بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖيمِ

İslâm Ahlâkı

Güzel ahlâkın ilmî rehberi

“Sen elbette yüce bir ahlâk üzeresin.” (Kalem, 68/4)

Ana Sayfa / Kötü Ahlâk Hastalıkları / Kötü Ahlâk / Fücur
Kötü Ahlâk

Fücur

‘Fücur’, sözlükte, yarmak, bir şeyi genişçe yarıp açmak anlamına gelmektedir. ‘Fecir’ de şafak aydınlığının karanlığı yarıp açtığını ifade etmek üzere aynı anlamdadır.

Bu kelimenin fiil hali ve ‘fecir’ Kur’an’da olumlu anlamda; yarılıp açılmak, fışkırmak, yeri açıp kaynak fışkırtmak anlamında kullanılmaktadır. Olumsuz anlamdaki yarmak, yırtmak anlamını ise ‘fücur’ kelimesi karşılamaktadır. ‘Fücur’, din veya dindarlık örtüsünü çekinmeden yırtmak, günaha dalmak ve haktan batıla sapmaktır. Bu şekilde din örtüsünü yırtıp atanlara ‘facir’ denir. Facir kelimesinin Arapça’daki çoğulu ‘Füccar’ veya ‘Fecere’ şeklindedir.

Fücur, bir başka deyişle Hakk’tan sapmak, hak yolu yarıp kötülük ve isyana düşmek, sınır tanımaz ve utanmaz bir şekilde günah işlemektir. Zina ve yalan gibi edep dışı günahlara da fücur denilmektedir.

Kur’an’ın ifadesine göre Allah (c.c.) insana iki yol göstermiştir. O, bu yollardan birini seçerek isterse şükredici, isterse nankör birisi olur. [1]

Nefse ve ona ‘bir düzen içinde’ biçim verene. Sonra da ona fücurunu (sınır tanımaz günah ve kötülüğünü) ve takvasını (Allah’tan sakınmasını) ilham edene (andolsun).” [2]

Hadisi şerifte şöyle ifade buyrulmaktadır: "İnsanlar, ya cehennem kömüründen başka bir şey olmayan ölmüş ecdatlarıyla övünmekten vazgeçerler yahut da Allah katında, burnuyla pislik yuvarlayan mayıs böceğinden daha adi bir derekeye düşerler. Allah Teala sizlerden cahiliye kibrini temizledi. Artık o, muttaki bir mümin yahut talihsiz bir facirdir. İnsanların hepsi Hz. Âdem’in evlatlarıdır. Âdem ise topraktan yaratılmıştır.” [3]

Burada geçen facir (haddini tecavüz eden) ve bedbaht olanlar, halk nazarında itibar ve şerefli kimseler bile olsalar dahi Allah (c.c.) katında değersiz, adi kimselerdir. Hadiste geçen kibirli ve riya içerisinde gösteriş sahibi olan kimse ya müttaki ya da mümin bir kimsedir, bu durumda ona hiç kimseye karşı tekebbür (büyüklenme) yakışmaz yahut da facir, bedbaht bir kimsedir. Böyle birisi Allah (c.c.) indinde zelildir. Zelil kimsenin tekebbür etmesi hiç uygun değildir. Öyleyse tekebbür her halükârda menfidir, reddedilmiştir.

Facir’in Allah Teala nezdinde sevilmeyen, kınanan bir durumda olduğunu şu hadisler ifade etmektedir: “Kur'ân okuyan müminin misâli portakal gibidir. Kokusu güzel tadı hoştur. Kur'ân okumayan müminin misâli hurma gibidir. Tadı hoştur fakat kokusu yoktur. Kur'ân'ı okuyan facir misâli reyhan otu gibidir. Kokusu güzeldir, tadı acıdır. Kur'an okumayan fâcirin misali Ebu Cehil karpuzu gibidir, tadı acıdır, kokusu da yoktur.” [4]

“Kıyamet günü riyâkar adama: "Ey facir, ey gaddâr, nefsine gadreden, ey gösterişci mürâî, amelin mahvoldu, mükafatın kayboldu. Amelini kime gösteriş için yaptınsa, git ondan mükâfatını al!” denir. Allah Resûlü nezdinde mümin, saf, temiz; facir kimse ise hilekâr, güvenilmezdir: “Mümin saftır, kerimdir. Facir, hilekârdır, leimdir (alçaktır).” [5]

Mümin her an tetikte, ‘acaba bir hatam, günahım olabilir mi’ uyanıklığını hissederken; facir, dikkatsiz, sorumsuzdur: “Mümin günahını şöyle görür: O, sanki üzerine her an düşme tehlikesi olan bir dağın dibinde oturmaktadır. Dağ düşer mi diye korkar durur. Facir ise, günahı burnunun üzerinden geçen bir sinek gibi görür.” [6]

Facirin mümine imam, lider olamayacağını şöyle ifade etmektedir: “Haberiniz olsun! Bir kadın bir erkeğe imamlık yapamaz. Bir bedevi de muhacire imamlık yapamaz. Facir de mümine imamlık yapamaz. Ancak fâsık zor kullanır, mümin de onun kılıncından ve kamçısından korkarsa bu durumda imama uyar.” Facirin ölümünün insanlara getirdiği faydaları şu şekilde izah etmektedir: Bir cenaze geçirilmişti. Resûlullah (s.a.v.): “Hem o istirahata kavuştu, hem de ondan istirahata kavuşuldu.” buyurdular. Bunun üzerine, yanındakiler:

‘Ey Allah'ın Resûlü, ‘istirahata kavuşan’ ve ‘ondan istirahata kavuşan kimdir, bu ne demektir?’ diye sordular. Şu açıklamayı yaptı: “Mümin kul (ölünce) dünyanın yorgunluk ve ağrılarından kurtulur. Facir (ölünce) ondan da kullar, memleket, ağaçlar ve hayvanlar kurtulur.” [7]

Hakk’tan yüz çeviren facirin ne kadar katı, kaba olduğunu şöyle buyurmaktadır: “Mümin kişinin benzeri ekin çeşidinden bir toprak üzerine biten tâze ot gibi (yumuşak) tır; hangi taraftan ona rüzgâr dokunursa rüzgâr onu eğer (fakat o yıkılmaz, yine doğrulur). Doğrulunca rüzgâr belâsı ile yine eğrilir (fakat yine yıkılmaz, doğrulur ve doğru kalır). Hak`tan yüz çeviren facir kişinin benzeri de sert ve düz çam ve dağ servisi gibidir ki, Allah onu dilediği vakit (bir def`ada) söker, devirir.” [8]

Resûlullah (s.a.v.) oğlu İbrahim (r.a.)’in vefatı sırasında gözlerinden yaşlar gelmiştir. Bu durum üzerine: ‘Ağlıyor musun? Ağlamaktan bizi sen men etmedin mi?’ denildi. Resûlullah (s.a.v.): “Ben ağlamaktan yasaklamıyorum. Ben iki facir, ahmak sesten yasaklıyorum: Oyun, eğlence, musiki sesi ve şeytan çalgısı, bir de musibet sırasındaki (matem) sesi, yüzlerin yolunması, üst başın yırtılması ve matem. Ağlamak ise rahmettir, rahmet etmeyene merhamet edilmez.” [9]

Resûlullah (s.a.v.) bu hadislerinde olumsuzluk içeren iki sesi fücur özelliği taşıdığı için yasaklamıştır.

Fücur-Takva Zıtlığı

‘Takva’, Allah (c.c.)’tan hakkıyla korkup sakınmak anlamına geldiği gibi, aynı zamanda din elbisesi giyip onunla kendini korumak, tehlikelerden sakınmak demektir. Kur’an, iman edip salih amel işledikten sonra takvaya sarılanları övüyor ve bunu üç kez üst üste tekrar ediyor. Bir başka âyette ise takva elbisesinin en hayırlı elbise olduğu haber veriliyor. [10]

Bu hayırlı elbiseye bürünen kendini her türlü kötülük ve günahtan korur, bu elbise ile kendini sağlama alır. Çünkü takva, Allah (c.c.)’tan korkup çekinmeyi, O’nun rızasına uygun olmayan davranış ve amellerden sakınmayı sağlar.

Fücur, takva’nın zıddı olarak bu perdeyi, bu elbiseyi yırtmak, açmak, üzerindeki koruyucu örtüyü kaldırmak demektir. Bu koruyucu perde veya elbise açıldıktan sonra insan her türlü kötülüğü ve günahı işleyebilecek duruma gelir. Türkçedeki ‘hayâ perdesinin yırtılması’ deyimi bunu güzel bir şekilde karşılamaktadır.

Allah (c.c.), yarattığı nefislere takvayı da fücuru da ilham etmiştir. Yani nefis her ikisini de işleyecek özellikte yaratılmıştır. Takva ile örtünen, korunan, sakınan nefisler, fücur ile açılır, sakınma duygusu yırtılır, koruyucu elbisesi kaybolur. Şems sûresinde bu iki önemli olgunun birlikte zikredilmesi hem ilâhi bir fıtrata (yaratılış) işarettir, hem de insanların takvayı takva bilip ona sarılmalarını, fücuru da fücur bilip ondan uzaklaşmalarını tavsiye etmektedir: “… Yemin ederim nefse ve onu ölçü ile düzenine koyana ve sonra da isyanı ve itaati, fücur ve takvayı ilham edip öğretene ki gerçekten nefsini bütün küfür ve kalbî hastalıklardan, günah ve haramlardan temizleyen kimse mutlaka felah bulmuştur ve nefsini azdıran kimse de hüsrana uğramıştır.” [11]

İşte bu âyetlerde de nefse yapılan ilham ve onu temizleyenin kavuşacağı felah ve saadet bildirilmektedir. Ayetlerde bildirildiği üzere zıtlaşma önce insanın kendi içinde var. Sonra toplumda. İnsana takvâ da fücur da ilhâm edildi. İnsan kâlbine melek de yaklaşıp söyleyeceğini söyleyebiliyor, şeytan da. Toplumda Hz. Mûsa (a.s.) benzerleri de var, Firavun benzerleri de.

Bunlar insanlık dünyasının katı gerçekleri. Gerçeklere gergin durmanın, çatık kaşla bakmanın ne anlamı var? Durumu olduğu gibi kabul etmek gerekmektedir. Mühim olan zıtlaşma değil, bizim kendimize ve insanlara bakışımızdır. Adalet ve itidâlden (dengeden) ayrılmamamızdır. Büyük Kitâbımız, “Bir kavme olan kin ve nefretiniz sizi adâletsizliğe sevketmesin.” [12] buyurmaktadır. Zıtlaşma Cennette bitecektir. Dünya iyilere de kötülere de açık bir sofra olarak, Yüce Yaratan'ın dilediği bir zamana kadar varlığını sürdürüp gidecektir.

Fücur Sahibi Kimse (Facir)lerin Özellikleri

Fâcir, İslâm dininin kabul etmediği, yasakladığı iş ve hareketleri yapan; aşırı isyana dalan; özellikle büyük günahlardan olan zinâ etmek, yalan söylemek, adam öldürmek, içki içmek, hırsızlık yapmak gibi fiilleri işleyen, günâhta ısrar eden; başka öz bir ifadeyle, Allah (c.c.)'ın emir ve yasaklarını çiğneyen kimseye denir. Eğer bunları yaparken bir inkâr söz konusu ise o zaman kişi küfre girmiş yani Kâfir olur.

Fücûr bir bakıma fısk ile eşdeğer sayıldığı gibi bir başka açıdan da fısktan daha ileri bir noktada ele alınabilir. Fücur sahibi ‘facir’ ile inkârcı kâfir arasında anlam benzerliği bulunmaktadır. Kur’an iki yerde bu iki kelimeyi birlikte kullanmakta ve aralarındaki yakınlığa işaret etmektedir. Bu özelliği taşıyan facir kâfirler, insanları sapıtıp kötülükte sınırı aşarlar.[13]

Facir, günah işlemenin son noktasında olan kâfir anlamında kullanılmaktadır. Yeryüzünde fesat çıkaran ve âhireti inkâr eden facirler, müminlerle aynı işleme tabi tutulmayacaklar. Müminlerin yüzü apaydınlık olurken, facirlerin yüzü ise toza bürünmüş, kara olacaktır. [14]

Kur’an, ‘facir’ olanların Cehennem’e gideceklerini çok açık bir ifadeyle haber veriyor. [15]

“Hayır, facir olanların kitabı şüphesiz Siccin’dedir. ‘Siccîn’in ne olduğunu sana öğreten nedir? Yazılı bir kitaptır. O gün, yalanlamakta olanların vay haline! Ki onlar, din gününü yalanlamaktadırlar. Oysa onu, sınır tanımaz-saldırgan, oldukça günahkâr olandan başkası yalanlamaz.” [16]

Dinin çizdiği çizginin dışına çıkıp günah işleyen ‘fasık’ ile ‘facir’ arasında bir benzerlik görülse de bu iki kavram farklıdır. Fasık, anlam yönünden facir’den daha geniştir. İnkâr veya kâfir olma bizzat fücur değil, facirin işlediği fücurun bir sonucudur. Örneğin, Ahiret’in inkârı fücur değil, fücur içinde olmanın bir sonucudur. Bu bakımdan belki her fücur işleyen kâfir diye adlandırılmaz ama kâfirin küfrüne sebep olan davranışları ‘fücur’ anlayışı yüzündendir.

Hadislerde ‘facir’, zina eden, yalan söyleyen, faizcilik yapan, yalan yara yemin eden, Kur’an okuduğu halde ondaki emirlere uymaya davet etmeyen, insanları aldatan kimselere denilmektedir. Bunlar elbette günahkâr müminlerdir.

Fücur Hastalığından Kurtuluş Yolu

Facir olan kimseler müminlerin dinini yaşamalarına engel olmak için her alanda çok yoğun gayret sarf etmektedirler. Siyasi, sosyal, kültürel ve ekonomik alandan medya sektörüne kadar her alanda Müslümanlara saldırılar devam etmektedir. Küfür ve fücur sektörünün İslâmî hayata yönelik saldırıları, Müslümanların Kur'an temeline dayalı İslâmî bir etkinlik sağlamaları ve takvaya bürünmeleri ile önlenebilir. Bunun için, öncelikle Kur'an'ın temel gayesi ve hamlesi doğrultusunda çalışıp İslâm'ı kollektif hayatın en etkin gücü yapmak gerekir. İslâm'ı, hayatta yaşanabilir kılmanın tek yolu budur. İslâm'ı hayatın dışında tutmak da, İslâm adına dinde olmayan işler yapmak da doğru değildir. Çünkü her iki durum da Kur'an'ın belirlediği hedefin dışına düşmektir.

Kur'an, Müslümanların yaşama biçimini oluşturmada ve yönlendirmede tartışılmaz öncülüğe sahip olan birinci kaynaktır. İslâmî ilke ve amaçların hayat bulduğu bir sosyal yapıyı, onun rehberliğine uyan Müslümanlar oluşturacaktır. Bilindiği gibi Allah (c.c.), inanıp iyi işler yapanları, imanlarıyla hidayetine ulaştırır, kötülüklerden sakınmanın mükâfatını onlara verir ve müminleri gayretin zaferine erdirir.

“...Gerçekten size, Allah'tan bir ışık, apaçık bir kitap geldi. Onunla Allah, kendi rızasını arayan herkese kurtuluşa götüren yolları gösterir ve onları karanlığın derinliklerinden aydınlığa çıkarır, dosdoğru bir yola yöneltir.” mealindeki ayet, hayat yolculuğunda karşılaşılan engellerin, Kur'an'a uymak ve onun aydınlık yolunda yürümekle aşılabileceği mesajını verir. “Ey Âdemoğulları, size çirkin yerlerinizi örtecek giysi, süslenecek elbise indirdik. Hayırlı olan, takva elbisesidir. İşte bu(nlar), Allah'ın ayetlerindendir, belki düşünüp öğüt alırlar.” Mealindeki ayet ise takva elbisesinin giyilmesini daha hayırlı olduğunu ifade etmektedir.

Bunun yanında Müslüman olmak, ilk önce küfür, fücur ve nifaka karşı olmak demektir. Bozgunculuğa (fesada) ve isyana cephe almak; fısk ve fücurun her çeşidine set çekme azmi içine girmek demektir. Yani siz Müslüman olmakla aynı zamanda küfrü (inkârcılık ve nankörlüğün her türünü) nifak ve fesadı (münafıklık ve bozgunculuk hallerini) ve insanın selameti ve kurtuluşuna engel oluşturan her tür kötülüğü de belirlemiş ve tarif etmiş olursunuz. Sonra da bunlara ve bunların sosyal planda taşıyıcısı olan sektörlere karşı; onları uygun yöntemlerle ıslaha, kabil olamıyorsa da tesirsiz hale getirmeye yönelik bir tavır geliştirirsiniz. Kur’an-ı Kerim bu vurguyu ortaya koyan örneklerle doludur ve onda baştan sona küfür ve kâfirden uzak durmayı terennüm eden müstakil bir sûre; Kâfirûn sûresi vardır.

İman eden insan, fücur ve küfre karşı tavır alan ve bu dünyada asla kayıtsız olamayan insandır. Onun kendini Müslüman olarak isimlendirmeye nasıl hakkı varsa; fucürü ve küfrü teşhis etmeye, onu tesirsiz hale getirmek için izlemeye ve özellikle liderleri ve yöneticileri başta olmak üzere fücur ve küfür içinde olanları bu özellikleriyle isimlendirmeye de hakkı vardır.

Fakat bu, ağır sorumluluk gerektiren çok hassas bir konudur. Herhalde kla geldiği gibi hemen başvurulan bir yol olmamalıdır. Çünkü insanların hidayete kavuşma ve salâh bulma ihtimalini sonuna kadar mahfuz tutan bir anlayışla hareket edilmesi asıldır. Bu yolda muhatabın psikolojisi titizlikle gözetilmeli; insanların tenkit edilmekten, suçlanmaktan ve dışlanmaktan hoşlanmadıkları dikkate alınmalı ve zaruret noktasına gelmedikçe, en ağır suçlamalar telaffuz edilmekten sakınılmalıdır. Hidayet yollarını sonuna kadar açık tutmak üzere incitici bir üslûba girmekten kesinlikle sakınılmalı; kişileri tezyife ve tahkire varan kışkırtıcı tonda cidale ve saldırgan bir tavra asla fırsat tanınmamalıdır.

Unutulmamalıdır ki İslam'ın koruyucusu Allah (c.c.)'tır. O dinini biz olmadan da, hatta bize rağmen de korur. Kaldı ki, salt Allah (c.c.)'ın dinine hizmet ediyor olmak bile tek basına bir ölçü değildir. Hz. Peygamber (s.a.v.)'in buyurduğu gibi “Allah dilerse, dinine bir fasık, bir facir ve kâfir eliyle de yardım eder.” Böyle olmaktan Allah (c.c.)'a sığınmamız gerekmektedir. Bu noktada, İslâmî bir hizmetin önünde bulunanların kendi kendilerine sık sık sormaları gereken bir soru vardır: ‘Sen kendini ne sanıyorsun?’ Olur ya, kimi zaman nefis kendisini ilah sanır ve ancak Allah (c.c.)'ın yapacağı işlerin altına girerek, ‘Biz olmasak bu dinin hali nice olur?’ ya da ‘Siz kurtaracaksınız’ vs. gibi uçuk iddia ve gerekçeler üretirler. Kimi zaman melek, kimi zaman da peygamber vs. sanırlar. Nefsin tüm bu sanıları, kişinin kendisini gerçekte soyunmaması gereken bir role soyundurur.

[1] İnsan sûresi, 76/3.

[2] Şems sûresi, 91/7–8.

[3] Ebu Davud, Edeb 120; Tirmizî, Menakıb.

[4] Buhârî, Et'ime, 30; Müslim, Müsâfirin, 243; Ebu Dâvud, Edeb, 19; Tirmizi, Edeb, 79.

[5] Ebu Davud, Edeb 6; Tirmizî, Birr 41.

[6] Buharî, Da'avât 4; Müslim, 3; Tirmizî, Kıyamet, 50.

[7] Buhârî, Rikak 42; Müslim, Cenaiz 61; Muvatta, Cenaiz 54; Nesâî, Cenaiz 48, 49.

[8] Sahihi Buhari, Kitabu’l-Merza, 1908.

[9] Tirmizî, Cenaiz 25.

[10] A’raf sûresi, 7/26.

[11] Şems sûresi, 91/1–10.

[12] Mâide sûresi, 8/51

[13] Nûh sûresi, 71/27.

[14] Abese sûresi, 80/38–42.

[15] İnfitar sûresi, 82/14.

[16] Mutaffifin sûresi, 83/7–17.