بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖيمِ

İslâm Ahlâkı

Güzel ahlâkın ilmî rehberi

“Sen elbette yüce bir ahlâk üzeresin.” (Kalem, 68/4)

Ana Sayfa / Arşiv — Eski İçerikler / GAZAB
Arşiv — Eski İçerikler

GAZAB

‘Gazab’, ruhi haldir ki, bununla kalbin içinde huya bağlı bir hararet olan ruhun cevheri bedenin dışına hareket eder, kalbin kanı coşup galeyana gelir. Bedenin dış görünüşünde kırmızı bir sıcaklık belirir. Hele bu hal yüzde tamamen meydana çıkar. Boyundaki damarlara kan hücum ederek ağırlaşır.

Gazabın sebebi, nefsin elem duyduğu kimseden öç almak istemesidir. Bu istek nefiste belirince vücuda geçer de gazap huyuna ait bir hareket galeyana gelir. Bu dalgalanmadan buhar karartıcı bir duman yükselir. Dimağı ve cereyan etmekte olan damarları bir perde kaplar. Bunun doğurduğu karanlıktan aklın nuru kapanır, parıldayışı ve sıhhatli bir şekilde işleyişi durur. Akıl aynası kirlenir, kuvveti nariyenin (ateş gücü) doğuracağı filler zayıflaşır. Hekimler insanın bu halini şuna benzetirler: Karanlık ve uzun bir mağara, büyük bir ateş her tarafı dolduran bir dumanla dopdolu. Bu haldeki ateşlerin alevlerini söndürmek gayet zordur. İfrat derecede gazaplanmış bir insanı öğütle, tatlı sözle, öğütle durdurmaya çalışmak, mağaradaki ateşe bir yerden biraz su alıp söndürmeye çalışmak gibidir. Kaldı ki azıcık su yükselen ateşin alevlerini belki biraz daha yükseltir.

İnsanların mizacı gazap kuvvetini kabul etme yeteneği bakımından mühteliftir, zıt görünüşlüdür. Bazı mizaçların gazap kuvvetini kabule istidadı barut ve kibritin parlayıp alev almaya olan istidadı gibidir. Nasıl ki kibrit ve baruta birer kıvılcım dokunmakla alevlenip parıldarlar. Böyle bir mizaca sahip olan kişi intikamı gerektiren bir kelime duyup, bir duruma şehit oldu mu bundan büyük ızdırap ve elem duyar, gazap ateşiyle tutuşur. İç ve his aynası kararır. Nasihatla, tatlı sözle değil bağlamakla bile bundan vazgeçirmek zor,hatta imkansız bir duruma gelir. Bazılarının gazabı kabul etmeye istidadı yağ gibidir. Her ne kadar ateş isabet etse de, tavanın içinden yükselen sesler çıkar. Lakin kibrit ve barutta olduğu gibi bir kıvılcımdan dakikada ateşten bir yağ yükseltmez. Kimin mizacı çabuk yanan ve çabuk sönen kuru odun gibidir. Bu mertebe ikinciden uzaktır. Bir kısım insanın mizacı ise yaş oduna benzer ki, çabuk yanmaz, zor tutuşur ve basit bir çaba ile söner. En arzu edilen bir mertebedir. Akıllı, bilim sahibi, vakûr, Selim kişiler buna örnektir.

Gazabın bütün sebepleri toplanmayınca alevi parıldamaz. Gazabın sebepleri ortadan kalkınca su hikmet yoluna ulaşmak gibi nefsi gazabın zincirinden ve bu huyun kendine has hararetinin ölmüşlüğünden olmaya, Aksine ruhu güzellikle süslemek, aklın mürşitliğini kabul edip, dinin emirlerine uymak, sükunet bulur. Şu şartla ki bu hal hamiyet eksikliğinden, kurtarmak gayesi ile hareket ede. Fazilet olan ve reziletten uzak olan yol budur.

İnsanın gazap halleri şu tabakalarda belirir:

1.) Gazabı geç gelir, çabuk geçer.

2.) Gazabı tez gelir, tez geçer.

3.) Geç gelir, geç geçer.

4.) Tez gelir, tez geçer.

Bu kısımların en faziletlisi gazabı güç gelip tez geçendir. En kötüsü de tez gelip geç geçendir. Çünkü gazabının azı makbul çoğu kötüdür.

İmam Gazali der ki: Bir hükümdar, idaresi altındaki kişiler hakkında gazab insanı huyundan çıkarır. Böyle bir durumda verdiği hüküm zülüm ve siyaseti ‘cevr’ olabilir. Hz. Muhammed (s.a.v.) de Hadis-i şeriflerinde hakimin gazaplı iken hüküm vermemesini tavsiye etmiştir. Çünkü gazap cinnet ve sarhoşluk türlerinden biridir. Mecnunun akd ve hükmü, sarhoşun görüşü nasıl geçersiz ise, bu da aynıdır. Gazaplı kişinin ilim mahalli olan kalbi ile fikir menzili olan dimağını gazabın alevleri kaplar. Böyle bir dimağ ve kalpten fazilet ve adalete dayalı hüküm nasıl çıksın?

Gazaba gelmiş bir kişinin yüzü kızarır. Damarları gerilir. Asabı bozulur, sesi acayip şekilde yükselir. Doğru olmayan hareketler ortaya çıkar. Bunu gören insan, gazabın ne derece akıldan uzak ve nasıl akılsız insanların işlerine benzer çirkin davranışlara sebep olduğunu anlar.

Gazabın ruhi ve bedeni zararları pek çoktur. Gazap hatta bazı zamanlarda ansızın ölüme bile sebep olabilir. Zira kalbin harareti gazabın ateşiyle parıldayıp, gazap gerekli olan beden hareketlerinin harareti buna bitişince tabiatındaki harareti de iyice tutuşturur. Tutuşan bu hararet gazap halinde bedenin dışına yönelir. Lakin merkezinde yetecek kadar ruhun kalması gerekir .bazı mizaçlarda huya bağlı hararet az olur. Böyle kimselerde gazap şiddetli olup, garizi (huya bağlı) hararet dışarıya yönelince, merkezinde yetecek kadar ruh kalmayıp ansızın ölüme sebep olur.

Hülefâ-i raşidin’den bazıları gazap halinde bir hükmü infaz etmekten, bir cezayı uygulamaktan çekinirlerdi. Çünkü gazap halinde bir ceza uygulanırken sırf Allah rızası için olmak gayesinden dönerek, nefse pay ayırmak ihtimali vardır. Nitekim Ömer Faruk (r.a.) bir sarhoşa ceza verirken, gazaba gelip bir takım kızgınlık eseri olan kötü sözleri söylemeye başlamıştı. Derhal gazaplı olduğunu düşünerek cezayı uygulamayı tehir etti.

Ömer İbn-i Abdül-Aziz bir kimseye ceza verecekti. Gazaba gelmiş ve karşısındaki kötü sözlerle azarlamaya başlatmıştı. Fakat durumunu hemen idrak edip cezadan vazgeçti ve şöyle dedi: “eğer beni gazaplandırmamış olsaydın sana ceza verecektim.”

Yunan filozoflarının büyüklerinden bazıları derler ki: “fırtınalı bir rüzgar, gürleyen bir şimşek ile deryaların arasından ve büyük ağaçlarla sair helâkedici şeyler arasından dönenlere selâmet ihtimâlini verir, necat ümidini tutarım. Zîra bunun kurtulması için kendisine tedbir ve ilâç uygulamak kolay olur. Lâkin, tutuşmuş bir gazapla hışımın şerli kıvılcımı ile dopdolu olan insanın selâmetine ihtimâl vermem, necatına ümit beslemem. Zîra gazap ateşiyle tutuşmuş insanın alevini teskin etmek mümkün değildir.”

Çaresizlere derman veren, deryâda dalgalar arasında mihnet ve belâ dalgalarını aşmak isteyenleri selâmet sâhiline ulaştıran, güven içinde olacağı bir kenara ulaşmasına yardımcı olan, kerîm olan lûtuf sahibi Hazreti Allah’tır . Ama şeytanın yolundan yürüyerek, gazabın şerli kıvılcımıyla tutuşan, ateşiyle yanan kişi Allah Teâlâ’nın lûtuflarından uzaktır. (Ahlâk-ı Alâi, K. Ali Efendi.)