Darul Harpten Darul İslama Hicret
DÂRU’L-HARP’TEN DÂRU’L-İSLÂM’A HİCRET
Hicret hadisesi tarihî, içtimaî, siyasî ve hukukî birçok yönden üzerinde durulması ve incelenmesi gereken bir konudur. Allah Rasûlü ve kendisine tabi olan ilk Müslümanların yıllarca Mekke’de maruz kaldıkları zulüm ve baskıdan sonra Medine’ye hicret etmeleri, tarihî bir olay olarak zulümden kaçış ve sığınacak yer arayışı şeklinde kendisini göstermiştir. Fakat hicreti yalnız bu dış yüzüyle görüp değerlendirmek, hicreti anlamamaktır. Şüphesiz, birçok eski peygamber ve kavimlerin hayatlarında da bu tür hicret olayları gözlenmektedir. Ferdi veya toplu bir şekilde vuku bulan bu hicret olaylarının bazı ortak ve benzer yönleri elbette mevcuttur. Ancak Allah Rasûlü ve ashabının hicreti, gerek anlam ve özelliği ve gerekse doğurduğu sonuçlar bakımından, bizim için ayrı bir önem taşımaktadır. Denilebilir ki Medine’ye hicretin diğer hicretlere nisbeti, son risaletin evvelki risaletlere nisbeti gibidir.
Siyasî açıdan Medine’ye hicretin anlam ve hedefini, Kur’an-ı Kerim’in bir ayetinde şöyle müşahede etmekteyiz:
“Ve şöyle de: Rabbim, Beni sıdk girdirilişi ile girdir, sıdk çıkarışı ile çıkar ve tarafından bana hakkıyla yardım edici bir hüccet (-i kahire ve kudret-i kâmile) ver.” [8] Katade (r.a.)’nin yorumuna göre, Allah Rasûlü (s.a.v.), davasının bir kuvvet ve otorite olmadan yürüyemeyeceğini anlayınca, kendisine hemen hicretten önce nazil olan bu ayette kuvvet ve iktidar için dua etmesi emredilmiştir [9] ki, hicretle bu siyasî hedefin ilk adımı atılmış ve daha sonra merhale merhale bu gayeye ulaşılmıştır. Buna bağlı olarak hicret olayı birçok fıkhî sonuçlar da doğurmuştur. İşte burada, hicretin bu sonuçlarıyla ilgili hükümler üzerinde durulacaktır.
Hicretle ortaya çıkan en önemli durum, şüphesiz, Müslümanların bir yurt edinmiş olmalarıdır. O zamana kadar uğradıkları zulüm ve baskıdan dolayı yurtlarını terk ederek iki defa Habeşistan’a hicret eden Müslümanlar, bu defa yurtlarıyla ilgilerini bütünüyle keserek Medine’ye hicret etmişlerdi. Hicretten önce Müslümanlar için siyasî bir teşkilatlanma söz konusu olmadığından, hukukî açıdan bir ülkeye, siyasî iktidarlarının hâkimiyet ve faaliyet alanı olan bir yurda da sahip değillerdi. Hicretin hemen ardından siyasi bir teşkilatlanmaya yöneldikleri gibi, siyasi ve hukukî bir anlamda yurt edinmiş oluyorlardı. Bu husus o kadar önemliydi ki, bu ilk dönemde, İslâm’a girenlerden gücü yetenlerin Medine’ye hicret etmeleri hem bir fariza hem de hicret etmeyenlerin ulaşamayacağı eşsiz bir faziletti. Bu gerek İslâm toplumunun güçlenmesi, gerek İslâm’a girenlerin zulüm ve baskıya maruz kalmadan yaşamaları ve İslâm esaslarını öğrenmeleri için zorunlu idi. Hicretin bazı önemli sonuçlarının belirtildiği bir hadis-i şerifte şöyle buyrulur:
‘Süleyman b. Büreyde’den, O da babasından şöyle rivayet etti: Rasûlullah (s.a.v.) bir seriyye veya ordunun başında bir kumandan gönderdiğinde, ona kendisi ve beraberindeki Müslümanlar hakkında hayrı ve takvayı tavsiye ederdi. Ve buyururdu: “Müşriklerden düşmanınıza kavuştuğunuzda, onları şu üç husustan birini tercihe davet et ve bunlardan hangisine icabet ederlerse kendilerinden kabul ederek onlardan el çek: Onları İslâm’a davet et, eğer sana icabet ederlerse, kabul et ve onları kendi yurtlarından Darü’l-Muhacirin’e [10] (muhacirlerin yurduna) göçmeye davet et. Onlara bildir, eğer bunu yaparlarsa, muhacirlerin leh ve aleyhine olan hükümler onların da leh ve aleyhine olacaktır. Eğer böyle yapmaz da kendi yurtlarını tercih ederlerse, bildir ki, onlar Müslümanların Arabî (bedevi Araplar) gibidirler, binaenaleyh onlara da Müslümanlara uygulanan hükümler uygulanır. Müslümanlarla birlikte cihad etmezlerse, kendilerine feyy ve ganimetten nasip yoktur. Eğer İslâm’a girmeyi kabul etmezlerse, onları cizye vermeye davet et, icabet ederlerse kabul et ve kendilerinden el çek. Eğer bundan da yüz çevirirlerse, Allah Teâlâ’ya güven ve onlarla savaş...” [11]
Şimdi önce bu hadisten çıkan fıkhî sonuçlar ve daha sonra da hicretle ilgili diğer hükümler üzerinde duralım:
A. Başlangıçtan Mekke Fethine Kadar Hicretin Hükmü
Yukarıda zikredilen hadis-i şerifte Allah Rasûlü (s.a.v.)’nün “sonra onları yurtlarından Darü’l-muhacirin’e göç etmeye davet et!” sözlerinden de anlaşıldığı gibi, başlangıçtan Mekke fethine kadar, İslâm’a girenlerin kendi yurtlarını terk ederek Medine’ye Hicret etmeleri bir fariza idi. Çünkü Medine’deki Müslümanların sayısı az olduğundan Rasûlullah (s.a.v.)’in onlara ihtiyacı vardı. Yeni Müslüman olanların İslâm hükümlerini öğrenmeleri ve İslâm toplumunun çekirdeğini oluşturan, ensar ve muhacirlere destek olmaları için bu iltihak zorunlu idi. Medine’ye hicretin bu farz oluş keyfiyeti Mekke fethine kadar devam etmiştir. Allah Rasûlü’nün “Fetihten sonra hicret yoktur” hadis-i şerifi de buna delalet etmektedir. [12]
İmam Şafiî hicretin bu ilk dönemi için şöyle der: Esasen Medine’ye hicreti takip eden ilk zamanlar hicret farz kılınmadığı gibi, Mekke’de ikamet de haram değildi. Medine’ye hicretten sonra cihad ilk önce mubah daha sonra farz kılınınca, düşman arasında kalıp hicret etmeyenlere baskı ve zulümler iyice arttı. Bunun üzerine, fitneye maruz kalıp da karşı koyamayanlardan hicrete gücü yetenlerin hicret etmeleri farz kılındı. Bu sebeple hicretten geri kalıp da ölenler için Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyruldu: “Öz nefislerinin zalimleri olarak canlarını alacağı kimselere melekler derler ki; ‘ne işte idiniz?’ Onlar: ‘Biz yeryüzünde (dinin emirlerini tatbikten) acizlerdik. Melekler de: ‘Allah’ın arzı geniş değil miydi? Siz de hicret etseydiniz ya!’ derler, işte onlar, onların barınakları cehennemdir. O ne kötü bir yerdir!” [13] Ancak hicrete muktedir olamayanların (mustaz’afların) özrü beyan ve kabul edildi: “Erkeklerden, kadınlardan, çocuklardan, zaaf ve acz içinde bırakılıp ta hiç bir çareye gücü yetmeyen ve (hicret’e) bir yol bulamayanlar müstesna.” [14] Diğer taraftan göç etmeye muktedir olanlara hicretin farzlığı, dinleri hususunda fitneye maruz kalanlar içindir. Çünkü Allah Rasûlü, Hz. Abbas (r.a.) gibi fitneden korkuları olamayan bazılarına Mekke’de kalma müsaadesi vermişti. Bunun gibi ordu komutanlarına da, yeni Müslüman olanları hicrete davet etmeleri hususunda talimat verilmiş, buna uymayanların muhacirlere ait haklardan istifade edemeyecekleri beyan edilmişti. Böylece, yeni İslâm’a girenler hicret hususunda serbest bırakılmakla, ancak kendilerine helal olan bir hususta muhayyer kılınmış oluyorlardı.
Medine’ye Hicret Edenlerle Etmeyenlerin Cihad, Ganimet ve Zekât Hususunda Tabi Oldukları Hükümler
Hz. Peygamberin ordu kumandanlarına verdiği talimatlarda geçen “.. Hicret ederlerse, muhacirlerin leh ve aleyhine olan hükümler onların da leh ve aleyhine olacaktır” ifadesi hususunda âlimler şu açıklamada bulunmaktadır: Muhacirler muhtelif kabilelerden kimselerdi, Allah (c.c.) için yurtlarını terk ederek Medine’yi vatan edinmişlerdi. Çoğunun ne toprağı ne de hayvanı vardı. Allah Rasûlü (s.a.v.) onlara feyy’den infakta bulunuyordu. Muhacirlerin lehine olan bu duruma karşılık, çölde yaşayan bedevi Müslümanların, savaşa katılanlar hariç, bundan nasipleri yoktu. Savaşa katılanlar ise, ganimetten paylarını alıp giderlerdi. Diğer taraftan, muhacirler cihad ve umumi seferberlik (nefir-i âmm) ilanı halinde, savaşa katılmakla mükelleftiler. Onlarda kifayet oldukça, bedevi Müslümanlar savaşa katılmak zorunda olmadıkları gibi, cihaddan geri kalmaları sebebiyle itaba da muhatap değillerdi.
Mezkur hadiste geçen “.. kendi yurtlarını tercih ederlerse, bildir ki, onlar Müslümanların Arapları gibidirler. Onlara da Müslümanlara uygulanan hükümler uygulanır.” İfadesi de şu şekilde izah edilmektedir: Bedeviler, Müslüman olmakla İslâm hükümleriyle mükelleftiler, onlara da ilahi ahkâm tatbik edilirdi. Ancak bunlar, cihada katılmadıkları için feyy ve ganimetten nasipleri yoktu. Hicret edenler, bilfiil cihada katılmasalar bile ganimetten nasipleri vardı. Ancak İmam Şafiî’ye göre, hicret etmeyenlerden zekâta müstahak olanlara zekât verilir. O’na göre zekât, feyy’den nasibi olmayanlara, feyy ise askerlere aittir. Feyy ehline zekât, zekat ehline de feyy verilmez, imam Şafiî’nin delili de bu hadistir. Zekât ehli hicret etmeyenler ve savaşmayanlardır. Rasûlullah (s.a.v.) zamanında zekât ehli ‘A’râb’, feyy ehli ise ‘Muhacirun’ diye isimlendirilmişti. [15] İmam Ebu Hanife ve Malik’e göre ise zekât ve feyy aynıdır, biri diğerinin yerine harcanabilir. [16]
B. Mekke Fethinden Sonra Medine’ye Hicretin Son Bulması
Müslümanlar Mekke müşriklerinin zulüm ve baskısından Medine’ye hicretle kurtularak orayı yurt edinince, İslâm’a yeni girenlerin de hem yeni kurulan İslâm toplumuna destek olmaları hem de İslâm esaslarını öğrenme imkânına kavuşmaları bakımından onlara katılmaları gerekiyordu. Bu sebeple, dini bir vecibe olmasının yanında, hicretin bir Müslüman’a kazandıracağı manevi mertebe de büyük ehemmiyet arz ediyordu. Hicret edenler fazilette diğerlerinden üstündüler. Bu husus Kur’an-ı Kerim’de de belirtilmiştir:
“(Bilhassa o feyy) hicret eden o fakirlere aittir ki onlar Allah’tan fazl (u inayet) ve hoşnutluk ararlar ve Allah’a ve Peygamberine (mallarıyla, canlarıyla) yardım ederlerken yurtlarından ve mallarından (mahrum edilerek) çıkarılmışlardır. İşte bunlar sadıkların ta kendileridirler. Onlardan evvel (Medine’yi) yurt ve iman (evi) edinmiş olanlar, kendilerine hicret edenlere sevgi beslerler. Onlara verilen şeylerden dolayı göğüslerinde bir ihtiyaç (meyli) bulmazlar. Kendilerinde fakru ihtiyaç olsa bile (onları) öz canlarından daha üstün tutarlar. Kim nefsinin hırsından ve cimriliğinden korunursa işte muratlarına erenler onların ta kendileridir.” [17]
Allah Rasûlü (s.a.v.) zamanında hicretle ilgili bu durum, Mekke fethine kadar devam etti. Çünkü bu müddet zarfında Müslümanlar güçlendiğinden inançları hususunda zulüm ve baskıya maruz kalmaları söz konusu değildi. Medine’de Müslümanlar hâkim oldukları gibi, fetihle beraber Mekke de İslâm ülkesine katılmıştı. Bu sebeple, Mekke’nin fethinden sonra, Medine’ye hicret artık son bulmuş oluyordu. Bu husus bazı hadislerde açıkça belirtilmiştir:
İbn Abbas (r.a.) rivayet ediyor: ‘Rasûlullah (s.a.v.) Mekke fethi günü şöyle buyurdu: “Fetihten sonra hicret yoktur, ancak cihad ve niyet kalmıştır. O halde cihada çağrıldığınızda icabet edin.” [18] Hadis şerhedenler bu hadisi şöyle açıklar: Yani Mekke’nin fethiyle, Medine’ye hicretin fazileti artık son buldu. Ancak, cihad ve her amelde hayra niyet gibi hicret faziletine eş bir takım davranış ve amellerde bulunmak her zaman mümkündür. Cihad, her şeyde hayra niyet, Allah rızası için ilim tahsili ve din uğrunda fitneden kaçmak gibi ameller, o faziletli hicretin değerine eş fiillerdir. Fetihle daru’l-İslâm olan Mekke’den hicretin artık son bulmasına karşılık, daru’l-harpten daru’l-İslâm’a hicret kıyamete kadar devam edecektir. [19]
Bu hususla ilgili başka bir rivayet de şöyledir: Ya’lâ b. Ümeyye, babası Umeyye’yi fetih zamanı Rasûlullah’a (s.a.v.) getirerek: ‘Ey Allah’ın Rasûlü, hicret üzere babama biatte bulununuz’ dedi. Allah Rasûlü de “Onunla cihad üzere biatte bulunurum, hicret artık sona ermiştir” buyurdu. [20] Yani o faziletli hicret artık yok, diğerleri var. Bu hadis-i şerif, daru’l-İslâm olması sebebiyle artık Mekke’den hicret edilmeyeceğine işaret ettiği gibi, başka herhangi bir yerden Medine’ye hicrete gerek kalmadığını da belirtmektedir. Çünkü İslâm her yerde ve özellikle Medine’de hâkim durumdaydı. Oraya kimsenin hicretine ihtiyaç kalmadığından, hicret artık farz değildi. Buna karşılık, daru’l-harpten daru’l-İslâm’a hicret devamlı olarak bir vecibedir. Zira hicretten maksat, inançları sebebiyle Müslümanların zulüm ve baskıya maruz kalmamaları ve Medine’dekilere destek olmalarıydı. Bu fitne meselesi ise küfür ülkesinde bulunan Müslüman için her zaman söz konusudur.
Mekke fethiyle hicretin son bulduğuna dair bu hadisler yanında, bazı hadislerde de hicretin kıyamete kadar devam edeceği belirtilmiştir. Muâviye (r.a.) rivayet ediyor: Allah Rasûlü’nü (s.a.v.) üç defa, “Tevbe sona ermedikçe hicret sona ermez, güneş batıdan doğuncaya kadar da tevbe son bulmaz.” Buyururken işittim.’ Bir başka hadiste de “Küffarla savaşıldıkça hicret sona ermez.” Buyrulmuştur. Bu hadislerde, gayr-i Müslim bir ülkede Müslüman olan kimsenin İslâm ülkesine hicreti kast edilmiştir. Bu yorumla hicretin sona erdiği ve devam edeceği hususundaki rivayetler arasında uygunluk sağlanmış olur. Hicretle ilgili olarak zikredilen bu rivayetlerden anlaşılacağı üzere, fetihten sonra Mekke’den hicret artık sona erdiği gibi, o zamana kadar üstün bir fazilet arz eden Medine’ye hicret hususu da son bul muştur. Buna karşılık, daru’l-harpte İslâm’a girenlerin daru’l-İslâm’a hicret etmesi keyfiyeti ise kıyamete dek devam edecektir.
C. Genel Olarak Hicretin Hükmü
Hicret, terk etmek demektir. Bir şeye hicret, başkasından ona intikal anlamına gelir. Din ıstılahında ise, hicret, Allah’ın nehy ettiği şeyi terk etmektir. Nitekim Allah Rasûlü (s.a.v.) de, “Muhacir, kötülüğü terk eden ve Allah’ın yasakladığı şeylerden hicret edendir” buyurmuştur. İslâm’da hicret iki türlü olmuştur:
a) Korku ülkesinden (darü’l-havf), emniyet ülkesine (darü’l-emn) hicret. Habeşistan hicreti ile Mekke’den Medine’ye hicretin ilk başlangıcı gibi.
b) Darü’l-küfr’den daru’l-İslâm’a hicret. Bu da, Allah Rasûlü’nün Medine’ye iyice yerleşmesi ve gücü yeten Müslümanların O’na hicret etmelerinden sonraki devreyi kapsar. O zamanlar hicret yalnızca Medine’ye göçmekti. Mekke’nin fethinden sonra bu sınırlama kaldırıldı ve hicret genelde gücü yeten Müslümanların daru’l-harpden göçmeleri şeklinde baki kaldı.
İcma olarak kıyamete dek hükmü bakî olan bu hicret hususunda fukaha şu açıklamalarda bulunmuştur:
a) Daru’l-harpte dinini açıklamaya muktedir olmayan ve farzları yerine getiremeyenlerin daru’l-İslâm’a hicret etmeleri, hicrete güç ve imkânları varsa vaciptir. Bu durumda, daru’l-harpte ikamet haramdır. Kadınlar, yanlarında mahremleri bulunmasa da, hicrete imkânları varsa hicret etmeleri gerekir. Bu hususta deliller şunlardır:
Kur’an-ı Kerim’de buyruluyor:
“İman getirip de hicret etmeyenlere ise, hicret edecekleri zamana kadar, sizin onlara hiçbir şey ile velayetiniz yoktur.” [21]
“Öz nefislerinin zalimleri olarak canlarını alacağı kimselere melekler derler: ‘Ne işte idiniz?’ Onlar: ‘Biz yeryüzünde (dinin emirlerini tatbikten) acizler idik’ derler. Melekler de: ‘Allah’ın arzı geniş değil miydi? Siz de oradan hicret edeydiniz ya’ derler. İşte onlar, onların barınakları Cehennem’dir. O ne kötü bir yerdir. Erkeklerden, kadınlardan, çocuklardan zaaf ve acz içinde bırakılıp da hiç bir çareye gücü yetmeyen ve (hicrete) bir yol bulamayanlar müstesna. İşte onlar, Allah’ın onları affedeceğini umabilirler. Allah çok affedici, çok yarlığayıcıdır.” [22]
Ayetteki bu şiddetli korkutma vucûbiyete delâlet eder. Ayrıca, dinin vaciplerini (farz) yerine getirmek, ona muktedir olanlara vaciptir. Vacibin ancak kendisiyle tamamlandığı şey de vaciptir. O halde, hicret etmedikçe vacipleri yerine getirmek mümkün değilse, hicret vacip olur.
Allah Rasûlü (s.a.v.), “Müşrikler arasında ikamet eden Müslüman’dan beriyim (uzağım).” [23] Buyurmuştur. Daha sonra üzerinde durulacak bu hadis-i şeriften de hicretin gerekliliği anlaşılmaktadır.
b) Hicret hükmünden istisna edilenler: Daru’l-harpte dinin emirlerini yerine getiremeyenlerden, hicrete güç ve imkânları bulunmayanlar hicret hükmünden istisna edilmişlerdir. Yukarıda zikredilen âyette bu husus belirtilmiştir. Kur’an-ı Kerim’de kendilerinden ‘Mustaz’aflar’ diye söz edilen bu durumdaki Müslümanlar, hicrete imkân buluncaya kadar daru’l-harpte kalma ruhsatına sahiptirler.
c) Hicret etmeleri müstehab olanlar: Daru’l-harpte dinin emirlerini serbestçe yerine getirip de bu hususta fitneye maruz kalmayanların daru’l-İslâm’a hicret etmeleri vacip değil müstehabdır. Bu durumda olanlara hicretin vacip olmaması, dinin emirlerini yerine getirmek hususunda bir baskı ve zulme maruz kalmamalarındandır. Bunlara hicretin müstehab olması ise bir Müslüman’ın İslâm toplumu içinde yaşamasının sosyal ve siyasal yönden gerekli oluşu ve İslâm dışı bir toplumda kendi inanç ve hayat tarzını paylaşmayanlarla birlikte yaşamasının zarar ve mahzurlarından ileri gelmektedir. Yukarıda zikredilen hadis-i şerif yanında bazı âyet-i kerimeler de buna işaret etmektedir:
“Ey iman edenler, Yahudileri de Nasranîleri de kendinize yâr (ve üstünüze hâkim) edinmeyin. Onlar (ancak) birbirinin yaranıdırlar. İçinizden kim onları dost (ve hâkim) edinirse, o da onlardandır. Şüphesiz, Allah o zalimler güruhuna muvaffakiyet vermez.” [24]
Diğer taraftan bu durumda olan Müslümanlar, daru’l-harpte ikamet etmekle her an onlara meyletme tehlikesiyle karşı karşıya oldukları gibi, gayr-i Müslim topluluğun çok görünmesine de yardım etmiş olurlar. Dinlerini izhara ve yaşamaya muktedir olsalar bile, orada acz ve hâkimiyet altındadırlar. İslâm ülkesine hicret etmekle hem Müslümanlara destek ve yardımcı olurlar, hem de gayr-i Müslim bir toplumda kalarak Allah’a isyana ve münkere şahid olmaktan kurtulurlar.
Daru’l-harpte dinin emirlerini ifa etmeye muktedir olan Müslümanlarınhicret etmelerinin vacip olmayışına bir delil de, Allah Rasûlü’nün (s.a.v.) amcası Abbas (r.a.)’a Mekke’de ikamet etme müsaadesi vermiş olmasıdır. Ayrıca, Benî Adiyy kabilesinin yoksul ve yetimlerini barındıran Nuaym en-Nahhâm hicret etmek istediğinde, kavmi ona gelerek, dinin icaplarını yerine getirmede tamamen serbest olacağını belirtip aralarında kalmasını istediler. O da bir müddet kaldıktan sonra hicret ettiğinde Allah Rasûlü (s.a.v.) ona şöyle demişti: “Kavmin sana benim kavmimin bana muamelesinden hayırlı çıktı. Kavmim beni yurdumdan çıkardı ve beni öldürmek istedi. Senin kavmin ise seni korudu ve sana eziyete mani oldu.” O da: ‘Ey Allah’ın Rasûlü, aksine, Senin kavmin seni Allah’a itaata ve düşmanlarıyla cihada çıkardı. Benim kavmim ise beni hicretten ve Allah’a itaattan alıkoydu’ dedi. [25]
Şafiî âlimlerin belirttiğine göre, daru’l-harpte dinini izhara muktedir olan Müslüman, orada İslâm’ın zuhur ve yayılmasını umuyorsa, kalması hicret etmesinden efdaldir. Orada imtina ve itizâle muktedir olup da, hicretiyle de Müslümanlara yardımcı olması söz konusu değilse, orada ikameti vaciptir. Çünkü Şafiî fukahaya göre, darul-harpte Müslüman’ın imtina ve itizale, yani onlara karşı kendisini korumaya ve müstakil olarak yaşamaya muktedir olduğu yer daru’l-İslâm’dır, orayı terk ederse o yer daru’l-harbe dönüşeceğinden, terki caiz değildir.
Daha önce belirtildiği gibi Mekke’nin Fethi’nden önce, dinlerini açıklamaya güçleri olmayıp da hicrete imkânı olanların, Allah Rasûlü’ne yardım ve İslâm esaslarını öğrenmeleri bakımından, hicret etmeleri farzdı. Bunlara, tekrar kendi yurtlarına dönme ve Rasûlullah’ı terk etme ruhsatı da verilmedi. Veda Hutbesi’nde “Hiçbir muhacir, ibadetlerini ifa ettikten sonra Mekke’de üç günden fazla kalmasın!” Buyruldu. Bu husus yalnız Mekke ehline mahsustu. Allah (c.c.) onları methetmiş ve yalnız onlar için “Muhacirler” tabirini kullanmıştır. Diğer daru’l-harplerden gelenler, ülkeleri daru’l-İslâm’a dönüşünce geri gidebilirler.
Bazı Hanbelî âlimlerin belirttiğine göre, daru’l-harpten ayrı olarak, i’tizalî fikirler gibi bazı sapık âdet ve görüşlerin hâkim olduğu beldelerle, bâğî (asi)lerin elinde bulunan yerlerden de hicret etmek vaciptir. İmam Mâlik de, Selef’e küfredilen beldelerde ikameti mekruh sayardı.
D. Hicretin Mirasa Tesiri
Hicretin farz olduğu ilk dönemlerde, hicret etmiş bir Müslüman ile daru’l-harpte İslâm’a girmiş ve henüz hicret etmemiş bulunan akrabası arasında mirasçılık cereyan etmezdi. Hicret eden Müslüman’ın daru’l-harpte müstemen olarak bulunması bile bunun için yeterli değildi. Buna delil şu âyet-i kerimedir:
“... İman getirip de hicret etmeyenlere ise, hicret edecekleri zamana kadar, sizin onlara hiçbir şey ile velayetiniz yoktur.” [26]
Miras velayete dayanır, velayet kopuk iken tevarüs de cereyan etmez. Ancak, bu hüküm Mekke’nin fethine kadar devam etmiştir. Çünkü Mekke’nin fethiyle hicretin hükmü “Fetihten sonra hicret yoktur” hadisi şerifiyle nesh edildiği gibi, “ ••Hısımlar Allah’ın Kitabı’nda birbirine daha yakındırlar.” [27] âyetiyle de, Müslümanlar arasında tevarüsün hicrete değil de akrabalık bağına dayandığı anlaşılmakta ve evvelki hüküm nesh edilmiş bulunmaktadır.
E. Hicretin Can ve Malın Masumluğuna Tesiri
Şâfiîler, Hanbelîler ve bazı kaynakların belirttiğine göre Malikîler, daru’l-harpte İslâm’a girip de henüz dâru’l-İslâm’a hicret etmemiş bulunan Müslüman’ın can ve malının hukuken masum olduğu görüşündedirler. Onlara göre, bu Müslüman’ın can ve malına tecavüz kısas ve tazmini gerektirir. O yerin feth edilmesi halinde ganimet hükmü uygulanamaz. Hanefilere göre ise, hicret etmeyen Müslüman’ın malı diyaneten masum olsa bile hukuken masum değildir. Öldürülmesi halinde yalnız kefarete hükmedilebileceği gibi, bir istila halinde elinde bulunan menkul malları dışındaki emlakine ganimet hükmü uygulanır. Hicret etmeyen Müslümanların mallarının hukuken masum olmaması nedeniyle, Ebu Hanife’ye göre onlar arasında cereyan eden faizli ve fasid akitler caiz olduğu gibi, daru’l-harbe emanla giren bir Müslüman’ın onlardan faiz alması da caizdir.
[8] İsrâ sûresi, 17/80.
[9] İbn Kesir Tefsiri, 3/59.
[10] Bununla Medine kast ediliyor ki, bazı hadislerde de Medine’den dârul-hicre diye söz
edilmektedir. (Hakim, Müstedrek, III, 4-5)
[11] İbn Mâce, Cihad 38, II, 953; Tirmizî, Siyer, 48, IV, 162; Ebû Dâvud, Cihad 90, 111, 83.
[12] El-Mebsut, Serahsî, 10/6.
[13] Nisa sûresi, 4/97.
[14] Nisa sûresi, 4/98.
[15] Ahkâmu’s-Sultaniye, Mâverdî.
[16] El-Mebsut, Serahsî, 10/6-7.
[17] Haşr sûresi, 59/8-9.
[18] Tirmizî, Siyer, 4/33, 149.
[19] İslâm Hukukunda Ülke Kavramı, A. Özel.
[20] Nesaî, Bey’a, 9.
[21] Enfal sûresi, 8/72.
[22] Nisa sûresi, 4/97-99.
[23] Tirmizî, Siyer, 42; Ebu Davud, Cihad, 105.
[24] Maide sûresi, 5/51.
[25] İslâm Hukukunda Ülke Kavramı, A. Özel.
[26] Enfal sûresi, 8/72.
[27] Enfal sûresi, 8/75.