Cihad Bereket Kaynağıdır
CİHAD BEREKET KAYNAĞIDIR
Hayırlı bir iş yolunda bulunmak ve hatta ona niyet etmek de hayırdır ve onu yapamasa bile bu niyeti Müslüman’a sevap kazandırır. Hayırlı bir işe samimiyetle niyet eden bir Müslüman o işi yapmamış olsa bile yapmış gibi sevap alır. Bu imkân, bir kural olarak Cenâb-ı Hakk’ın Müslümanlara bir ihsanı ve lütfudur.
Kendisini hayra adamış ve hayırlı bir işe vakfetmiş insan için gün, yirmi dört saat değildir, senelerdir. Her şeyden evvel yirmi dört saatin yirmi dördü de onun hasenat (iyilikler) defterine hasenat sevabı olarak geçer. Yatarken, kalkarken, yerken, içerken, gezerken ve hatta uyurken hep gönül verdiği dava ve hakikatin sevdasıyla yaşayan bir insan sınırlı ömürde sınırsızlığın sırrına erer. Hayatını hizmet düşüncesine göre planladığı ve bu düşünceye göre bölümlere ayırdığı için, Allah (c.c.) onun hayatındaki karanlık noktaları dahi, niyet ve düşüncesine mükâfat olarak aydınlatır ve onu apaydın bir ufka ulaştırır. Allah yolunda olan insanın hayatında karanlık nokta yoktur. Onun gecesi de gündüzü kadar aydındır. Onun hayatının her saniyesi, ibadetle geçen seneler hükmündedir. Çünkü o, hayırlı bir yoldadır ve ‘Bâkî-i Hakikî’ yolunda sarf edilen zaman parçasının kısalığına, uzunluğuna bakılmaksızın, ona Allah (c.c) tarafından sayısız mükâfatlar verilir. Dolayısıyla onun bir göz açıp kapama süresi, binlerce senelik ölü, kısır bir hayattan daha değerlidir.
Bu sırrı kavradığı içindir ki sahabe-i kiram (r.a.), durmadan Allah Rasûlü’ne geliyor, kendisi için hayır yollarının çoğaltılması talebinde bulunuyordu. Onlardan niceleri vardır ki geliyor ve: ‘Ya Rasûlallah! Bana öyle bir hayır öğret ki, onu yaptığımda cennete girebileyim’ diyordu. [27] Evet, Allah (c.c.)’ı bilmek yeteneği ile akılları aydınlanmış olan bu insanlar, durmadan hayır kapısı araştırıyorlardı. Bu, bir bakıma, ebediyet yolunda yolculuklarını kolaylaştırmanın çaresini de aramak demekti.
O’na yapılan bu başvurular, hep hayır yolunu araştırma yönünde oluyor ve bu uğurda sanki birbirleriyle yarışıyorlardı. Bu sebepledir ki, o devirde genç, ihtiyar, kadın, erkek herkesi kendini hayırdan uzaklaştıracak şeylere karşı ciddî bir tavır ve kararlılık içinde görürüz. İşte örnekleri;
Nesibetü’l-Mâziniye (r.a.), hayatı mücadeleyle geçmiş bir kadındır. Efendimiz (s.a.v.) Medine’yi şereflendirince, çocukları ve kocasıyla hemen O’nun emrine girmiş ve yoluna baş koymuştur. Bedir’e de, Uhud’a da iştirak etmiş bulunan bu kadın, Uhud’da askerlerin yaralarını sarmak üzere bulunuyordu. Ama iş başa düşünce bir savaşçı gibi savaşmaktan da geri kalmamıştı. Hayatı boyunca Efendimiz (s.a.v.) ile beraber bütün mücahede ve mücadelelere katılmak, onun en büyük arzusu olmuştu. Tesettür (örtünme) ayeti nazil olup da Efendimiz (s.a.v.) kendisine artık erkeklerle beraber cihada çıkamayacağını duyurunca, ihtimal ki en ıstıraplı anlarından birini yaşamıştı. Yaşamıştı da ve kendi kendine, gözyaşları içinde, ‘Ya Rasûlallah, Sen Allah yolunda cihada çıkarsın da, ben burada nasıl dururum?’ diye söylenmişti. [28] Evet, erkeklerle beraber cihat yolundan alıkonmak, onu mahzun ve kederli etmişti.
İbn-i Ömer (r.a.) diyor ki: ‘Bedir’e çıkıldığı zaman ben (13) yaşındaydım. Efendimiz (s.a.v.) parmağıyla işaret ederek, “Sen geriye git!” Dedi. O gece geldim ve yatağa girdim. Allah’a yemin ederim ki, ondan daha ıstıraplı bir gece geçirmedim.’ [29]
Sa’d b. Ebî Vakkas (r.a.)’ın kardeşi Umeyr b. Ebi Vakkas (r.a.), Bedir’e iştirak ettiğinde 12-13 yaşlarında bir çocuktu. O gün Allah Rasûlü, harbe iştirak edecekleri teftiş ederken o ayaklarının ucuna dikilmiş, boyunu uzun göstermeye çalışmıştı. Orduya kabul edildiğini duyunca da sevinçten uçacak hale gelmişti. Zira kendisine bir cihat kapısı açılmıştı. O, bu kapıdan içeriye girecek ve şehit olacaktı. [30]
Ebu Süfyan, Rasûl-i Ekrem (s.a.v.)’e Mekke’nin fethine kadar düşmanlık yapmıştı, ama o da Müslüman olduktan sonra kendisi için sürekli bir hayır kapısı aradı durdu. Nihayet aradığını cihadda buldu ve cephede düşman tarafından atılan bir okla gözünü kaybedince, ‘Neye yararsın ki, yetmiş sene sahibini görmedin’ duygu ve düşüncesiyle gözünü bir tarafa attı ve düşman saflarına daldı. [31]
Haris İbn-i Hişam (r.a.) da, 10 bin kişilik Müslüman orduyla 100 bin kişilik Bizans ordusuna karşı savaşan leventlerin içindeydi. O gün, İbn-i Hişam (r.a.)’ı şöyle seslenirken görüyoruz: ‘Ey Bedir’de Rasûl-i Ekrem’in önünde savaşanlar; Uhud’da kıyasıya mücadele edenler; Hudeybiye’de O’nun elini sıkanlar kendisi bunların arasında yoktu. Gelin, bugün el ele tutalım ve söz verip bu yüce bayrağı yere düşürmeyelim!’ [32] Ve o bayrak o gün yere düşmedi. Evet, el değiştirdi ama katiyen düşmedi. Eller kesilince, bacaklarla korunmaya alındı ama düşmedi. Bacaklar da kopunca üzerine abanıldı, yine o bayrak düşürülmedi. Eğer o gün düşman bir adım ileri atabilmişse, bunu, ancak İbn-i Hişam (r.a.)’ın kütükte doğranan et haline gelmiş cesedine basarak atabilmiştir. Cihad, onlar için bir dertti, bu derdin dermanı da, yine bizzat o derdin içindeydi.
Bilal-i Habeşî (r.a), Efendimiz (s.a.v.)’in vefatından sonra kaç defa Hz. Ebu Bekir (r.a)’e müracaatla, Medine’den ayrılmak için izin istemiş, ama Hz. Ebu Bekir, her defasında O’nun bu arzusunu geri çevirmişti. Zira O, Bilal’i Allah Rasûlü’nden kendisine kalan bir hatıra olarak görüyordu. Ne var ki, Bilal’in de içi yanıyordu: O Allah Rasûlü’nün devrinde cihada çıkmaya ve harp meydanlarında kılıç sallayıp, sancak taşımaya alışmıştı. Şimdi sadece müezzinlik için Medine’de beklemek ona ağır geliyordu. Bir cuma günü Hz. Ebu Bekir (r.a.) hutbe okurken Bilal (r.a.) ayağa fırladı: ‘Ya Eba Bekir! Beni nefsin için mi, yoksa Allah için mi azad ettin?’ dedi. Hz. Ebu Bekir, ‘Allah için’ cevabını verince, o sözlerini şöyle bağladı: ‘Öyleyse Allah için beni bırak, ben cihad etmek istiyorum.’ [33]
Ve Bilal (r.a.), Şam önlerine gider orada şehid olur ve meçhul bir mezara gömülür. İşte O’nu oralara götüren de yine içinde bir kor gibi yanan cihad aşkıydı. [34] Yoksa Medine’de hayatını sürdürür ve orada vefat edebilirdi. Niçin ta Şam önlerine kadar gitti? Niçin rahatına bakmadı da seferi, zorluğu tercih etti?
Ebu Hayseme (r.a.), Allah Rasûlü Tebük’e giderken geri kalmıştı. Bu geri kalış ve bu gecikme, onun vicdanını öyle baskı altına almış, öyle rahatsız etmişti ki, hemen atına binip, yola koyulmuş, at yorulunca da semeri yüklenip yaya olarak yoluna devam etmişti. Tam o esnada Allah Rasûlü, bir su başında ashabıyla oturuyorlardı. Medine tarafından bir toz bulutunun yükseldiğini görünce, “Keşke Ebu Hayseme olsa!” Dedi. Biraz sonra da Ebu Hayseme (r.a.) göründü ve çok telaşlıydı. Allah Rasûlü, O’nun gelişinden çok memnun olmuş ve kendisini candan tebrik etmişti. Ebu Hayseme (r.a.) ise, kendisini Allah Rasûlü’nün kucağına atarken, ‘Ya Rasûlallah, nerede ise helâk oluyordum’ diyordu. [35] Zira cihaddan geri kalmak, ciddî bir günahtır. Ebu Hayseme (r.a.), işte böyle bir günahla helâk olmaktan korkuyordu.
Cihad en büyük hayır kapısıdır; o kapıdan giren iki hayırdan birine mutlaka kavuşacaktır. Evet, ya şehit olup ebedî bir hayat, ya da gazi olup hem dünya, hem de ahiret nimetlerine ulaşacaktır. İşte cihadda bir de böyle bir bereket vardır.
[27] Buhârî, Zekât, 1.
[28] Hayâtü’s-Sahâbe, Yusuf Kandehlevî, 1/597-598; İbnü’l-Esir, Üsdü’l-Ğâbe, 8/280.
[29] Kenzü’l-Ummâl, Ali el-Müttakî, 13/477.
[30] İbnü’l-Esîr, Üsdü’l-Ğâbe, 4/299.
[31] İbnü’l-Esîr, Üsdü’l-Ğâbe, 6/149.
[32] İbn Hacer, İsabe, 1/294; İbnü’l-Esîr, Üsdü’l-Ğâbe, 1/460.
[33] İbnü’l-Esîr, Üsdü’l-Ğâbe, 1/244.
[34] İbnü’l-Esîr, Üsdü’l-Ğabe, 1/245.
[35] Müslim, Tevbe, 53; İbnü’l-Esîr, el-Kâmil fi’t-Târîh, 2/278.