بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖيمِ

İslâm Ahlâkı

Güzel ahlâkın ilmî rehberi

“Sen elbette yüce bir ahlâk üzeresin.” (Kalem, 68/4)

Ana Sayfa / Siyaset Ahlâkı / ERDEMLİ SİYASETÇİNİN ÖZELLİKLERİ / Erdemli Siyaset ve Toplum
ERDEMLİ SİYASETÇİNİN ÖZELLİKLERİ

Erdemli Siyaset ve Toplum

İslâm, hayatı bir bütün olarak kucaklamış ve

ona göre kurallar koymuştur. İnsanın hayatı bir bütünlük arz ettiğine göre,

onun hayatına hâkim olan ilkelerin de bütünlük ve tutarlılık arz etmesi

gerekir. İnsan, hayatının bir kısmında ahlâk ve fazilet sahibi, diğer

kısımlarında hırslı, acımasız, doyumsuz ve ahlâksız olamaz. Bu, mantığın en

temel ilkeleriyle çelişir.

Bu yüzden insanın bireysel hayatına da, aile

ve sosyal hayatına da, siyasete de hâkim olması gereken kurallar aynı kaynaktan

gelirler. Varlık alemine hakim olan kurallarla, insan hayatına yön veren

kurallar aynıdır. Nitekim İslâm’da, din ile dünya birbirinden ayrılmamıştır. “Dünya ahiretin tarlasıdır.” Hadis-i

şerifi bunu en güzel şekilde ortaya koymaktadır. Çünkü amaç, insanın bu dünyada

bir bütünlük içinde, anlamlı ve tutarlı bir hayat yaşaması ve böylelikle âhiret

mutluluğunu da kazanmasıdır.

Bunun içindir ki din ile siyasetin bir ve

beraber olması, dinin siyasete alet edilmesi anlamına gelmez. Kademe bakımından

din, siyasetin üstündedir. Din, siyasete yön veren ilkeleri ortaya koyar.

Siyaseti ‘erdemli siyaset’ olarak

tanımladığımız zaman, dinin siyaset ahlâkı ve toplum düzeni için ne kadar elzem

olduğunu açık bir şekilde görürüz. Günlük siyaseti doğru anlamak için de

adalet, emanet ve hakkaniyet üzerine kurulu ‘erdemli siyaset’i doğru anlamamız gerekiyor.

Siyaset, insanın ve toplumun hayır ve hasenat

üzere, mutlu ve erdemli bir hayat yaşaması için gayret göstermek, çaba sarf etmek

sanatıdır. Siyasetin asıl ve temel gayesi budur. Bu amaca hizmet etmeyen ve

adalet dağıtmayan bir siyaset, ancak küçük hesapların, çıkar çatışmalarının,

kirli ilişkilerin bir aracı olur.

Kur’an-ı Kerim’de siyaset kelimesi geçmez ama

siyaset kavramının altını dolduran temel unsurlar zikredilir. Mülk, adalet,

emanet, devlet, imam, emir, istişare, kavim, millet gibi kavramlar, bugün

siyaset dediğimiz alanın temel unsurlarıdır. Sadece bu kelimeler bile, İslâm’da

siyasetin devlet yönetiminden ve bugünkü manada ‘politika’dan ibaret bir şey

olmadığını gösteriyor.

Türkçede de sıkça kullandığımız ve mahkeme

salonlarında gördüğümüz “Adalet, mülkün

temelidir.” sözü, İslâm’ın yüksek siyaset anlayışının tek cümlelik bir

ifadesidir. Adalet olmadan hiçbir şey hak ettiği yere ulaşamaz. Mülk ise, hem

mal ve mülkü, hem bir ülkeyi, hem de yönetim biçimini ve düzeni ifade eder. Bu

manada yerel, ulusal ve küresel siyasete anlam katan şey, adalettir.

Siyaset, insanların büyük kitleler halinde

bir arada yaşamak için ihtiyaç duyduğu düzenin kurallarını ortaya koyar ve uygular.

Bu kurallar yüksek ahlâkî ve manevî değerlere dayandığı zaman, siyaset adalet

dağıtan ve hayra vesile olan bir kurum haline gelir.

Siyaset asla kendi başına bir amaç değildir.

Siyaset, insanı mutluluğa ulaştırmak ve erdemli, mutlu ve ahlâklı bir hayat

yaşaması için bir araçtır. İnsanın yüksek değerlerine hizmet etmeyen bir

siyaset, bizi ancak bencilliğe ve insanın arzu ve heveslerinin tek değer kabul

edilmesine götürür.

İnsanın mutluluğu nedir? İnsan, nasıl mutlu

olur? İnsanın mutluluğu maddî hazlarını tatmin etmek demek değildir. Çünkü maddî

hazların sonu yoktur. Madde aleminde kaldıkça insan hep daha fazlasını ister.

Ve gerçek tatmine hiçbir zaman ulaşamaz. Gerçek mutluluk, manevî değerlere

sahip olmak, tükenmeyen bir kaynağa bağlı olmaktır. Yüksek siyasetin temel

değerleri, bu ahlâk ve maneviyat alanından gelir.

Bugün siyaset ile mutluluk arasındaki

ilişkiyi neredeyse unutur olduk. Çünkü siyaset deyince aklımıza gündelik

politika geliyor. Kimse siyasete yüksek bir değer atfetmiyor, ondan ahlâkî ve manevî

bir görev ifa etmesini beklemiyor. Oysa erdemli siyaset, insanın ahlâkî ve manevî

huzurunu ve mutluluğunu temin etmek için vardır.

Büyük İslâm düşünürü Farabî, ‘Erdemli Toplum’ adlı ünlü eserinde,

siyasete ve siyasal düzene işte böyle bir anlam yükler. İnsan, topluluk halinde

yaşarken manevî mutluluğa ulaşmak için hangi kurallara tabi olmalıdır ki

erdemli bir hayat yaşayabilsin? Farabî, erdemli topluma hâkim olan siyaset

düzeninin, bu soruyu cevaplamak zorunda olduğunu söyler. İslâm’ın ahlâkî ve

hukukî düsturları, erdemli siyasetin de çerçevesini belirler.

Bu yüzden siyaset, ahlâk ve hukukun buluştuğu

yerdir. Hukuk, son tahlilde tıpkı siyaset gibi, bir ahlâk öğretisidir. Başkasının

hakkına saygı duymak, gasptan, cinayetten, hırsızlıktan uzak durmak, toplum

düzenini gözetmek… Bunlar aynı anda hem hukukî hem de ahlâkî değerlerdir.

Kur’an ahlâkıyla ahlâklanmış bir insan, hukukun kurallarına da riayet ediyor

demektir.

İnsanın kemale ulaşmak suretiyle mutluluğa

ulaşması siyasetin gayesi, hukuk ve ahlâkın meyvesidir. Bu üç alan arasındaki

bağ, İslâm düşüncesinde açık bir şekilde ortaya konmuştur. Modern dönemde ise

bu alanlar birbirinden adeta kesin çizgilerle ayrılmıştır. Bu yüzden siyaset

konuşurken ahlâktan bahsetmek adeta nesli azalmış ve safiyane bir şey olarak

görülmektedir. Siyasetin değil, siyasetçinin ahlâklı olmasından

bahsedilmektedir. Oysa siyasetin kendisi ahlâk ilkeleri üzerine kurulu

olduğunda, siyasetçi de, yöneten de, yönetilen de ahlâkı ilave yahut ekstra bir

şey olarak değil, hayatın kurucu unsurlarından biri olarak görür. Böylece ahlâk

siyasetin içeriğini oluşturur. Onun ruhuna hâkim olur.

İşte ‘Erdemli Siyaset’, ancak bu yüksek ahlâkî

ve manevî değerler üzerinde kurulup yükselebilir. Bu değerler, hayatımıza anlam

veren ilkeler, kurallar, ölçülerdir. Mesela hepimizin ölümlü varlıklar olması

gibi. Mesela hepimizin bir gün amellerimizden dolayı hesaba çekileceğimiz gibi.

Mesela başlangıcı olan her şeyin bir sonunun olması gibi…

Bu temel ilkeleri düstur kabul eden bir hayat

anlayışı, bizi erdemli topluma götürür. Erdemli topluma ulaşmanın yolu ise,

erdemli siyasettir. Yani ahlâkî ve manevî değerlerin hakim olduğu, yön verdiği

bir siyaset… Bu siyaset günlük politikadan ve onun bitip tükenmeyen

oyunlarından, desiselerinden farklıdır. Basit, çıkarcı hesapların ötesindedir.

Bu siyaset bir ahlâk siyasetidir. Bu yüzden bizim geleneğimizde siyaset ile

ahlâk birbirinden ayrı şeyler değildir.

Ahlâkta bireye ve topluma taalluk eden bütün

kurallar, aynı zamanda siyasette de geçerlidir. Adaletli olmak, emanete riayet

etmek, doğru sözlü olmak, ölçüyü kaçırmamak, hem bireyin hayatında hem de

toplumsal hayatta uyulması gereken kurallardır. İşte yüksek, erdemli siyaset bu

ilkeler üzerine yükselen siyasettir.

Bu yüzden İslâm düşünce geleneğinde siyaset, ‘amelî

hikmet’ ve ahlâk başlığı altında ele alınmıştır. Amelî hikmet, insanların

hayatlarında hangi kuralları nasıl uygulayacaklarını ortaya koyar. O, bir tür

hayatın ilm-i halidir.

Devletin nasıl yönetileceğini, siyasetin

nasıl yapılacağını belirleyen de bu amelî hikmet, hayat ilm-i halidir. İmam Maverdî,

‘Ahkâmu’s-Sultâniyye’ adlı Sünnî

siyaset düşüncesinin klasik eserlerinden biri olan meşhur kitabında, bu amelî

hikmetin pratik hayatta ve devlet idaresinde nasıl uygulanacağını detaylı bir

şekilde anlatır.

Maddeci, çıkarcı, bencil, ilkesiz modern

siyasetin tersine, İslâm’ın öngördüğü erdemli yüksek siyaset, merkeze insanın

manevî değerlerini ve hayat gayesini yerleştirir. Asıl hedef, ‘beşer’ kalıbını

aşıp, ‘insan’ olabilmektir. Beşeriyetten insan mertebesine geçebilmek, insanın

bu dünyadaki en büyük imtihanıdır. Siyaset de bu amaca hizmet etmek için

vardır.

Hz

Mevlâna k.s. diyor ki, ‘Eğer Âdem evladı suretle insan olsaydı, Hz Peygamber

Efendimizle Ebu Cehil aynı olurdu.’ Siyaset, beşer ile insan, Hz Peygamber

(s.a.v) ile Ebu Cehil arasındaki farkı göz ardı ettiği anda, istikametini

kaybetmiş demektir. Eşitlik, temsil, düzen, vs. adına ahlâkî değerlerin yok

sayılması, modern siyaset anlayışının temel sapmalarından biridir. Herkesin oy

hakkına sahip olması ve kanun önünde eşit olması, ahlâkî değerlerin ortadan

kalkmasına yahut gevşetilmesine neden olmamalıdır.

Fakat günümüz siyaseti, insanların

tercihlerinin esas alındığı bir noktadadır. İnsanlar neyi nasıl kabul ederse

onun ilke olması öngörülmektedir. Medyada olduğu gibi, siyasette de ‘halk bunu

istiyor’ denilerek ahlâkî ilkelerden taviz veriliyor. Oysa erdemli bir siyaset

anlayışı, adalet, emanet ve hakkaniyet gibi sağlam ilkeler üzerine kuruludur.

Yukarıda da işaret ettiğimiz gibi erdemli

yüksek siyasetin amacı, insanı mutluluğa ulaştırmaktır. Bunun yolu ise erdemli

bir toplum inşa etmekten geçer. Erdemli toplum, insanları hayatlarını ahlâki-manevi

kurallara göre yaşadığı ve hiçbir şeyde aşırılığa kaçmadığı bir toplumdur.

Burada insanlar birbirlerinin haklarına riayet ederler. İyilik ve güzelliği

koruyup kollarken, kötülüğe karşı da ortak mücadele ederler. Zira iyiliğin

yaygınlaştırılıp kötülüğün yasaklanması, hem bireysel hem de toplumsal hayatta

huzur ve barışın temel şartıdır. İşte bizim yüksek siyaset dediğimiz şey, bu

ilkeleri hayata geçirecek mekanizmaları kurmaktır.

Yüksek siyasetin temel önceliklerinden biri,

iyiliğin yaygınlaştırılması ve kötülüklerin yasaklanmasıdır. Kur’an buna “emr-i

bi’l-maruf, nehy-i ani’l-münker” der. Bütün iyilikleri ifade eden maruf, “Allah

ve Rasulü’nün yapılmasını emrettiği ve insan aklının da güzel kabul ettiği”

bütün davranışlardır. Münker ise, “Allah ve Rasûlü’nün yasakladığı ve insan

aklının da kötü kabul ettiği” bütün amel ve davranışlardır. Kur’an’da sıkça

ifade edildiği gibi maruf olan şeylerde insanlar için pek çok iyilikler ve

güzellikler, münker olan şeylerde ise kötülükler ve zararlar vardır.

İyiliği yaygınlaştırıp kötülüğe karşı

mücadele etmek, bireysel ve toplumsal düzenin ve huzurun olmazsa olmaz bir

şartıdır. Kur’an ve Sünnet bu konuya çok büyük önem atfeder. Çünkü insanın bu

dünyada yaşamasının amacı Allah’a kulluk etmektir. Bunu yapmanın yolu ise

iyinin yanında durup, kötünün karşısında olmaktır.

Siyaset, bu temel duruşu benimsediği zaman

insanlara hizmet eden ve adalet dağıtan bir kurum haline gelir. Ama iyi ile

kötü, helal ile haram, güzel ile çirkin arasındaki farkı ortadan kaldırır ve

hangisinin yanında durması gerektiğini unutursa, o zaman siyaset ancak zulüm,

haksızlık ve fitne üreten bir kurum haline gelir.

Kur’an, Müslümanları iyinin yanında, kötünün

karşısında bir topluluk olarak tasvir eder: “Siz insanların iyiliği için ortaya çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz.

İyiliği emreder, kötülükten men edersiniz.” (Âl-i İmran sûresi, 3/110).

Fakat sadece tasvirle yetinmez, aynı zamanda böyle bir topluluk olmalarını

emreder: “Sizden hayra çağıran, iyiliği

emredip kötülüğü meneden bir topluluk bulunsun.” (Âl-i İmran sûresi, 3/104).

İşte bizim erdemli toplum dediğimiz toplum modeli, bu ilkeleri esas alan bir

toplumdur. Siyaset bizi bu amaca ulaştırdığı oranda anlamlı ve faziletli bir

uğraştır.

Yukarıda kısaca ele aldığımız yüksek siyaset

düsturunu benimseyen İslâm’ın büyük âlim ve düşünürleri, gündelik siyasetin

üstünde kalarak devlete, devlet adamına, yöneticiye ve topluma her zaman yol

göstermişlerdir. Bu mesafeyi korumak, irşad vazifesi açısından son derece

önemlidir. Çünkü gündelik siyasetin içine giren bir kişi, onun rutin

işleyişinden kendini kurtaramaz.

Bunun en güzel örneklerinden biri, Fatih’in

İstanbul’u fethederken şeyhi ve hocası Akşemseddin hazretleri ile olan

ilişkisidir. Bir sultan olarak Fatih, işini yapmak için gerekli bütün teknik ve

idarî tedbirleri alır, askerî stratejisini geliştirir, askerlerine moral verir,

idarecilere adaletle davranmalarını söyler. Yani erdemli bir idareciden

beklenen bütün tavır ve tutumları sergiler.

Fakat

İstanbul’un manevî olarak fethi, Fatih şehrin anahtarlarını Akşemseddin

hazretlerine verip elini öptüğü zaman gerçekleşir. Konstantinapol, işte o andan

sonra İstanbul haline gelir. İstanbul o andan sonra İslâm’ın zirve

şehirlerinden biri haline gelir. Bu, erdemli yüksek siyasetin en çarpıcı

örneklerinden biridir. Bize düşen bugün de siyaseti, kısır döngülerden ve basit

çıkar hesaplarından kurtarmak ve yüksek ahlâki değerlere bağlamaktır. Bunu

yaptığımız vakit, siyaseti adalet dağıtan ve insanların huzur ve mutluluğuna

hizmet eden bir kurum haline getiririz. Bunu başardığımız gün erdemli yüksek

siyaseti hayata geçirmiş oluruz.

Erdemli

toplum yukarıda belirttiğimiz özellikleriyle başta ‘Asr-ı Saadet’ olmak üzere

İslâm tarihinde bir çok dönemlerde gerçekleşmiş, asırlarca yaşamıştır.

Dolayısıyla düşünürlerin zihinlerinde ve kitaplarda kalan bir hayal değildir.

Yeniden gerçekleşmesi, yaygınlaşması ve büyük insan kitlelerinin bundan

yararlanması da hayal değildir. Yeter ki bunu gaye edinen güçlü Müslüman

siyasetçiler ve devletler erdemli toplumu arzu etsinler.