بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖيمِ

İslâm Ahlâkı

Güzel ahlâkın ilmî rehberi

“Sen elbette yüce bir ahlâk üzeresin.” (Kalem, 68/4)

Ana Sayfa / Arşiv — Eski İçerikler / FİKİR (TEFEKKÜR)
Arşiv — Eski İçerikler

FİKİR (TEFEKKÜR)

Fikir, üçüncü bir bilginin doğması için ilk iki bilgiyi hatırlamak ve sonu önceye bağlamaktır. Örneğin, dünyaya eğilim duyup dünya hayatını yeğleyen kimse, âhiretin dünyadan daha çok tercihe şayan olduğunu bilmek isterse bunu iki yoldan biriyle öğrenebilir:

Ya âhiretin, dünyadan üstün olduğunu başkasından işitip, içyüzünü araştırmadan, duyduğunu doğru kabul edip eylemiyle âhireti dünyaya tercih eder. Bu kimse mukalliddir (taklid eden), bunun bilgisi marifet değil, taklittir.

Ya da kalıcı olanın, tercihe şayan olduğunu düşünür. Ahiretin de kalıcı olduğunu anlar. Bu iki bilgiden kendisine üçüncü bilgi doğar ki o da âhiretin, dünyadan daha çok tercihe değer olduğudur. Zihinde iki bilgiyi hatırlamak, insanı: tefekkür, itibar, tezekkür, nazar, teemmül ve tedebbür isimleriyle adlandırılan üçüncü bir bilgiye götürmüştür.

Tedebbür veya tefekkür’e gelince: bu kelimeler, eş anlamlıdır. Fakat tezekkür, itibar ve nazar kelimeleri aynı şeyin değişik niteliklerini anlatırlar.

İtibar, iki bilgiyi hatırlamaktan üçüncü bilginin doğmasına denir. Eğer zihin işlemi, sadece iki bilgiyi hatırlar, fakat bunlardan üçüncü bir bilgi elde edemezse bu işleme itibar değil, tezekkür denilir.

Nazar ve Tefekkür ise, üçüncü bir bilginin doğmasını istemektir. Üçüncü bir bilginin doğması isteğinde olmayan kimse nazır ve mütefekkür (araştırıcı ve düşünür) değildir. Öyle ise her mütefekkir, mütezekkirdir, fakat her mütezekkir, mütefekkir değildir.

Tizkar, bilgilerin zihne yerleşip güçlenmesi için tekrarını; tefekkür ise bilgilerin çoğalmasını, yeni bilgilerin elde edilmesini sağlar. İşte tezekkür ile tefekkür arasındaki fark budur.(İhya.)

Fikir, bilgiler, haller ve ameller (eylemler) doğurur. Fikir, bütün iyiliklerin başlangıcı ve anahtarı olduğundan amellerin en iyisi tefekkürdür. Bundan dolayı Yüce Allah Kur’an-ı Kerim’in bir çok yerinde insanı, tabiat âyetlerini düşünmeğe, yaratıcının yaratıklarındaki kudret ve hikmetini anlamağa yönelmektedir:

“Göklerin ve yerin yaratılışında, gecenin ve gündüzün gidip gelişinde elbette sağduyu sahipleri için ibretler vardır. Onlar ayakta, oturarak ve yanları üzerine yatarken Allah’ı anarlar; göklerin ve yerin üzerinde düşünürler: Rabbimiz, bunları boş yere yaratmadın, sen yücesin, bizi âteş azâbından koru’ (derler).”(Âl-i İmrân sûresi, 2/190-191.)

“Bakmıyorlar mı develere nasıl yaratıldı? Göğe nasıl yükseltildi? dağlara nasıl dikildi? Yere nasıl döşendi.”(Ğâşiye sûresi, 88/17-20.)

Bu âyetlerde develerin nasıl yaratıldığına, göğün nasıl yükseldiğine, dağların nasıl dikildiğine, yerin nasıl yayıldığına dikkat çekiliyor.

Büyük müfessir Alûsi şöyle diyor: Allah’ın, bu âyetlerde anılan varlıklara dikkati çekmesinin hikmeti şudur:Kur’an’ın iki muhatabı olan Araplar, çoğu kez tek başına çöllerde yolculuk yaparlardı. İnsan yalnız kalınca, konuşacağı, eğleneceği kimse olmadığı için düşünceye dalar. Kendisiyle beraber bulunanlara bakınca devesine gözü ilişir, üstüne bakınca göğü görür, sağına soluna bakınca dağları görür, altına bakınca yeri görür. İşte ona, yalnız kaldığı zaman baktığı şeyleri düşünmesi, bunların yaratılışından ibret alması emredilmiştir. Arzın (yeryüzünün) yayılmış olması, gerçek küreye yakın bir şekilde olmasına engel değildir. Çünkü küre, büyüklüğünden dolayı düz görünür.”(Rûhu’l-Meâni, Alûsi.)

İbn Kesir tefsirinde: “Yüce Allah (c.c.), bedeviyi, bindiği deveye, üstündeki göğe, yanındaki dağlara altındaki yere bakarak Allah (c.c.)’ın kudretini anlamaya yöneltmiştir.”diyor.(İbnü Kesir Tefsiri.)

Ğaşiye sûresinin 17-20 âyetinin işaret ettiği üzere Allah’ın yaratış kanunlarını, devenin yaratılışını, gök cisimlerini uzayda tutan, dağları arzın kabuğundan fışkırtıp yükselen içi ateş dolu arzın üstünü taş ve toprak tabakasıyla düzleyip üzerinde ormanlar ağaçlar bitkiler ve hayvanlar yaratan Allah’ın kudretini düşünen ve keşfeden insanlar O’na daha gönülden saygı ile bağlanırlar, aynı zamanda bu kanunlardan da yararlanıp daha iyi bir yaşam düzeyine ulaşırlar. Çünkü Yüce Allah: “Göklerde ve yerde bulunanların hepsini size boyun eğdirdi, sizin emrinize verdi.”(Câsiye sûresi, 45/13.) buyurmuştur.

Göklerin ve yerin servetlerinden yararlanabilmek için tabiat kanunlarını bilmek, dağlardaki madenleri işletebilecek, akıp giden suların önüne baraj gemlerini vurup bir yandan suyun enerjisini elektrik enerjisine dönüştürerek köyleri kentleri aydınlığa kavuşturmayı, fabrikalar çalıştırmayı, bir yandan da araziyi sulatıp ürünün verimini arttırmayı; güneşin dünyamıza gönderdiği enerjiden yaralanmayı; rüzgar ve deniz dalgalarının yaydığı enerjiyi de insanlık yararına kullanılabilecek teknik bilgiye sahip olmayı gerektirir. Bilgili olan güçlü olur. Bilgi de ancak inceleme, okuma, anlama, gözetme, araştırma ve deney ile elde edilir. Onun için Kur’ân, burada olduğu gibi bir çok sûrede sık sık insanın gözünü tabiat olaylarına çevirmekte, onlara dikkatle bakmasını emretmektedir. Bunları dikkatle incelemekle insan, Allah (c.c.)’ın kudretini ve büyüklüğünü daha iyi anlar.

“Deve, Arapların en kıymetli mallarındandır. Hele Şari’nin zikrinden sonra deveye göz atmanın da başkaca bir münasebet ve letafeli vardır (çünkü deve diken yer). Sonra seyr-ü sefer etmek üzere deveye binen bir kimse, boyundan hayli yüksek bir noktaya çıkmış olur. Yukarı baktığı zaman üstünde semâyı (gökleri), sağa sola baktığı zaman dağları, aşağı baktığı zaman yeryüzünü görür. Ve bu bakışlar ne kadar genişler, ne kadar derinleşirse insanın, bulunduğu aleme vukufu ve Yüce Yaratıcısının yaratma kudreti ve nimetlerinin genişliği, istikbalin ehemmiyeti ve yoluyla sa’y-ü gayretin kıymeti hakkında marifeti de öyle genişler ve derinleşir.”(Hak Dini Kur’an Dili, E. Hamdi Yazır.)

Bu sayılanları ve benzeri yaratıkları düşünen, inceleyen insanlar, bunların kendi kendilerine var olamayacağın; ilim, hikmet ve kudret sahibi bir Yaratıcı tarafından yaratıldığını; kâinatı böyle ince bir düzenle yaratan O Yaratıcının da bunları boş yere değil, bir amaç için yarattığını; öyle ise her şeyin kısa bir ömürle bitmeyeceğini, bu dünyanın hayatından sonra da bir hayat bulunması gerektiğini; zira yaratma amacının ancak o ikinci hayatta gerçekleşeceğini, kâinatı böyle intizamla yaratıp yöneten Allah (c.c.)’ın, bu varlıkların benzerini ve dolayısıyla insanları yeniden yaratmaya kadir olduğunu anlar, âhiret hayatına ve sorumluluğuna inanarak Allah (c.c.)’ın gösterdiği iman ve güzel ahlâk yoluna girer.

Şimdi tasavvuf yoluna girmiş mürîdin elinde, iyi ve kötü amellerini, günah ve ibadetlerini kaydeden bir defteri olmalı ve her gün onlara bakmalıdır. Büyük günahlardan sadece on tanesine bakıp onları düşünmesi yeter. Eğer onlardan kurtulursa, diğer günahlardan da kurtulmuş olur. Bu helâk edici on günah: Cimrilik, kibir, kendini beğenme, riyâ, hased, fazla kızma, oburluk, cinsel oburluk, mal sevgisi. İnsanı kurtaran on amel de şunlardır: Günâhlara pişmanlık, belâlara sabır, kazâya rıza, ni’metlere şükür, havf ve recâ’nın dengeli olması, zühd (dünyaya değer vermemek), amellerde ihlâs, halk ile geçinmek, Allah (c.c.)’ı sevmek ve O’na saygı. (İhya.)

Allah’ın ululuk ve celâlini tefekküre gelince: Bunun da iki makamı vardır:

Birinci makam: Allah’ın zâtını, sıfatlarını, isimlerinin anlamını düşünmektir ki bu yasaktır. Zira: “Allah’ın ni’metlerini düşünün, Allah’ın zatı üzerinde düşünmeyin” (Feydu’l-Kadir.) buyurulmuştur. Çünkü akıl bu konuda bir sonuca varamaz, şaşar; bu noktaya ancak sıddîkiler şöyle bir göz atabilirler ama onlar da sürekli bakamazlar. Yarasa nasıl uzun süre güneş ışığına bakamazsa, yaratıklar da Allah’ın celâline uzun süre bakamazlar. O halde en doğrusu, Allah’ın zâtı üzerinde hiç düşünmemektir. Buna çoğu akıl dayanamaz.

Ancak bu konuda aklın fazla düşünebileceği şey şudur: Allah’ın zâtı, mekândan, yönden münezzehtir. O, kâinatın ne içinde ne dışındadır. Ne âlemde bitişik, ne de ondan ayrıdır. Bu kadarı bile bazılarını hayrete düşürmüş, bu sözleri işitmeğe ve bilmeğe dayanamamışlardır. Hattâ bazıları bundan azını bile çekememişlerdir. Onlara: “Allah baştan, ayaktan, elden, gözden, herhangi bir uzuvdan, boyutlu bir cisim olmaktan münezzehtir.” denilince bunu kabul etmemişler ve bunun, Allah’ın zâtını küçültmek anlamına geldiğini sanmışlardır. O aptallardan biri: “Bu, vasıfsız Hind karpuzudur.” demiştir. Çünkü o zavallı, ululuk ve azametin, bu uzuvlarla olacağını sanmıştır. Bu insan, yalnız kendi nefsini bilir veya kendi nefsini büyütür. Kendi sıfatları gibi sıfatlar taşımayanın büyüklüğünü anlamaz. Evet, o kendisi gibi tahtın üzerinde oturan, önünde buyruğuna âmâde uşaklar bulunan insan kral düşünür. Allah da ancak böyle olursa O’nun büyüklüğünü anlar. Eğer sineğin aklı olup da ona: “Seni yaratanın eli ayağı yoktur, uçmaz” denseydi sinek de böyle bir Tanrı’nın varlığını kabul etmezdi: “Beni yaratan nasıl benden eksik olabilir? Kanadı kesik, uçamayan bir kötürüm Tanrı olabilir mi? Beni âletim varken beni yaratan Tanrının, benim gibi âletleri (elleri ve ayakları) olmaz mı?” derdi.(İhya.)

Bütün yaratıklar, Allah’ın kudretinin eseri, zâtının nurlarından bir parıltıdır. Yokluk, en koyu karanlıktır. Varlık da en açık zuhûr (görünme) dir. Bütün varlık âlemi, Yüce Zât’ın nurlarından birer ışıktır. Zira eşya ancak Allah’ın varlığıyla vardır. Güneşin ışıkları nasıl güneş ile var ise, eşyâ da öyle, Allah ile vardır. Güneşe iyi bakabilmek için bir su testisi koyup, testiye yansıyan güneş yuvarlağına bakmak âdet olmuştur. Su, güneş ışığının, biraz soğurduğu için güneşin su içindeki görüntüsüne bakılabilir. İşte su nasıl, gözün, doğrudan bakmağa dayanamadığı güneşin, ışığını emip gölgeleyerek onun görüntüsünü gösteriyorsa; eşyâ ve fiiller de fâilin sıfatlarını görmemizi sağlıyor. Biz fiiller aracılığı ile Zât nurlarından uzaklaştırdığımız için artık doğrudan o nurları göremeyiz. (onların görüntüsünü) görürüz. İşte Peygamber (s.a.v.)in : “Allah’ın yaratıkları üzerinde düşünün, Allah’ın zâtı üzerinde düşünmeyin.” sözünün anlamı budur. (İhya.)

Tefekkür eden kişinin kalbi değişir. Kalbin iyi yöne doğru değişmesi, kişinin ahlâkının iyiye doğru gitmesinin başlangıcıdır. Allah (c.c.)’ı, O’nun âyetlerini, ölümü ve ölümden sonrasın, hesabı ve Cehennemi çok düşünenler, elbette kendilerine çeki düzen verenlerdir.