بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖيمِ

İslâm Ahlâkı

Güzel ahlâkın ilmî rehberi

“Sen elbette yüce bir ahlâk üzeresin.” (Kalem, 68/4)

Ana Sayfa / Siyaset Ahlâkı / SİYASETTE AHLÂKÎ HASTALIKLAR / Hulf
SİYASETTE AHLÂKÎ HASTALIKLAR

Hulf

‘Hulf’, yapılan ahdi kasıtlı olarak bozmak, sözleşmelere ters olan davranışlarda bulunmak, vade riayet etmemek [1] demektir.

Allah Teâlâ verdiği sözü yerine getirmeyen insanların kendi aleyhlerine davrandıklarını şöyle belirtmektedir: “Herhalde sana bey’at edenler ancak Allah'a bey’at etmektedirler. Allah'ın eli onların ellerinin üzerindedir. Kim ahdi bozarsa ancak kendi aleyhine bozmuş olur. Kim de Allah'a verdiği ahde vefa gösterirse Allah ona büyük bir mükâfat verecektir.” [2]

Kendi aleyhine davranan bu insanların ebedi cehennemde elim bir azaba uğratılacağını ayet şöyle açıklamaktadır: “Şüphesiz münafıklar cehennemin en aşağı tabakasında olacaklardır. Onlara asla bir yardımcı bulamazsın. Ancak tevbe edip hallerini düzeltenler ve Allah'a sarılıp dinlerini Allah için halis kılanlar müstesna. Bunlar müminlerle beraberdir.” [3]

Rasûlullah (s.a.v.) buyurdular ki: “Dört haslet vardır; kimde bu hasletler bulunursa o kimse halis münafıktır. Kimde de bunlardan biri bulunursa, onu bırakıncaya kadar kendinde nifaktan bir haslet var demektir: Emanet edilince hıyanet eder, konuşunca yalan söyler, söz verince sözünde durmaz, husumet edince haddi aşar.” [4]

Hadis-i şerifte belirtildiği üzere münafığın alâmetinin dört olduğunu görmekteyiz: Bu hasletler dinimizin mümin için kerih gördüğü, yapıldığı zaman kınadığı davranışlardır. Konuştuğu vakit yalan söyler. Vaat ettiği vakit sözünde durmaz. Kendisine bir şey emanet edildiği zaman hıyânet eder, konuştuğu zaman yalan söyler ve düşmanlığında, kininde çok ileri gider.

Hulf, münafıkların özelliklerinden sayılır. Allah Teâlâ vaat edilen şeyin mutlaka yerine getirilmesi konusunda müminlerin titiz davranmaları gerektiğini ifade etmekte, bu hassasiyeti gözetmeyenlerin azaba uğratılacağını ifade etmektedir: “Kim ki, bir müslümanın verdiği ahdi bozarsa, Allah`ın azâbı, Melekler`in laneti ve bütün halkın nefreti onun üzerine olsun. Onun ne farz, ne de nâfile ibâdeti kabûl olunmaz. Her kim de kendi halkından ve efendilerinden başka bir kavmi velî ve efendi kabul ederse, bu kimse de Allah`ın azâbına, Melekler`in lanetine, bütün insanların nefretine uğrasın! Bu şuursuz kimsenin ne tevbesi, ne de adâleti kabûl olunmaz.” [5]

Hadiste Allah Rasûlü (s.a.v.) verdiği sözü bozan müminleri Allah (c.c.)’ın azabı, meleklerin laneti ve insanların nefreti ile uyarmaktadır.

Bir diğer hadis-i şerif, vaadini bozan, verdiği sözü yerine getirmeyen münafıkları halkın en şerlisi olarak nitelemekte ve büyük bir azabın içerisinde cehennemin en alt katında ebedi olarak cezalandırılacağını açıklamaktadır: “Siz insanları (altın, gümüş) madenleri gibi (kimi halis, kimi kalp) bulursunuz. İnsanların cahiliyet devrinde hayırlı olanları, -dînî emirleri anlayıp amel ettikçe- İslâm devrinde de hayırlıdırlar. Siz şu emaret (liderlik, başkanlık) husûsunda da insanların hayırlısı, emareti (emîr olmazdan evvel) pek çok fena gören (ve emâreti arzu etmeyen) kimseler bulursunuz. İnsanların şerlisi de ikiyüzlü olan şu (münafık) kimselerdir ki, (iki sınıf halk arasında) onlara bir yüzle gelirler, bunlara da başka bir yüzle gelirler.” [6]

Münafıklığın oluşmasında şahsiyet bozukluğu, eğitim bozukluğu, çıkar çevrelerinin etrafında bulunma gibi sebepler etkilidir. Eğitim bozukluğunun içinde önemli yeri olan aile eğitimi yani anadan atadan öyle görme de böyle bir şahsiyet yapısının daha doğrusu şahsiyetsizliğinin oluşmasına katkıda bulunuyor. Münafıklık, iki yüzlülük olduğu için insan çıkarı için vaadinde durmamakta, yalan söylemekte veya kendisine emanet edilen şeyi yerine getirememektedir. Müslümanların ince hassasiyetler (takva, ihlâs) konusunda zafiyetleri olduğu Allah (c.c.)’a hesap verme, O’nun hesabının olacağını düşünmeme gibi kanaatler olduğu için münafık tipi insanlar çoğalmaktadır. Kısa yoldan zengin olmak için, dürüst bir şekilde ilerlemek, helal yoldan kazanmak, ‘Söz, namustur’ özlü sözünün gereği sözüne sadık olmak gibi hasletlerin çok tahrip edildiği günümüzde münafıklık, her alanda karşımıza çıkmaktadır. Çok yanlış, azaba sebep olduğunu yukarda ifade ettiğimiz sözüne sadık olmama ile yaygın kanaatler şunlardır: ‘Aile içerisinde başlayan verilen söze sadık olmama, çocuğun zihninde yer edinmeye başlar. Arkadaşlık, okul ortamında bu durum çok çeşitlilik kazanır. Ticaret ortamına girdiği zaman bu alışkanlık halini alır. Siyaset alanında cankurtaran misali sarılınır.’ Dinimiz bu özeliklerden ve yaygın kanaatlerden uzaklaşıp, mümin olmanın gereğini yerine getirmemizi istemektedir.

Hulf Hastalığından Kurtuluş Yolu

Müslüman, her ne durum olursa olsun verdiği sözü yerine getiren kimse olmalıdır. Bu durum hassas olmak, Allah (c.c.)’ın bizi her davranışımızdan hesaba çekeceğini devamlı hissederek ona göre hareket etmek ve Allah (c.c.) ve Resûlünün (s.a.v.) hoşlanmadığı ve çok net yasakladığı bir davranış olduğunu bilip o davranıştan kaçınmakla izale olacaktır.

Allah Teâlâ Vâid’dir, yani sözünde duran, vaat ettiği şeyi muhakkak yerine getirendir. Yaratıcısını örnek almakla ve yaratıcısının emirlerini yerine getirmekle mükellef olan insanoğlunun, vaadine sadık olduğu zaman kurtuluşa ereceği ayet ve hadislerde ifade edilmiştir. “..Kim de Allah'a verdiği ahde vefa gösterirse Allah ona büyük bir mükâfat verecektir.” [7]

Şeddat İbni Evs (r.a.) İki Cihan Güneşi Efendimiz (s.a.v.)’den ayrılmazdı. Yaşı küçük olduğu için savaşlarda bulunamadı ise de O’nun sevgisiyle hep beraberdi. Bir gün bir arada iken, Fahr-i Kâinat Efendimiz: “Yanımızda yabancı birisi var mı?” diye sordu. Biz de: ‘Yok Ya Resûlallah’ dedik. Kapının kapatılmasını işaret ettikten sonra: “Ellerinizi kaldırınız, Lâ ilâhe illallah deyiniz.” buyurdu. Bir müddet bu şekilde kelime-i tevhide devam etti. Sonra mübarek ellerini indirdi ve “Sana hamd olsun ya Rabbi! Beni bu kelime ile gönderdin. Bana onu emrettin. Bana, onunla cenneti vaat ettin. Sen vaadinden hulf etmezsin (dönmezsin). Vaadinde duran yalnız sensin.” buyurdu. Bu sözlerden sonra bize: “Sizi müjdelerim Allah Teâlâ sizi mağfiret buyurdu. Hepinizi bağışladı.” dedi. [8]

Akıllı ve dürüst insan yapamayacağı şeyi vaat etmez. Söz verdiği şeyi yapamayacağını sonradan anlamış ise, özür dilemekte ve durumu karşı tarafa bildirmekte gecikmez. Eğer gücü yeterse vadini yerine getirmek için bütün gücünü ortaya koymaktan geri durmaz.

Ahde vefa etmemek zulümdür. Çünkü ahde vefa dinin esaslarındandır. Bunu bozan cezasını görür. Ahdini bozmayı alışkanlık haline getirenlerin pek çoğunun kısa süre içinde haysiyet ve itibardan düşüp perişan olduğu her yerde ve her zaman görülmektedir. [9]

Vaadinden dönmemek için Rasûlullah (s.a.v.)’ın yaptığı duayı bol bol yapmamız gerekmektedir: “Allahım, ben senden hulf etmeyeceğin bir ahd talep ediyorum. (Biliyorsun) ben bir beşerim. Hangi mümine (hataen) eziyet verir, kırıcı söz sarf eder, lanette bulunur, değnek vurup (canını yakar)sam bu haksızlığı onun hakkında, kıyamet günü bir rahmet, (sevabında) bir artış, sana bir yaklaşma vesilesi kıl.” [10]

Yaratılış olarak zayıf yaratılan, nefis sahibi olan, şeytanın manevralarına düşme ihtimali yüksek bulunan dünya hayatında ‘nisyan ile malül’ (unutma özürlü) olan insan hata etme, unutma ihtimalini göz önünde bulundurarak İslâm’ın ortaya koyduğu düşüncelere, emirlere riayet ederek yaşamalıdır.

[1] Ahlâk Lügatçesi, Ö. N. Bilmen.

[2] Fetih sûresi, 48/10.

[3] Nisâ sûresi, 4/145–146.

[4] Buharî, İman, 24; Müslim, İman, 106; Ebu Davud, Sünnet, 16; Tirmizî, İman, 14.

[5] Buhari, Fezailu’l-Medine, 882.

[6] Buhari, Kitabu’l-Menakıb, 1421.

[7] Fetih sûresi, 48/10.

[8] İbn Hanbel, IV, 124.

[9] Tasvir-i Ahlâk, A. Rıfat.

[10] Buhârî, Da'avat, 34; Müslim, Birr, 90.