlâkı / Örnek Şahsiyetler / Hz Hüseyin (R.A)
Örnek Şahsiyetler

Hz Hüseyin (R.A)

Hz. HÜSEYİN (r.a.)

Hz. Hüseyin (r.a.), Hicretin 4. yılında Medine’de doğdu. ‘Şehit’ lakabıyla meşhurdur. Göğsünden aşağısının dedesine çok benzediği rivayet edilir. Doğduğu zaman Hz. Peygamber (s.a.v.), ağabeyi Hz. Hasan’a yaptığı gibi o güne kadar Araplarca pek bilinmeyen adını kulağına bizzat ezan okuyarak koydu ve doğumunun yedinci gününde akîka kurbanı kestirip Hz. Fatıma (r.a.)’dan saçının ağırlığınca fakirlere gümüş dağıtmasını istedi. Hz. Hüseyin (r.a.), ağabeyi Hz. Hasan ile birlikte tabiinden Ebu Abdurrahman es-Sülemî’den kıraat öğrendi. Dedesiyle annesinden ve babasından, ayrıca Hz. Ömer (r.a.)’den ve diğer bazı sahabelerden sekiz hadis rivayet etti.

Hz. Hüseyin (r.a.) de ağabeyi Hz. Hasan (r.a.) gibi ilk iki halife döneminde cereyan eden önemli olaylarda fiilen yer almadı. Hz. Osman (r.a.) zamanında Saîd b. Âs’ın Kûfe’den Horasan’a yaptığı sefere ağabeyi ile birlikte katıldı. Daha sonra Hz. Osman (r.a.)’ın evini kuşatan isyancılara karşı babası Hz. Ali (r.a.) tarafından yine ağabeyi ile birlikte halifeyi korumak ve evine su taşımak üzere görevlendirildi.

Babasının halifeliği sırasında Hz. Hüseyin (r.a.) Kûfe’ye giderek O’nun bütün seferlerine katıldı. Şehadetinden sonra da yine O’nun vasiyetine uyarak ağabeyine itaat etti. Bu arada Hz. Hasan (r.a.) Muâviye ile anlaşmaya karar verdiği zaman O’na karşı çıkmak istediyse de itirazının reddedilmesi üzerine vazgeçti ve beraberinde Medine’ye gitti. Daha sonra Hz. Hüseyin (r.a.) bu anlaşma dolayısıyla Muaviye’nin tahsis ettiği 2 milyon dirhemi O’nun vefatına kadar aldı ve daima ağabeyinin yanında bulundu. Hz. Hasan (r.a.)’ın vefatından sonra ise I. Yezîd’in hilâfet makamına gelişine kadar kendini ibadete vererek zühd ve takvaya dayalı bir hayat sürdürdü. Hz. Hüseyin’e ağabeyinin vefatı üzerine imam sıfatıyla biat edildiğine veya O’nun Muaviye aleyhine faaliyette bulunduğuna yahut kendi imameti için harekete geçtiğine dair ilk Sünnî ve Şiî kaynaklarında herhangi bir rivayete rastlanmaz; aksine bu husustaki birtakım kıpırdanışlara fırsat vermediği söylenir. Meselâ Hz. Hasan’ın vefat haberi Kûfe’ye ulaşınca taraftarları Hz. Hüseyin (r.a.)’e, babasıyla ağabeyini intikamını almak için emrini beklediklerini bildiren bir mektup göndermişlerdi. Hucr b. Adî’nin, Muâviye’nin emriyle başlatılan camilerde Hz. Ali (r.a.)’ye hakaret etme faaliyetine karşı çıktığı için öldürülmesi üzerine, Kûfe’nin ileri gelenlerinden bir kişi hem bu haberi iletmek hem de Hz. Hüseyin’i Kûfe’ye getirmek amacıyla Medine’ye gitmiş, durumdan haberdar olan Muaviye Hz. Hüseyin’e fitne çıkarmak isteyen kimselere fırsat vermemesi konusunda tavsiyede bulunmuş, o da cevabî mektubunda, ‘Seninle savaşmak ve sana karşı çıkmak niyetinde değilim’ demiştir. Bununla birlikte Hz. Hüseyin’in Muâviye’ye karşı takındığı olumlu tavrı H. 56 yılından sonra değiştirdiği muhakkaktır. Çünkü bu yılda Muaviye’nin, oğlu Yezîd’e biat edilmesini istemesi pek çok Müslüman gibi Hz. Hüseyin (r.a.)’i de rahatsız etmiştir.

Hz. Hüseyin (r.a.)’in Yezid’e biat etmeyip Mekke’ye gittiğini haber alan Kûfeliler’den Şebes b. Rib’î ve Süleyman b. Surad gibi bazı ileri gelenler O’nu hilâfete getirmek için kendisine davet mektupları yazdılar. Ayrıca Ebu Abdullah el-Cedelî başkanlığında bir heyet gönderdiler. Bunun üzerine Hz. Hüseyin, durumu yerinde incelemesi için amcasının oğlu Müslim b. Akil’i Kûfe’ye yolladı. Şehre ulaşan Müslim, İbn Avsece’nin evine indi ve Hz. Hüseyin adına biat almaya başladı. İlk aşamada 30.000 kişinin biat ettiği ve hatta Müslim’in Kûfe mescidinde açıkça bir konuşma dahi yaptığı rivayet edilmektedir. Yezîd, Müslim’in bu faaliyetini öğrenince Kûfe valisi Nu’mân b. Beşîr el-Ensârî’yi görevden alarak yerine Basra valisi Ubeydullah b. Ziyâd’ı tayin etti ve O’ndan Müslim’i şehirden çıkarmasını veya öldürmesini istedi. Ubeydullah’ın Hz. Hüseyin taraftarlarını ürküten tedbirler alması üzerine Müslim daha nüfuzlu bir kişi olan Hâni’ b. Urve el-Murâdî’nin evine yerleşti ve halkı ayaklanmaya çağırdı; hatta Ubeydullah’ın kasrını kuşattı. Ancak Ubeydullah’ın safında yer alan Kûfe ileri gelenlerinin nasihat ve tehditleri üzerine ayaklanan halk dağılmaya başladı ve geceye doğru Müslim’in yanında sadece otuz kişi kaldı; daha sonra onlar da dağıldı. Bu gelişmeler üzerine geceleyin Kinde kabilesine mensup Tav’a adlı bir kadının evine saklanan Müslim ihbar üzerine yakalanarak öldürüldü. Bu yüzden Kûfeliler’den biat aldığını daha önce mektupla haber verdiği Hz. Hüseyin (r.a.)’e onların sözlerinden döndüğünü bildiremedi.

Hz. Hüseyin (r.a.) yeni gelişen olaylardan haberi olmadığı için Kûfe’ye hareket etmeye karar verdi. Her ne kadar Abdullah b. Abbas O’na, Kûfeliler’in babasıyla ağabeyine yaptıklarını hatırlatıp sözünde durmayan bu insanların davetine uymamasını ve eğer Mekke’de kalmak istemiyorsa Yemen’e gidip orada Müslim’in hâkimiyet kurmasını beklemesinin daha iyi olacağını söylediyse de Hz. Hüseyin (r.a.) kararından dönmedi. Yezîd’in halifeliğini tanımayan Abdullah b. Zübeyr ise Mekke’de kalmasını teklif etti ve biat almasına kendisinin de yardımcı olabileceğini bildirdi. Abdullah b. Ömer ve Ömer b. Abdurrahman b. Hâris gibi şahıslar da kesinlikle Kûfe’ye gitmemesini istediler, İbn Abbas ise hiç değilse yalnız gitmesini önerdi. Fakat Hz. Hüseyin, umresini tamamladıktan sonra ailesi ve bazı taraftarlarıyla birlikte Kûfe’ye hareket etti. Birkaç gün sonra, bütün ailesini yanına aldığı için başlarına bir şey gelirse bunun soyunun tükenmesi demek olacağı endişesine kapılan amcasının oğlu Abdullah b. Ca’fer önce bir mektup yazarak durmasını istedi; sonra da Mekke Valisi Amr b. Saîd b. Âs el-Eşdak’tan O’nun adına Eman alarak kendisine gönderdi. Ancak Hz. Hüseyin, rüyasında Rasûlullah’ı gördüğünü ve ister lehine ister aleyhine sonuçlansın başladığı işi tamamlamakla emrolunduğunu söyleyerek geri dönmeyi reddetti. Yolda şair Ferezdak ile karşılaşıp Kûfe’de durumu sorunca, ‘Halkın kalbi seninle, kılıçları Benî Ümeyye iledir; ilâhi takdir ise gökten iner ve Allah dilediğini yapar’ cevabını aldığı halde, ‘Doğru söyledin, Allah’ın dediği olur, Allah dilediğini işler ve Rabbimiz her gün yeni bir iştedir. Takdir hoşumuza gidecek şekilde olursa nimetlerinden dolayı Allah’a şükrederiz; o şükredenlerin yardımcısıdır. Eğer takdir umulandan başka türlü çıkarsa niyeti hak ve takvası da teneşir tahtası olan kimse elbette taşkınlık göstermez’ diyerek yolculuğunu sürdürdü. Ancak daha sonra Sa’lebiyye’de karşılaştığı iki yolcudan Kûfeliler’in biatlarından caydığını ve Müslim b. Akil ile Hâni’ b. Urve’nin öldürüldüğünü öğrenince geri dönmek istedi: fakat bu defa da Müslim’in oğulları ve kardeşlerinin ısrarı üzerine yola devam etmeye mecbur oldu. Bu arada taraftarlarına isteyenlerin ayrılabileceğini söyledi, onlar da ayrıldılar; yanında sadece aile fertleriyle birlikte yaklaşık yetmiş kişi kaldı böylece sayısı azalan kafile Ninevâ bölgesindeki Kerbelâ’ya vardı.

Kûfe valisi Ubeydullah’ın emriyle kafileyi uzun süredir 1000 kişilik kuvvetiyle gözetlemekte olan Hür b. Yezîd, Hz. Hüseyin (r.a.)’in Kerbelâ’ya ulaştığını valiye bildirdi; o da kafilenin sarp ve müstahkem yerlere sığınmasına engel olunmasını, susuz ve savunmasız bir yerde konaklamaya mecbur edilmesini istedi. Rey valiliğine getirilen Ömer b. Sa’d b. Ebû Vakkâs’a da ordusuyla Hz. Hüseyin (r.a.) üzerine yürümesini ve bu meseleyi halletmesini emretti. Ömer b. Sa’d önce bu işe yanaşmak istemediyse de yoğun ısrar ve görevden alınma tehdidi karşısında kafilenin üstüne yürüdü. Hz. Hüseyin (r.a.) Ömer’in gönderdiği elçiye kendisini Kûfeliler’in çağırdığını, 18.000 kişinin biat ettikten sonra biatlarını bozduğunu, dönüp gitmek istediğinde de Hür b. Yezîd’in engel olduğunu ve kendisini buraya kadar gelmek zorunda bıraktığını anlattı ve ‘İzin verin dönüp gideyim dedi. Ömer b. Sa’d, Hz. Hüseyin (r.a.) ile çarpışmak istemediği için bu cevaptan memnun kaldı ve durumu Ubeydullah b. Ziyâd’a bildirdi. Ubeydullah ise Yezîd’e biatı önermesini ve reddi halinde kafilenin su ile irtibatı kesmesini istedi. Bunun üzerine Ömer, Hz. Hüseyin’i Kûfe’ye çağıranlar arasında bulunan Amr b. Haccâc’ı su yollarını kesmekle görevlendirdi; sonra da birkaç defa Hüseyin’le gizlice görüştü. Aralarında ne konuştukları tam olarak bilinmemekle beraber tahminlere göre Hz. Hüseyin şu teklifleri yapmıştır: Geldiği yere dönmek, bizzat Yezîd’e gidip biat etmek ve İslâm serhadlerinden birinde cihadla meşgul olmak. Ömer, kabul edilebileceği ve böylece kendisinin de bu sıkıntılı işten kurtulacağı ümidiyle teklifi Ubeydullah b. Ziyâd’a bildirdi. Ubeydullah önce bu teklifi uygun gördüyse de Sıffîn’de Hz. Ali’nin safında çarpışanlardan Şemir b. Zülcevşen O’na önemli bir fırsatı kaçırmış olacağını hatırlatarak Fırat nehriyle irtibatı kesilmiş ümitsizlik içindeki Hz Hüseyin’i istediğine boyun eğdirmesini veya cezalandırmasını söyledi, ayrıca O’nun Ömer ile geceleri gizlice görüştüğünü belirtti. Bunun üzerine Ubeydullah, Şemir ile Ömer’e bir mektup göndererek Hz. Hüseyin’in doğrudan kendisine teslim olmasını sağlamasını, bunu başaramazsa O’nunla savaşmasını, aksi takdirde kumandayı Şemir’e bırakmasını emretti. Şemir karargâha 9 muharrem Perşembe günü ulaştı. Ömer b. Sa’d kumandayı, dolayısıyla kazandığı dünyalığı elden kaçırmamak için bu görevi yerine getireceğini söyledi. Hz. Hüseyin (r.a.) ve yanındakiler o geceyi dua, namaz ve istiğfarla geçirdiler.

Ertesi gün Hz. Hüseyin (r.a.) gerekli savaş hazırlıklarını yaptıktan sonra atına bindi ve önünde bir Mushaf olduğu halde Ömer’in ordusuna yaklaşarak kendisinin buraya geliş amacını anlamaları, hakkında insaflı hüküm vermeleri halinde saadete kavuşacaklarını ve üzerine yürümelerine gerek kalmayacağını, mazeretini dikkate almamaları durumunda ise istediklerini yapmalarını söyledi. Bazı kaynaklara göre Hz. Hüseyin (r.a.) bu konuşmasında anne babasının ve amcalarının İslâm’a hizmetlerini dile getirmiş, Rasûl-i Ekrem’in kendisi hakkındaki övücü ifadelerinden söz etmiş ve kanını akıtmanın büyük vebal doğuracağını hatırlatmıştır. Hz. Hüseyin’in bu konuşması üzerine Hür b. Yezîd yaptıklarına pişman olarak O’nun safına geçti.

Ömer b. Sa’d’ın sancağıyla gelip ilk oku atması üzerine başlayan savaş birbirine denk olmayan bu kuvvetler arasında tam bir dram şeklinde devam etti ve Hz. Hüseyin’in savaşa başlarken yirmi üç süvariyle kırk piyadeden oluşan askerleri kısa sürede azaldı. Savaşın sonlarında artık sıcak ve susuzluktan bitkin hale düşen bu az sayıdaki insanın başında piyade olarak cesaretle dövüşen Hz. Hüseyin’e Şemir b. Zülcevşen’in emriyle her taraftan hücum edildi. Sinân b. Enes en-Nehaî önce bir harbe saplayıp onu yere düşürdü, sonra da atından inerek saçlarını ve daha sonra başını kesti; oradakiler de cesedini soyup her şeyini, ardından çadırları yağmaladılar. Bu arada Hz. Hüseyin’in hasta yatağındaki oğlu Ali Zeynel-Abidin öldürülmek istendiyse de Ömer b. Sa’d buna engel oldu. Şehidlerin cesetleri ertesi gün Benî Esed mensuplarının ikamet ettiği Gâdiriye köylülerince toprağa verildi.

Hz. Hüseyin (r.a.)’in kesik başı ve esirler Dımaşk’a gönderildiğinde Yezîd görünüşte üzülmüş ve Hz. Hüseyin’i öldürtmesi sebebiyle Ubeydullah b. Ziyâd’a lânet etmiştir. Ancak O’nun bu üzüntüsünde samimi olduğunu söylemek mümkün değildir. Çünkü gerçekten üzülmüş olsaydı Ubeydullah, Şemir ve diğerlerini hiç değilse görevlerinden alması gerekirdi; ayrıca öldürme emrini verenin bizzat kendisi olduğu yolunda rivayetler de vardır. Bununla beraber Hz. Hüseyin’in katliamdan kurtulan oğlu, kızları, kız kardeşi ve Tâliboğulları’ndan diğer esirler Dımaşk’ta birkaç gün tutulduktan sonra Yezîd tarafından bir muhafız birliği refakatinde Medine’ye gönderilmiştir. Hz. Hüseyin’in başının nereye gömüldüğü konusu ihtilâflıdır. Medine’de Baki Mezarlığı’na, Necef’te babasının yanına, Kûfe dışında bir yere, Kerbelâ’da cesedinin konulduğu kabre, Dımaşk’ta bilinmeyen bir yere, Rakka’ya, hatta Kahire’ye gömüldüğüne dair rivayetler bulunmakta ve bunlardan birincisi daha güçlü bir ihtimal olarak gömülmektedir. Öte yandan İbn Şehrâşûb, Şeyh el-Müfîd, Muhammed Bâkır el-Meclisî, Muhsin el-Emîn, Fehmî Üveys gibi Şiî yazarları Hz. Hüseyin’in doğumu, çocukluğu, gençliği ve şehadetiyle ilgili tarihî gerçeklere uymayan pek çok olağan üstü hadise ve keramet rivayet ederler.

Kaynaklar Rasûl-i Ekrem’in iki torununu çok sevdiğini, isteklerini tereddütsüz yerine getirdiğini, onlarla oyun oynadığını, sırtına bindirip gezdirdiğini, hatta secdede iken üstüne çıktıklarında inmelerine kadar beklediğini yazar ve onlara olan düşkünlüğünü gösteren birçok rivayet nakleder. Bir gün Hz. Peygamber (s.a.v.) minberde iken Hasan ile Hüseyin’in düşe kalka mescide girdiklerini görünce konuşmasını yarıda keserek aşağı inip onları kucaklamış ve “Cenab-ı Hak, ‘Mallarınız ve çocuklarınız sizin için birer imtihan vesilesidir’ [71] Derken ne kadar doğru söylemiş; onları görünce dayanamadım.” Dedikten sonra konuşmasını sürdürmüştür. [72] Müslümanların Ehl-i Beyt’e ve âl-i abâya dahil olan Hz. Hasan ile Hz. Hüseyin’e duyduğu sevgi ve şefkat Rasûl-i Ekrem’in vefatından sonra da devam etmiştir. Meselâ Hz. Ömer (r.a.), hilâfeti sırasında divan teşkilâtını kurup herkese yapılacak yardımları belirlerken onlara Bedir Gazvesi’ne katılanlara verilen miktarda tahsisat ayırmıştır. Hz. Hüseyin Rasûlullah’ın sevgili torunu, emaneti ve reyhânesi (çiçek demeti) denilerek Müslümanlardan daima sevgi, şefkat ve bağlılık görmüş, böylece altı yaşında kaybettiği dedesinin ve annesinin yokluğunu fazlaca hissetmemiştir. Ayrıca ağabeyi Hz. Hasan ile birlikte bütün İslâm dünyasında olduğu gibi Türkler arasında da Rasûlullah’ın sevgili torunu sıfatıyla daima sevilmiş, sayılmış ve adları çocuklara verilen en yaygın isimler arasında yer almıştır.

Yine bu sevgi ve hürmetten dolayı Hz. Hasan (r.a.) ve Hz. Hüseyin (r.a.)’in isimleri, mezhep farkı gözetilmeksizin günümüze kadar bütün camilerde, mescidlerde dört halifenin isimlerinden sonra duvarlara yazılmıştır.

Hz. Hüseyin (r.a.)’in çocuklarından Ali el-Ekber Kerbelâ’da kendisiyle birlikte şehid olmuş, Ca’fer ve Abdullah adlı oğullarından devam etmeyen soyu diğer oğlu Ali Zeynelâbidin’den devam ederek ‘seyyid’ unvanıyla tanınmıştır. Ayrıca Fatıma ve Sekîne adlı iki de kızı vardı.

[71] Tegâbun sûresi, 64/15.

[72] İbn Mâce, Libâs, 20; Tirmizî, Menâkıb, 30; Nesâi, Cum’a, 30, ’İdeyn, 27.