بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖيمِ

İslâm Ahlâkı

Güzel ahlâkın ilmî rehberi

“Sen elbette yüce bir ahlâk üzeresin.” (Kalem, 68/4)

Ana Sayfa / Cihad ve Savaş Ahlâkı / İslam Toplumunda Savaş Ahlakı / Hz. Ebu Bekir (r.a.)in İslam Ordusuna Talimatları
İslam Toplumunda Savaş Ahlakı

Hz. Ebu Bekir (r.a.)in İslam Ordusuna Talimatları

Hz. EBU BEKİR (r.a.)’in İSLÂM ORDUSUNA TALİMATLARI

Hicretin 11. Senesinin başlarında Rasûlullah Efendimiz’in ateşli rahatsızlığı ilerlemiş, onüç gün gibi kısa bir zaman içinde İlahî takdir hükmünü icra ederek, Rabbine kavuşmuş ve yerine hemen Hz Ebu Bekir (r.a.) halife seçilmişti.

O sıralarda Efendimiz (s.a.v.), cihad için bir ordu da hazırlamış, tam hareket edileceği sırada vefat ettiğinden dolayı ordu yola çıkarılamamıştı. Yeni seçilen Halife’nin ilk işi, Allah Rasûlü (s.a.v.)’nün hazırladığı bu orduyu hemen yola çıkarmak oldu. İkinci işi de kırk bin kişilik bu güçlü orduya (dünyanın henüz bilmediği) savaş hukukunu anlatmak, düşman topraklarında her şeyin serbest olmadığını, savaşa karışmayan insanların hayatlarının mutlaka korunması gerektiğini (bu ordunun şahsında) tüm dünyaya ilân etmekti.

Bu sebeple Medine dışındaki Ceref karargâhında Şam’a doğru yola çıkmak üzere bekleyen orduya İslâm'ın savaş hukukunu anlatmak için gelen Halife Hz. Ebu Bekir (r.a.), dünya tarihine altın harflerle yazılması gereken şu unutulmayan savaş ahlâkı konuşmasını yaptı:

‘Aziz Mücahidler! Gireceğiniz

Düşman topraklarında gücünüze güvenip de her türlü vurup kırmanın, yakıp yıkmanın caiz olduğunu düşünmeyesiniz. Sayacağım şu kurallara savaş ortamında da dikkat etmeniz gerekmektedir. Biliniz ki, Allah (c.c.) ve Rasûlü (s.a.v.) şu on maddeyi düşman topraklarında da yasaklamıştır.

1- Vardığınız düşman topraklarında henüz savaş nedir bilmeyen masum çocukları sakın korkutmayın! Çocuk öldürmek gibi bir büyük vahşet geçmişteki cehalet devri karanlıklarında kalsın, günümüze taşıma vebalini yüklenmeyin!

2- Savaşta karşınıza çıkmayan kadınlar sizin muhatabınız değildir; onları korumanız altında tutun, itibarlarını zedeleyecek muameleye maruz bırakmayın!

3- Size karşı koymaya gücü yetmeyen yaşlılara, hastalara, felçlilere, baktığı hedefi göremeyen körlere sakın dokunmayın!

4- Kiliselerde kendilerini ibadete vermiş din adamlarına da engel olmayın!

5- Düşman arazilerindeki meyveli meyvesiz ağaçları kesmeyin, sebze ve meyve yeşilliklerini tepeleyerek mahsullere zarar vermeyin, ekinleri ateşe vermeyin!

6- Düşmanın koyun ve keçilerinden ihtiyacınızdan fazlasını kesmeyin, yaralayıp öldürmeyin!

7- Elinize geçecek ganimet malından şahsınıza hiçbir şey almayın!

8- Kadınların iffetini ihlal edecek zina fiilinin her yerde haram olduğunu hatırlayın; namus ve iffetin her yerde İslâm’ın koruması altında bulunduğunu unutmayın!

9- Sizinle savaşamayacak hale gelmiş yaralı askerleri öldürmeyin, silahını bırakıp kaçanları da arkadan vurmayın!’

Müslümanların ilk halifesi Hz. Ebu Bekir (r.a.)’in istediği her şeyi yapabilecek güçte olan kırk bin kişilik bu güçlü savaş ordusuna yaptığı bu tarihî konuşmasından şu anlaşılıyordu ki; İslâm, 21. Asırda zalim devletlerin çocuk, kadın, yaşlı, sivil demeyip topyekûn sorumsuzca katletmekten çekinmediği insanlık dışı savaş anlayışını ta altıncı asırda yasaklamış ve insanlığa layık bir savaş hukukunu daha o asırda tüm dünyaya işte böyle ilan etmiştir.

Demek ki insanlık bugün, İslâm’ın baştan koyduğu bu savaş hukukuna muhtaç durumdadır. Varabilirse en son ona varacak, uygulayabilirse en son onu uygulayacaktır ki, dengesini yitirmiş bir savaş katliamından çocukları, kadınları, hastaları, yaşlıları, sivilleri kurtarabilsin. Çarpışan askerler arasında yapılacak savaş, savunmasız sivilleri, kadınları çocukları imha vahşetine dönüşmesin.

İşte Müslüman ve mücahidin savaş ahlâkının genel esasları böylece ortaya konulmuş ve kurallar asırlarca İslâm orduları tarafından uygulanmıştır. İslâm orduları bundan böyle de kıyamete kadar bu kuralları uygulamaya ve bütün dünya ordularına ve insanlarına örnek olmaya devam edeceklerdir. Onların bu örnek davranışları gittikleri yerlerde düşmanca tavır bekleyen insanlara hak ve adaleti götürmüş olacak ve belki de hidayete ermelerine, İslâm gerçeğini kabul etmelerine vesile olacaktır.