بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖيمِ

İslâm Ahlâkı

Güzel ahlâkın ilmî rehberi

“Sen elbette yüce bir ahlâk üzeresin.” (Kalem, 68/4)

Ana Sayfa / Cihad ve Savaş Ahlâkı / Cihadı Engelleyen Hastalıklar / Gevşeklik
Cihadı Engelleyen Hastalıklar

Gevşeklik

‘Gevşeklik’, verilen bir işi yapmada tembellik göstererek istemeye istemeye yapmaktır. Gevşekliğin içerisinde ihmal ve umursamazlığın olduğunu görmekteyiz.

Gevşeklik, itikadımızı zedeleyen, imanımızı yaralayıp eksilten sonuçlar doğurmaktadır.

Allah Teala hiçbir işte gevşeklik gösterilmemesini emretmektedir. Ayet-i kerimelerde Hz. Musa (a.s.)’ya verilen görevin gevşeklik gösterilmeden yerine getirilmesi gerektiğini görmekteyiz. “Ben, seni kendime (peygamber) seçtim. Sen kardeşinle birlikte mucizelerimle git. İkiniz de beni anmakta gevşeklik etmeyin. Firavun'a gidin, çünkü o gerçekten azdı. Varın da ona yumuşak söz söyleyin; olur ki, öğüt dinler yahut korkar.” [127]

Resûlullah (s.a.v.) iki kişi arasında bir hükümde bulunmuştu. Hasımlar oradan ayrıldıkları vakit, aleyhine hükmedilen kimse: ‘Hasbiyallahu ve ni'melvekil (Allah bana yeterlidir, O ne iyi vekildir)!’ dedi. (Bu sözü işiten) Resûlullah (s.a.v.): “Allah Teala aczi levmediyor (kötülüyor). Fakat sana akıllılık düşer. Ama bir şey sana galebe çalacak olursa o zaman ‘hasbiyallahu ve ni'melvekil’ de!” [128] buyurdular. Hadis-i şerifte Allah (c.c.), aczi yani işini gevşek tutmayı, (sözgelimi mahkeme önünde kendini müdafaa edecek delilleri ortaya koymamayı, kendini delilsiz bırakacak şekilde tedbirsiz hareket etmiş olmayı; alışverişi senede belgeye bağlamamayı, şahid işini ihmal etmeyi vs.) sevmez. ‘Sana keys (akıllılık) düşer. sözü, şu anlamı ifade etmektedir: ‘Gevşek, ihmalkâr olma, uyanık ol, gözünü dört aç, işlerini sıkı takip et, esbaba yapışmayı unutma; insanların iyi niyetine güvenip zevahire müracaatı terk etme. Zîra Allah (c.c.) bu çeşit kusurları sevmez. Allah (c.c.) uyanık ve müteyakkız olmayı takdir ve tebrik etmektedir. Bu gevşekliğin olmamasını, uyanıklığın olmasını ise özellikle kendi yolunda yapılan cihad’da beklemektedir. “Düşman topluluğunu takip etmede gevşeklik göstermeyin. Eğer siz acı duyuyorsanız, kuşkusuz onlar da sizin acı duyduğunuz gibi acı çekiyorlar. Oysa siz Allah'tan onların ümit edemeyecekleri şeyleri umuyorsunuz. Kuşkusuz Allah her şeyi bilendir, hikmet sahibidir.” [129]

O halde her mümin, İslâmî mücâhede ile alakalı olarak kendi zamanında olan biten hadiseleri bu açıdan değerlendirmeli; üzerine düşen vazifenin şuurunda olarak bu konuda hassasiyet göstermeli, gevşeklik ve ihmalkârlıktan sakınarak Allah Teala'nın şu ikazlarını iyi değerlendirmelidir:

“Yoksa Allah içinizden cihad edenleri ve sabredenleri ortaya çıkarmadan cennete gireceğinizi mi sandınız?” [130]

“Andolsun ki, içinizden cihad edenlerle sabredenleri belirleyinceye ve haberlerinizi açıklayıncaya kadar sizi imtihan edeceğiz.” [131]

“Yoksa siz, sizden öncekilerin başına gelenler size de gelmeden cennete gireceğinizi mi sandınız? Yoksulluk ve sıkıntı onlara öylesine dokunmuş ve öyle sarsılmışlardı ki, nihayet peygamber ve beraberindeki müminler: "Allah'ın yardımı ne zaman!" dediler. Bilesiniz ki Allah'ın yardımı yakındır.” [132]

Yoksa Allah sizden cihad edip Allah, peygamber ve müminlerden başkasını kendilerine sırdaş edinmeyenleri ortaya çıkarmadan bırakılacağınızı mı sandınız? Allah yaptıklarınızdan haberdardır.” [133]

“İnsanlar imtihandan geçirilmeden, sadece iman ettik' demeleriyle bırakılıvereceklerini mi sandılar. Andolsun ki, biz onlardan öncekileri de imtihandan geçirmişizdir. Elbette Allah, doğruları ortaya çıkaracak, yalancıları da mutlaka ortaya çıkaracaktır.” [134]

Bedir savaşında müşrikleri korkunç bir bozguna uğratan ve onlardan yetmiş kişi öldürüp yetmişini de esir eden müminler, bir sene sonra Uhud'da mağlûbiyete maruz kalmışlar, yetmiş şehîd, birçok da esir vermişlerdi. Bu durum onlara ağır gelmiş ve mahzûn olmuşlardı. Allah Teala onları teselli etmek için, bir de gevşeklik göstererek cihattan geri kalmamaları için şu âyet-i kerimeleri indirmiştir:

“Gevşeklik göstermeyin, mahzûn olmayın. Eğer inanmışsanız en üstün sizsiniz. Şayet siz (Uhud'da) bir acıya uğradınızsa, (düşmanınız) o kavim de (Bedir'de) benzer bir acıya uğramıştır. (Zafer) günlerini biz insanlar arasında döndürür dururuz. Ta ki Allah, iman edenleri ortaya çıkarsın ve aranızdan şehitler edinsin. Allah zalimleri sevmez. Bir de Allah, iman edenleri günahlardan temizlesin, kafirleri de helak etsin.” [135]

Bu âyet-i kerîmelere göre mücadelede gevşeklik göstermek, kuru bir üzüntü ile yetinip gerekli faaliyetlerde bulunmamak yasaklanmış ve imanın küfre olan üstünlüğü vurgulanmıştır. Zira küfür, sahibini ebedî cehenneme sürüklerken iman, sahibini cennetlere yüceltecektir. Bu bakımdan Allah Teala, müminlere cesaret vermek için bir diğer âyet-i kerimede de: “O (düşman) topluluğu takip etmekte gevşeklik göstermeyin. Eğer siz acı çekiyorsanız onlar da, sizin çektiğiniz gibi acı çekmektedirler. Üstelik siz Allah'tan, onların ümit etmedikleri şeyleri umuyorsunuz. Allah, ilim ve hikmet sahibidir.” [136] buyrarak, İslâmî mücadelede Müslümanların çektiği ızdırap ve çilenin bir anlamı ve bir neticesi olduğunu, bu bakımdan menfilikler karşısında yamulup bükülmeden vazifelerine devam etmeleri gerektiğini bildirmektedir.

İnsanların fıtratlarındaki gevşeme ve gaflet özelliğini bilen Yüce Mevlâ insanın kalbini dâimâ zikre hazır bir duyarlılıkta bulundurmasını ve inananlardan bu kıvâma ermelerini talep ediyor: İman edenlerin Allah'ı zikretme ve Hak'tan gelen Kur'an âyetleriyle huşû duyma zamanı gelmedi mi? Onlar daha önce kendilerine kitap verilenler gibi olmasınlar. Onların üzerinden uzun zaman geçti de kalpleri katılaştı. Onların birçoğu yoldan çıkmış kimselerdir.” [137]

Mekke'de sıkıntı ve darlık içinde olan Müslümanlardan Medine'de bolluk ve refâha kavuşunca eski hallerine göre uyuşukluk ve gevşeklik gösterenler olmuştu. Allah Teâlâ bu durumda bulunanları uyarmak için bu ayette kalplerin zikir duyarlılığı ile iman aşkı ve İslâm heyecanını yaşamalarını emretti. Âyette aynı zamanda müminlerin zaman içinde zikir olgunluğuna ermelerine teşvik söz konusudur. İmanın temelinde bilgi ve sevgi gibi iki esas vardır. Yeni imana gelenlerde ilk duyguların vicdanlara çarpması kuvvetli olduğundan muhabbet neşesi de kuvvetli olur. Ancak böyleleri bilgi ve imanın gerektirdiği tatbikat itibarıyla kâmil bir kalp gibi yüksek faziletlere eremez. Zaman geçtikçe duygular kocayarak neşesini kaybeder. Arzulara gevşeklik, kalbe katılık gelir.

Hayatın en önemli gayelerinden biri, hem fert hem de toplum planında Allah Teâlâ’nın razı olacağı istikâmette hâl ve hareketler sergilemektir. Bunu başarabilmek için sürekli bir mücâdele ve gayret içinde bulunmak zorunludur. Bu alandaki en ufak bir gevşeklik ve za’fiyet, ferdin ve toplumun bünyesinde tedâvisi güç yaralar açabilir. Bu bakımdan Allâh Resûlü (s.a.v.), İslâm’ı tebliğe başladığı ilk yıllardan itibâren Allah (c.c.)’ın dinini öğrenme, yaşama ve diğer insanlara ulaştırma husûsu üzerinde hassâsiyetle durmuş, bizzat kendisi de fiilî bir örnek olmuştur. Bu şanlı örneğin izini takip eden milletler iki cihanda da bahtiyâr olmuşlardır. 16. yüzyılın kudretli padişahı Yavuz Sultan Selim Hân’ın huzûruna girerek yer öpüp ‘Güven Mektubu’nu sunan Venedik elçisi Antonio Jüstiniani’ye, ülkesine döndüğünde Padişah’ın nasıl biri olduğu sorulduğunda elçi şaşkınlık içinde: ‘Kılıcı öyle parlıyor ki yüzünü göremedim’ demişti. Elçinin bu sözlerini daha sonra öğrenen haşmetli Hünkâr Yavuz Selim şu târihî açıklamada bulunmuştur: ‘Paşalarım! Osmanlının kılıcı parladığı sürece düşmanların başı dâimâ önde olur. Ama Allah (c.c.) korusun, bu kılıç kınına girer ve paslanmaya başlarsa, o zaman bu kafalar yavaş yavaş dikilir ve bir gün bize yukardan bakar.’

Allah Teâlâ’nın indirdiği âyet-i kerîmeler ve nebevî tâlîmâtlar ışığı altında müminler, mâlî ve bedenî bütün güçlerini Allah yolunda sarf etmişlerdir. Fakat şartların oldukça ağır olduğu bazı zamanlarda gevşeklik temâyülü kendini göstermiş, bunun akabinde ise hemen ilâhî uyarılar gelmiştir. Bunlardan birisi de Tebük seferi için yapılan genel seferberlik îlânı esnasında vâkî olmuştur. Tebük Seferi'ne çıkmak üzere seferberlik emredildiği zaman Müslümanlar, Huneyn ve Taif seferinden henüz dönmüş bulunuyorlardı. Vakit de yaz sıcağının pek şiddetli olduğu bir döneme rastlamıştı ve kıtlık hüküm sürüyordu. Bununla beraber Medine'nin hurmaları yetişmiş, gölgeleri de güzelleşmişti. Ayrıca gidilecek yer uzak, düşman da sayıca çok ve teçhizat bakımından da güçlü idi. Şartların ağırlığı sebebiyle seferberlik ilanı birçoklarına ağır gelmiş; Zorluk Ordusu’na ve onu teçhîze katılma hususunda bazı müminlerde ağırlık ve tembellik zuhûr etmişti. Bunun üzerine şu âyet-i kerîmeler nâzil oldu: “Ey iman edenler! Size ne oldu ki, ‘Allah yolunda savaşa çıkın.’ denilince yere çakılıp kaldınız. Yoksa ahiretten vazgeçip dünya hayatına râzı mı oldunuz? unu iyi bilin ki,) dünya hayatının faydası, ahiretin yanında pek azdır.” [138]

Bu haliyle âyet-i kerime: Size böyle ne oldu ki, ‘Allah yolunda seferber olunuz’ denildiği zaman; yere doğru ağırlaştınız, yere meylederek, onun câzibesine kapılarak, yani dünya düşüncesine ve yeryüzünün çekiciliğine dalarak işi ağırdan aldınız, tembellik ve uyuşukluk gösterdiniz, sefere çıkmayı ağır gördünüz, korku ve kederinizden yerlere yığıla kaldınız mânalarını ihtivâ eder ki, bunların hepsi de insanı Allah yolunda cihad ve hizmetten alıkoyan kötü hasletlerdir. Müslüman, bu kötü sıfatlarla mücâdele etmek ve yapılması gereken hususlarda hiçbir mazeret ileri sürmemek durumundadır. Âyet-i kerimede, savaş emrine kulak tıkayanlar bir tarafa, işi ağırdan alanlar, gevşeklik gösterenler bile kınanmış ve azarlanmıştır. Halbuki bu ağırdan alma, gevşeklik işi müminlerin hepsinde meydana gelmiş değildir. Fakat birlikte hareket etmesi zarûrî olan bir grubun içinden bazılarının ağırdan alması, tamamının hareketini ağırlaştırıp aksatarak seferberliğin vaktinde tamamlanamayıp ordunun gecikmesine sebep olur. Bunun da zararı bütün Müslümanlara dokunur. Ayrıca buradan, vazîfesinin şuuruna ermiş gayretli müminlerin, Allah (c.c.)’ın emirleri karşısında yavaş davranan kardeşlerini uyarma ve teşvik etme gibi sorumluluklarının bulunduğu da anlaşılmaktadır.

Cenâb-ı Hakk’ın uyarıları şöyle devam etmektedir: “Eğer (gerektiğinde ) topluca savaşa katılmazsanız, Allah sizi pek elem verici bir azab ile cezâlandırır ve yerinize sizden başka bir kavmi getirir; siz (savaşa çıkmamakla) O'na hiçbir zarar veremezsiniz. Allah'ın her şeye gücü yeter.” [139]

Âyet-i kerimenin ifâdesine göre müminler Allah yolunda birlik olup, seferberlik halinde topyekun savaşa katılmadıkları takdirde Allah (c.c.) onları, pek acı bir azap ile cezalandıracak; başlarına, kolay kolay altından kalkamayacakları bir felaket getirecektir. Câzibesine kapıldıkları, uğruna cihadı terk veya ihmal ettikleri dünya hayatını kıtlık, sefalet, mağlubiyet ve mahkumiyet gibi çok acıklı sebeplerle ellerinden alacak ve onları perişan edecektir. Yerlerini, yurtlarını ellerinden alıp, başka bir kavme verecektir. Emirlerini onların eliyle tatbik ve icrâ edecektir. [140]

Gevşeklikten Kurtuluş Yolu Cihada Çıkmaktır.

Allah yolunda gayreti terk etmek bu boyutta ilahi gazabı doğuracağı ve eldeki nimetlerin gitmesine sebep olacağı için, Allah Teâlâ müminlere kurtuluş yolunu göstererek şöyle buyuruyor:

“Ey müminler! Gerek hafif gerek ağır olarak savaşa çıkın, mallarınızla ve canlarınızla Allah yolunda cihad edin. Eğer bilirseniz, böylesi sizin için daha harlıdır.” [141]

Bu bakımdan Müslümanlar ‘Allah için seferber olunuz.’ denildiği zaman, hemen gönüllü olarak ‘hifâfen’ ve ‘sikâlen’; yani gerek hafif gerek ağır hangi halde olurlarsa olsunlar, gerek kolay gelsin, gerek ağır gelsin, genç ve ihtiyar, bekâr ve evli, işsiz ve meşgul, fakir ve zengin, piyade ve süvari, ister ağır silahlarla ister hafif silahlarla, kendi durumları ve teçhizatları her ne olursa olsun hepsi birden, hiç beklemeden akın akın sefere koşmalı, mallarıyla ve canlarıyla Allah yolunda seferber olmalıdırlar. Bu şekilde davranmaları onlar için daha hayırlı olacaktır.

Gıybeti terketmek sözdeki istikamet, bid'atten uzaklaşmak fiildeki istikamet, gevşekliği bırakmak ameldeki istikamettir. İstikamet, ihlâs sınırları içinde ifrat ve tefritten uzak, sünnet çizgisine muvafık bir biçimde yaşamaktır. Bu tür bir istikamette amel ve aksiyon vardır. İstikamet ehli amel sırasında bütün gücünü sarfetmekle birlikte, nefsine karşı zulme varacak ifrattan veya gevşeklik sayılacak tefritten sakınır ve orta yolu izler. Kasd ve yönelişi sadece Hakk'a olur. Amellerini emredilen sünnet ölçüsünde gerçekleştirir. İfrat ve tefrit sünneti; riya ile amel ve amelde gevşeklik de aksiyonu yaralar; kulu istikametten ayırır. Kurtuluş orta yoldadır.

Osman Gazi, oğlu Orhan Gazi’ye gevşekliği bırakmasının önemini şöyle açıklamaktadır: ‘Oğul! Din işlerini her şeyden öne alıp yürütmek gayret ve esasını daima göz önünde bulundur ve bu esası sakın gevşekliğe uğratma. Çünkü bir farzın yerine getirilmesini sağlamak, din ve devletin kuvvetlenmesine sebep olur.’

[127] Taha sûresi, 20/41.

[128] Ebu Davud, Akdiye, 28.

[129] Nisa sûresi, 4/104.

[130] Al-i İmran sûresi, 3/142.

[131] Muhammed sûresi, 47/31.

[132] Bakara sûresi, 2/214.

[133] Tevbe sûresi, 9/16.

[134] Ankebût sûresi, 29/2–3.

[135] Al-i İmrân sûresi, 3/139–141.

[136] Nisâ sûresi,4/104.

[137] Hadid sûresi, 57/16.

[138] Tevbe sûresi, 9/38.

[139] Tevbe sûresi, 9/39.

[140] Niçin Yere Çakılıp Kaldınız, Ömer Çelik, Altınoluk.

[141] Tevbe sûresi, 9/41.