بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖيمِ

İslâm Ahlâkı

Güzel ahlâkın ilmî rehberi

“Sen elbette yüce bir ahlâk üzeresin.” (Kalem, 68/4)

Ana Sayfa / Kötü Ahlâk Hastalıkları / Kötü Ahlâk / Falcılık
Kötü Ahlâk

Falcılık

FAL-FALCILIK

‘Fal’, insanın gelecekte karşılaşacağı hayır ve şerri bilmek istemesi ve uğur tutmasına denmektedir.

Falcılık, yakın tarihlerde ortaya çıkmış bir şey değildir. Geçmiş bin yıllarda yaşamış insan toplumlarında da fal ve falcılık mesleğine rastlamak mümkündür. Akıllı kişiler olarak bilinen ‘Filozof’ ve ‘Krallar’ın bile fala baktırdıkları ve hatta fala göre hareket ettiklerini görüyoruz.

Hiçbir sağlam bilgiye dayanmayan ve tamamen kişinin beklentilerine göre yorum ve tahminlerde bulunmak suretiyle insanların umutlarını sömüren ‘Falcı’lara inanmamalı ve bunlara asla başvurulmamalıdır. Ne yazık ki bir kısım insanlar, ‘fal’ın bir ‘yalan’ olduğunu bilmeyerek doğru bir inançla fala baktırmakta, zihinlerini karıştırmakta, paralarını harcamakta ve falcıların söylediği ilgisiz ve keder verici şeylere inanarak aylarca ve hatta senelerce üzüntü ve keder içinde kendi hayatlarını tüketmektedirler. [1]

Falcılık, gelecekte olacak şeyler hakkında bilgi sahibi olmak için başvurulan çeşitli yollardır. Baht, uğur ve talihi anlamak için bir takım garip yollara başvurma, atılan boncuk ve baklaya, tesadüfen açılan bir kitabın bir satırına, koyunun kürek kemiğine, kahve fincanına ve benzeri şeylere bakıp bunlardan anlam çıkarma işidir. Gelecekte olacak şeyleri anlamak maksadıyla yapılan eylemler hakkında kullanılan bir deyimdir. ‘Kamus-u Osmanî’de: ‘Kısa fikirlerin ümit ettikleri bir maddeyi çıkarmak maksadıyla; kitap açmak ve kitaba, baklaya bakmak gibi değişik yöntemlerle yapılan teşebbüsü ve bu teşebbüsün gösterdiği netice’ olarak tarif edilmiştir.

Kur’an’da ‘fal’ kelimesi geçmemekle birlikte, Hz. Peygamber (s.a.v.)’in bazı hadislerinde şekil olarak buna benzer fakat anlam yönünden bizim anladığımız faldan daha değişik bir mana arz eden ‘fe’l’ sözü geçmektedir. Şöyle ki; “adva (hastalığın Allah’ın takdiri olmaksızın bulaşması) yoktur, tıyara (bir şeyi uğursuz sayma) da yoktur. Ben hayırlı “fe’l”i (bir şeyi hayra sorma) severim” [2] hadislerinde geçen ‘fe’l’ kelimesinin bildiğimiz falla aynı anlama gelmediği açıktır. [3]

Ebu Hureyre (r.a.)’nin, Peygamberimiz (s.a.v.)’den naklettiği başka bir hadiste; Tıyara yoktur, daha hayırlı olan “fe’l” vardır” buyurdular. Ebu Hureyre; “Fe’l nedir ey Allah’ın Resûlü? diye sorunca “Sizden birinizin işittiği salih sözdür.” dedi. [4]

Hasta olan bir kimsenin ‘Ya sâlim!’ diye bağıran birinin sesini duyması veya yitiğini arayan birinin; ‘Ya vâcid!’ diye seslenen birinin sesini duyunca,

‘bununla tefe’ül ediyorum’ deyip, hastalıktan kurtulmayı umması ve yitiğini bulacağını ümit etmesidir. Yani bu sesleri hayra yorarak, neticenin bu şekilde olmasını beklemesidir. [5]

Cahiliye Arapları, bir sefere, bir savaşa, bir ticarete, bir nikâha yahut herhangi bir işe teşebbüs edecekleri zaman üç zar (veya ok) çekerler yahut kuş uçururlardı. Bu zarların (veya okların) birinde, ‘Rabbim emretti’ yahut ‘yap’ diye emir; diğerinde, ‘Rabbim nehyetti’ yahut ‘yapma’ diye nehy kelimeleri yazılı olurdu, biri de boş bulunurdu. Birisi torbaya elini sokar, zarlardan birini çeker, emir çıkarsa yaparlar, nehy çıkarsa yapmazlar, boş çıkarsa bir daha çekerlerdi. Kur’an-ı Kerim bunu bir ayetle yasaklamıştır: “Ey İman edenler! İçki, Kumar, putlar ve fal okları şeytan işi birer pisliktir. Bunlardan kaçının ki, kurtuluşa eresiniz.” [6]

“Leş, kan, domuz eti, Allah'tan başkasının adı anılarak kesilen; boğulmuş, vurulmuş, yukardan düşmüş, boynuzlanmış, canavar yırtmış olup da canlı iken kesmedikleriniz; dikili taşlar (putlar) üzerine boğazlanan hayvanlar ve fal oklarıyla kısmet (şans) aramanız size haram kılındı. Bunların hepsi doğru yoldan çıkmaktır. Bugün kâfirler, dininize karşı ümitsizliğe düşmüşlerdir. Onlardan korkmayın, benden korkun. Bugün dininizi kemale erdirdim, size nimetimi tamamladım. Size din olarak İslâm'ı beğendim. Kim açlıktan daralır, günaha istekle yönelmeden bunlardan yemek zorunda kalırsa, ona günah yoktur. Çünkü Allah bağışlayan, merhamet edendir.” [7]

Cahiliye döneminde, bir de kuş uçurma adeti vardı ki, bir yere gidecekleri zaman bir kuş uçururlar, sağa giderse teyemmüm (uğurlu sayma), sola giderse teşe’üm ederler (uğursuzluk sayarlar)di. Peygamberimizin (s.a.v.), “tıyara yoktur” hadisi ile bununda yasaklandığını biliyoruz.

Bugün yaygın olan fal çeşitlerinden biri de, modern cahiliyenin itibar ettiği yıldız falıdır. Gökteki burçlardan istidlâl (delil getirme) ile yapılan bu falcılığın aslı Sabîilere dayanır. Sabiîler, Hz. İdris (a.s.)in, mucize iddiasıyla gökleri on iki burca taksim etmişler ve eflaktan yalnız tapındıkları ve heykellerini diktikleri 'sebaî' gezeğenlerin durumlarına göre, yeryüzünde meydana gelecek olayları bildireceği iddiasıyla yıldızlarla ilgili bir takım hükümler yazmışlardı. Onların bu inançları günümüze kadar gelmiş bulunmaktadır.' [8]

Resûlullah (s.a.v.) buyurdular ki: “Kim, Allah'ın zikrettiğinden başkası için yıldızlar ilminden bir bab iktibas ederse sihirden bir şube iktibas etmiş olur. Müneccim kâhindir; kâhin sihirbazdır, sihirbaz da kâfirdir.”

“Kim yıldızlarla ilgili bir ilim iktibas etmişse sihirden bir şube iktibas etmiş demektir. (Yıldız ilmi) arttıkça (sihir ilmi de) artar.” [9]

Bu rivayetlerde Resûlullah (s.a.v.) kendi devrinde yıldız ilminin, bir nevi sihirbazlık olduğuna dikkat çekiyor. Yıldızlar ilmi diye tercüme ettiğimiz bu ilim şubesini ‘müneccimlik ilmi’ diye de ifade edebiliriz. Şimdilerde ciddiyetsiz gazetelerin ilgi alanına giren yıldız türünden bilgiler bunlardır.

Hadisin üslubundan bu ilimle meşguliyetin yasak olduğu anlaşılmaktadır. Resûlullah (s.a.v.) sihirle meşguliyeti haram kılmıştır. Müneccimliğin sihirden bir parça olduğunun söylenmesi onun da yasak kılındığının ifadesi olmaktadır. Bu yasağın mahiyeti müteakip hadiste daha iyi anlaşılacak ise de burada şunu belirtmekte fayda vardır: Hadislerde yasaklanan ilim, bugünün deyimiyle astronomi denen yıldızlar ilmi değil, astroloji denen falcılık ilmidir.

Bu ilmi esas aldıklarını söyleyerek Allah (c.c.)'ın takdirinden cahil bir kısım insanlar bu yıldızlarla ilgili olarak kehanet ortaya koyup kim falan yıldızın doğmasında ağaç dikerse şöyle olur, kim filan yıldızın doğmasında sefere çıkarsa böyle olur, diye laflar ettiler. Şu yıldızların, şu hayvanın, şu kuşun gayba (bilinmeyenlere) hiçbir delaletleri yoktur.

Görüldüğü üzere İslâm, Kur'an-ı Kerim, hadisi şerif ve uleması ile falcılık, kehanet, ruh çağırma gibi , gelecekten veya gayptan haber vermeye yönelik her çeşit meşguliyeti temelden reddedip, derecesine göre küfürden bir şube addetmektedir.[

Resûlullah (s.a.v.), geçmişin karanlıklarından gelerek insanların kalplerinde tevhid nurunun bütün büyüklüğü ile doğmasına engel olup onları lekeleyen, gölgeleyen bu gerçek dışı inançların hepsine son vermiş, bâtıl olduklarını, şirk olduklarını, kesin bir dille, haram edilmiş bulunan sihr'in, kehânetin birer dalı olduklarını açık şekilde ilan etmiştir. Ancak ne var ki, ilim asrı olmakla iftihar eden, ilmîliği, aydınlığı kimseye bırakmayan günümüz insanı bile hala yıldız falları, çeşitli isimler altında tezahür eden falcılık ve kehânetlerle meşgul olmakta kendini aldatmakta, sahtekarlara, şarlatanlara soyulmaktadır.

Gayb: Bilinmeyen Âlem

Dinimizin kesinlikle yasakladığı falcılık, bir çeşit gaybdan haber vermedir. Halbuki Kur'an-ı Kerim; gaybı Allah (c.c.)’tan başka hiçbir kimsenin bilemeyeceğini, peygamberlerle melekler bile, kendilerine vahyedilmedikçe gaybdan haber vermeyeceklerini açıkça bildirmektedir:

“De ki, göklerde ve yerde olan gaybı, Allah’tan başka bilen yoktur” [10] ve “De ki: Size ‘Allah’ın hazineleri elimdedir demiyorum, gaybı da bilmiyorum...” [11]

“Eğer gaybı bilseydim, daha fazla hayır yapardım...” [12] ayetleri buna yeterli delildir. Nitekim ayet-i kerimede gayb bilgisinin sadece Allah (c.c.) katında olduğunu görmekteyiz: “Kıyamet vaktine dair bilgi Allah katındadır. Yağmuru O indirir, Rahimlerde olanı O bilir. Hiç kimse yarın ne kazanacağını bilmez. Hiç kimse nerede öleceğini bilmez. Muhakkak ki Allah her şeyi hakkıyla bilir.” [13] buyurulur.

Kendilerine ‘arraf’ yahut ‘kâhin’ denilen falcıları ve bu falcılara gidip fal açtıran, onlara inanan veya destekleyenleri Peygamber (s.a.v.), ağır bir dille kınamış hatta kâfirlikle nitelemiştir. “Her kim bir arrafa gidip de ona bir şey sorarsa, kırk gecelik namazı kabul olmaz.” [14] buyurmuştur.

Ebu Davud’da geçen bir hadis ise şöyledir: “Kim bir kâhine gider, dediklerini doğrularsa, şüphesiz ki Muhammed’e indirilmiş olanı inkâr etmiş olur.” [15]

Resûlullah (s.a.v)'ın yanında uğursuzluktan bahsedildiği vakit buyurdular ki: “Bunun en iyisi fe'l (uğur çıkarma)dır. (Uğursuzluk inancı) bir müslümanı yolundan alıkoymasın. Biriniz, hoşlanmadığı bir şey görecek olursa şu duayı okusun: ‘Allahümme la ye'ti bi'lhasenâtı illâ ente ve lâ yedfe'u's-Seyyiâti illâ ente velâ havle ve lâ kuvvete illâ bike. (Allahım! Hayrı ancak sen verebilirsin, kötülüğü de ancak sen defedebilirsin. İbadet, çalışma, korunma vs. için muhtaç olduğumuz güç ve kuvvet de ancak sendendir.)” [16]

Resûlullah’ın (s.a.v.) yanında ‘uğursuzluk’ konusu açılınca, uğursuzluğa inanmanın değil, uğura inanmanın daha iyi olduğunu söyler.

Fal bakmanın ve baktırmanın haram olduğunu öğrendiğimiz Yüce Kitabımız, gayb bilgisinin de yalnızca Allah (c.c.) katında olduğunu bildirmektedir. Bu yüzden gelecek ile ilgili bilgiler veren, Kur’an’ın şifresini çözdüm gibi safsatalar müminlerin itibar etmemesi gereken olaylardır. Bu durumda Merhûm Mehmed Âkif, işte Kur'an'ın bu penceresini açarak:

‘Kâh açar bakarız nazm-ı celîlin yaprağına,

Kâh üfler geçeriz bir ölünün toprağına,

İnmemiştir hele Kur'an şunu hakkıyla bilin,

Ne mezarlıkta okunmak, ne de fal bakmak için!’ demiştir.

Yüce Kur'an'ı amaç ve evrensel mesajının dışında kullanarak ellerde dolaştırmanın sancısını duyan Akif, onun mezarlıkta ölüler için okunmak veya fal bakmak için indirilmediğini vurgulayarak üzüntüsünü dile getirmiş ve asıl gayesini şu ifadelerle haykırmıştır.

‘Doğrudan doğruya Kur'an'dan alıp ilhamı,

Asrın idrakine söyletmeliyiz İslâm'ı’

[1] Tasvir-i Ahlâk, A. Rıfat.

[2] Buhari Tıb, 43; İbn Mace, Tıb, 43.

[3] Şamil İA, ‘Fal-Falcılık’ md.

[4] Buhari, Tıb, 44.

[5] “Lisanul- Arap”, İbnu’l Manzûe, XI, V; “Muharus- sihah”, İmam Ebi Bekir Er- Razı, Fe’l maddesi.

[6] Maide sûresi, 5/90.

[7] Maide sûresi, 5/3.

[8] Hak Dini Kur’an Dili, Elmalılı Muhammed H. Yazır, VII, 5208.

[9] Ebu Davud, Tıbb, 22.

[10] Neml sûresi, 27/65.

[11] En’am sûresi, 6/50.

[12] A’raf sûresi, 7/188.

[13] Lokman sûresi, 31/34.

[14] Müslim, Selam, 125.

[15] Ebu Davud, Tıb, 3904.

[16] Ebu Dâvud, Tıbb, 24,