بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖيمِ

İslâm Ahlâkı

Güzel ahlâkın ilmî rehberi

“Sen elbette yüce bir ahlâk üzeresin.” (Kalem, 68/4)

Ana Sayfa / Siyaset Ahlâkı / ERDEMLİ SİYASETÇİNİN ÖZELLİKLERİ / Düşmanlara Karşı Davranış
ERDEMLİ SİYASETÇİNİN ÖZELLİKLERİ

Düşmanlara Karşı Davranış

Müslüman siyasetçiler, her konuda olduğu

gibi düşmanlara karşı davranışlarını da İslâm hukuku ve ahlâkı kurallarına göre

düzenler ve uygularlar. Bu kurallar Hz peygamber (s.a.v.)’den itibaren İslâm

tarihi boyunca özenle uygulanmıştır.

İslâm hukukçuları devletin ülkesini

tarif ve tespit ederken dünyayı iki kısma ayırmışlar ve devletin siyasî,

iktisadî, idarî ve hukukî düzeninin İslâm esaslarına dayandığı, yasama, yürütme

ve yargı yetkilerinin İslâmî otoritenin elinde bulunduğu ülkelere ‘Daru’l-İslâm;

İslâm düzeninin hâkim olmadığı ve bu yetkilerin Müslüman otoritenin elinde

bulunmadığı ülkelere de ‘Daru’l-harp’ adını vermişlerdir. Düşmanlarla olan

ilişkiler de bu genel çerçeve içinde düzenlenmiştir.

‘Daru’l-harp’ deyimi her ne kadar ilk

bakışta ‘kendisiyle daru’l-İslâm arasında savaş halinin mevcut olduğu ülke’ manasını

ifade ediyorsa da İslâm hukuku kaynaklarında ‘daru’l-İslâm dışındaki ülkeler’

anlamında ve bugünkü ‘yabancı ülke’ tabirinin karşılığı olarak kullanılmıştır. İslâm

hukukçularının, ülkeleri bu şekilde ikiye ayırmaları ve yabancı ülkeleri

daru’l-harp şeklinde adlandırmaları konusunda bazı Batılı müelliflerin ileri

sürdüğü, Müslümanların gayr-i Müslimlere karşı sürekli savaş hali içinde

bulundukları ve dolayısıyla daru’l-İslâm’ın diğer ülkelerle münasebetinin savaş

esasına dayandığı, söz konusu ayırım ve adlandırmanın da bundan kaynaklandığı

şeklindeki iddia gerçeği yansıtmamaktadır. İslâm hukukundaki hâkim anlayışa göre

gayr-i Müslim milletlerle savaşın meşruiyet sebebi onların Müslümanlara savaş

açmalarıdır. Yabancı ülkelerin daru’l-harp şeklinde adlandırılmasında da

Ortaçağ boyunca milletlerarası münasebetlere hâkim olan tarihî ve siyasî şartlar

etkili olmuştur. Zira İslâm hukukçularının Müslüman devletle gayr-i Müslim

devletler arasındaki ilişkilere dair görüşleri ne olursa olsun, tarihî bir

vakıa olarak Müslümanlarla Müslüman olmayanlar arasındaki münasebetler

başlangıçtan beri genellikle savaş halinde sürüp gelmiştir. İslâm’ın doğuşu

sırasında milletlerarası ilişkilerde kuvvet tek hâkim durumundaydı ve İslâm’ın

devletlerarası ilişkileri düzenlemek için ortaya koyduğu kurallar yalnız

Müslüman devletlerce tek taraflı olarak uygulanabilmiştir. Ortaçağ’ın

Hıristiyan devletlerindeki hâkim anlayış, sadece Müslümanlara karşı değil kendi

dindaşlarına karşı da savaş halinin sürekliliği şeklindeydi. Müslüman

hukukçular, mevcut ilişkileri yansıtan en bariz özellik olarak bu ülkeleri

genellikle ‘daru’l-harp’ şeklinde adlandırmakla birlikte aynı anlamda

‘daru’l-küfür’, ‘daru’ş-şirk’ ve diğer bazı tabirleri de yaygın şekilde

kullanmışlardır. İslâm hukukçularının daru’l-İslâm için, hukuk düzeninin hâkim

olduğu ülke anlamında ‘daru’l-ahkâm’ , buna karşılık gayr-i Müslim ülkeler için

de kuvvet ve zorbalığın hâkim olduğu yerler anlamında ‘daru’l-kahr’ ,

‘daru’l-kahr ve galebe’, ‘daru’l-kahr ve ibâha’ tabirlerini kullanmış olmaları

da dikkat çekicidir.

Müslüman siyasetçi, düşmanlarına karşı

metanet sahibi olacaktır.

Metanet, terim olarak insanın sözünde

sabit, din ve görüşünde kuvvetli, işinde ise yürekli, cesur ve sabırlı olmasına

denir.

Kalbinde metanet olmayan kimsenin

kendisine yararı olmadığı gibi başkasına da olmaz. Çünkü hiçbir işi gereği gibi

tutmaz, onun sonunu getirmez, görüşünde sebat etmez, ötekinin berikinin sözüne

uyup tereddüt yağmurundan ve telaştan kurtulamaz.

Bu dünyada en uygun bir şeyin bile

araştırılırsa bazı sakıncaları bulunabilir. Bundan dolayı bir iş yapılacağı

zaman hal ve vakit yönünden incelenmeli, yani zamanına ve durumuna göre bir

araştırma yapmalı, eğer o işin iyilikleri, makbul yönleri sakıncalarından az

ise, o işi terk etmeli, çok ise o işe girişmeli ve sonuna kadar sebat

etmelidir. Bu arada doğabilecek sakıncaları da ortadan kaldırmalıdır.

İsteklere kavuşmak ancak bu şekilde

mümkün olabilir. Çoğunlukla işlerde başarının temeli sebat ve metanettir. Ancak

sebat ve metaneti, körü körüne inat ile de karıştırmamalıdır. Cenâb-ı Hak buyurur:

“(Tâlût’un

askerleri) Câlût ve askerleriyle karşı karşıya gelince şöyle dediler: ‘Ey

Rabbimiz! Üzerimize sabır yağdır, ayaklarımızı sağlam bastır ve şu kâfir kavme

karşı bize yardım et.”

Ayette mücadelenin kazanılması için

sabrın büyük silah olduğu, büyük zaferlerin ancak sabır ve metanetle elde

edilebileceği anlaşılır. Aynı şekilde ayette yer alan üzerimize sabır yağdır

ifadesi, sabrın şehirlere bombalar yağdıran zalim idarelere karşı en mühim

silah olduğu fikrini çağrıştırmaktadır.

“Size

bir iyilik dokunursa, bu onları üzer. Başınıza bir kötülük gelse, ona

sevinirler. Eğer siz sabırlı olur, Allah’a karşı gelmekten sakınırsanız onların

hileleri size hiçbir zarar vermez. Çünkü Allah onların işlediklerini

kuşatmıştır.” Düşmanların hile ve tuzakları sabır ve

metanet karşısında etkisiz kalmakta, inançlı insan bu yolla kendisini muhafaza

altına almaktadır.

“Ey

Peygamber! Müminleri savaşa teşvik et. Eğer içinizde sabırlı yirmi kişi

bulunursa iki yüz kişiye galip gelirler. Eğer içinizde (sabırlı) yüz kişi

bulunursa, inkâr edenlerden bin kişiye galip gelirler. Çünkü onlar anlamayan

bir kavimdir.”

Sabır ve metanet aşılması güç bir

üstünlük veren imanî duygu halidir. Bu duygu yoğunluğuyla Müslüman, karşısında

bulunanların kat kat üstünde bir konum elde etmiş olmaktadır.

“Şüphesiz

insan çok hırslı ve sabırsız olarak yaratılmıştır.” İnsan sabır ve metanet silahını

yaratılışından getirmemektedir. Yapısı itibariyle aceleci ve sabırsız olarak

yaratılan insan daha sonra hayatı içerisinde nefsini terbiye etmek, olumsuz

yanlarını ortadan kaldırmak ve eğitmek suretiyle sabır zırhını kuşanmış

olmakta, hayat gemisini dalgalı denizlerden aşırarak felah iklimine

vardırmaktadır.

Hz Ali (r.a.)’nin Mısır’a vali tayin

ettiği Malik bin el-Hâris el-Eşter’e yazdığı emirnamenin düşmanlara karşı

davranışlar bölümünde şöyle talimat vermektedir:

‘Düşmanın tarafından sana teklif olunan

barış, Allah (c.c.)’ın rızasına uygun ise, katiyen reddetme, zira barışta

askerine istirahat, sana endişeden azade olma, ülken için de selâmet vardır.

Fakat barıştan sonra düşmanından sakın, hem çok sakın! Öyle ya! Belki seni

gafil avlamak için sana yaklaşmak istemiştir. O sebepten ihtiyatlı ol, bu

hususta hüsn-ü zanna kapılma!

Şayet düşmanla aranızda biz sözleşme

yaptıysan yahut ona bir taahhüdün varsa; sözleşmeye uy, ahdini yerine getir,

verdiğin sözü tutmak için gerekirse hayatını bile feda et! Çünkü arzularının

çeşitli, görüşlerinin ayrı olmasına rağmen insanların, Allah (c.c.)’ın farzları

arasında ahitlere vefa göstermek kadar üzerinde birleştikleri bir şey yoktur.

Hatta müşrikler de hainliğin vahim sonuçlarını gördükleri için Müslümanlara

karşı ahde vefayı gözetiyorlar. Sakın verdiğin sözden dönme, sakın ahdine

hıyanet etme, sakın düşmanı aldatma. Zira başarısızlığa ve yoksun kalmağa

mahkûm akılsızlardan başkası Allah (c.c.)’a karşı gelmek cüretini gösteremez.

Çünkü yüce Allah, sonsuz ve sınırsız rahmeti gereği, ahit ve zimmetini, kulları

için gösterdikleri merhamet ve şefkati sayesinde barınacakları bir evi,

dokunulmaz sahada asûde kalacakları bir huzur ve saadet yeri kalmış. Onun için

bunda fesat etmek, hıyanette bulunmak yahut aldatmak olamaz.’

Büyük

vezir Nizamü’l-Mülk ‘Siyasetnâme isimli meşhur eserinde Müslüman idarecinin düşmanlara

karşı davranışı konusunda şöyle diyor:

‘Etraftan gelen elçiler evin kapısına

varmadıkça, kimseye haber vermiyorlar. Geliş ve gidişlerinde hiç kimse onlara

itina göstermiyor ve haber vermiyor. Bunu ihmalimize ve işleri hor görmemize

hamlederler. Serhad memurları (Gumâştegân)na kim huduttan girerse derhal atlı

göndermelerini, bu gelenin kim olduğunu, yanında kaç atlı ve kaç yaya

bulunduğunu, âlât ve teçhizatının ne ölçüde olduğunu, ne iş için geldiğini

bildirmelerini, bir şehre kadar götürmek, divana teslim etmek üzere onlarla

birlikte itimat ettiği bir adamını göndermelerini söylemelidirler. Buradan

başka bir memur aynı şekilde onlarla birlikte, başka bir şehir ve nahiyeye ve

bu tarzda dergâha kadar gelebilir. (Elçilerin) geçtikleri her yer, mamur olsun.

Onlara her konakta misafirseverlik (nüzl) göstermelerini, iyi tutmalarını,

hoşnutsuzlukla göndermelerini memurlar (Gumâştegân)a, âmillere ve İkta

sahiplerine söylemelidirler. (Elçiler), döndükleri zaman da, gelişleri

sırasında olduğu gibi, hareket etsinler. Zira iyi ve kötü onlara yapılan her

şey, onları göndermiş olan padişaha yapılıyormuş gibi olmalıdır. Padişahlar

birbirine daima büyük saygı göstermişlerdir ve elçileri aziz ve muhterem

tutmuşlardır. Eğer bir vakit padişahlar arasında bir gerginlik veya bir

düşmanlık olmuş da, elçiler zamanına göre gidip gelmişler, elçiliği kendilerine

emretmiş oldukları şekilde yerine getirmişlerse, asla kendilerini incitmemişler

(elçileri) iyi tutma âdetini azaltmamışlardır. Zira Allah (c.c.) Kur’an-ı

Mecîd’inde “Elçiye düşen, doğru haberi

iletmekten başka bir şey değildir.”[1]

Manasında emrettiği gibi, (başka türlüsü) beğenilir değildir. Bu hususta da

güzel sözler geçiyor.

[1] (Nur sûresi, 24/54)