بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖيمِ

İslâm Ahlâkı

Güzel ahlâkın ilmî rehberi

“Sen elbette yüce bir ahlâk üzeresin.” (Kalem, 68/4)

Ana Sayfa / Kötü Ahlâk Hastalıkları / Kötü Ahlâk / Batıl
Kötü Ahlâk

Batıl

‘Batıl’, sözlükte boş, boşa giden, doğru ve hakk olmayan, devamlı olmayan, hükümsüz olan, yanlış, yok olan şeydir.

Batıl, ‘Hak’ kavramının zıttıdır.

Batıl, yapılmış olsa da, ortada bulunsa da, hiçbir hükmü ve geçerliği olmayan şeyler hakkında kullanılır. Örneğin bir kimse iki kız kardeşle aynı anda evlenmiş olsa, bu evlilik ortada olduğu halde yapılan iş ‘batıl’dır, hakk ve doğru değildir. Kur’an-ı Kerim, ‘batıl’ kelimesini birkaç anlamda kullanmaktadır. Söz gelişi ‘batıl’ hakkı örten bir perdenin adıdır. “Ey kitap ehli, neden hakkı batıl ile örtüyor ve siz de bildiğiniz halde gizliyorsunuz?” [1]

‘Batıl’ hakkın yani Allah’tan gelen doğrunun karşıtı olan yanlış ve geçersiz inançlardır. [2]

‘Batıl’ bir ayette, gerçek bilgiye dayanmayan delil anlamdadır. [3]

‘Batıl’ bir başka ayette ise boş şey, amaçsız ve faydasız bir iş anlamında kullanılmaktadır. “Ayakta, oturarak veya yanları üzerinde Allah’ı zikredenler derler ki: Rabbimiz. Sen bunu (yeri ve göğü) batıl olarak ( boşu boşuna) yaratmadın.” [4]

Kur’an-ı Kerim insanların bir kısmının Allah (c.c.)’ı bırakıp da tapmakta oldukları ilahlara veya putlara, ‘Batıl’ geçersiz, hükmü olmayan temelsiz şeyler demektedir: “İşte böyle, hiç şüphesiz Allah, O Hakk olandır ve hiç şüphesiz O’nun dışında tapmakta oldukları (tanrılar) ise batıldır..” [5]

Haklı bir nedene ve gerekçeye dayanmayan, zulüm olan ve hak edilmeyen şeye de ‘Batıl’ denilmektedir. Kur’an-ı Kerim’de bu anlamda “İnsanların mallarını batıl yollarla yemeyin” buyurulmaktadır. Bir takım ahbar (Yahudi din adamları) ve ruhbanların (Hristiyan din adamları) insanların mallarını haksız yere yedikleri haber veriliyor. [6]

Hakk’ın Karşıtı Olarak Batıl

‘Hak ve batıl’ kavramları, İslâm ile onun dışındaki dinleri nitelendirmek için de kullanılmaktadır. Nitekim dinler tarihini yazan birçok müslüman yazar, dinleri ‘hak dinler’ ve ‘batıl dinler’ şeklinde iki başlıkta incelemişlerdir.

Hak dinlere ‘milel’, batıl dinlere de ‘nihal’ denmiştir.

Kur’an-ı Kerim, hakk kelimesini hem Allah (c.c.) için, hem de O’nun dini İslâm için kullanmaktadır. Çünkü Allah (c.c.) mutlak gerçektir, mutlak varlıktır, varlığı değişmeyen ve ebedidir. O’nun dini İslâm da doğrudur, temeli vardır, gerçektir ve kalıcı olandır. [7]

‘Batıl’, geçersiz, hükümsüz ve kalıcı olmayandır. Şu âyet, hak ve batıl kelimelerini çok net bir şekilde ortaya koyuyor: “(Allah) gökten bir su indirdi ve de kendi miktarınca sel oldu. Sel de yüze vuran bir köpük yüklendi. Bir süs veya meta (fayda) sağlamak için ateşte yakıp erittikleri şeylerden madenlerden) bunun gibi bir köpük (posa) gelir. İşte Allah hak ile batıla böyle örnekler verir. Köpüğe gelince, o atılır, insanlarda fayda sağlayacak şey ise yeryüzünde kalır. İşte Allah böyle örnekler vermektedir.” [8]

Allah (c.c.) mutlak Hak’tır. O, kendi varlığı ile vardır ve her şeyin yaratıcısıdır. Kıyamette her şey ölecektir ve yalnızca O’nun varlığı kalacaktır. Öyleyse O’nun dışındaki her şey O’nun iradesiyle vardır. kendi başlarına bir varlıkları ve bir gerçekleri yoktur. Bu anlamda onlar batıldırlar, yani mutlak gerçek değillerdir ve varlıkların tek başına bir hükmü yoktur. Hak olan Allah (c.c.) yeri ve gökleri hak olarak yarattı.

Bunları ve diğer bütün varlıkları varlığının ayetleri, belgeleri yaptı. İnsan bunlara bakar, basiretle bunları idrak eder ve hak olan yola, İslâm’a teslim olur. Ayrıca Rabbimiz, Hz Muhammed (s.a.v.)’i hak peygamber olarak gönderdi. [9]

O’nunla beraber bir de Hak kitap (Kur’an) indirdi.

Bütün bunlara rağmen bazı insanlar kalıcı, sağlam, doğru olan Hakk’ı bırakır, köpük gibi bir değeri ve kalıcılığı olmayan batıla uyarlar. Halbuki köpük kısa sürede kaybolacaktır ve bir yararı da yoktur.

Kur’an şöyle buyuruyor: “De ki: Hak geldi, batıl zail oldu (yok oldu). Çünkü batıl yok olucudur.” [10]

“Hayır, biz hakkı batılın üstüne fırlatırız o da onun beynini darmadağın eder. Bir de bakarsın ki o, yok olup gitmiştir...” [11]

Görüldüğü gibi ‘batıl’ köksüzdür ve güçsüzdür. Yok olmaya, dağılmaya, silinip gitmek durumundadır. Hakk’ın karşısında tutunamaz. Suyun üzerindeki bir köpük gibi olan ‘batıl’ın demir gibi olan hakkın karşısında tutunması mümkün olabilir mi?

Dünya hayatında ‘Batıl’ bazen Hakk’a galip gelmiş gibi görünür. İnsanlar öyle zannederler. Ya da müslümanların bazen mağlup oluşlarına bakarak kimileri bunu ‘batıl’ın galibiyeti gibi sayarlar. Halbuki gerçek böyle değildir. Müslümanlar da insandırlar, hataları, eksikleri vardır. Görevlerini yapmamış ve gerekli tedbirleri almamış olabilirler. Onların zayıf durumu veya hataları, Hakk’ın zayıflığı veya zilleti değildir. Yeryüzünde hiçbir müslüman kalmasa bile Allah’ın (c.c.) adı ve O’nun dini yine yücedir. O’nun kelimesi olan İslâm ve O’nun kitabı olan Kur’an yine üstündür ve bu özelliği ile de kıyamete kadar devam edecektir.

Allah (c.c.), mücrimler, yani azgın günahkarlar istemese bile yeryüzünde Hakk’ı gerçekleştirmek ve yerleştirmek, buna karşılık batıl’ı ise iptal etmek, geçersiz kılmak istiyor. [12]

Köksüz, temelsiz ve doğru olmayan batıl’a yani Allah (c.c.) katında geçersiz olan inançlara inanan kimseler elbette zarara uğrayacaklardır. Allah (c.c.)’ı inkar eden kafirler, ‘batıl’a din diye inanmaktadırlar. Bu da onlar için büyük bir zarardır. [13]

Allah (c.c.) dururken hiçbir şey yaratamayacak kadar aciz ve güçsüz, bir fayda sağlayamayan, bir zararı gideremeyen batıl şeylere (tanrılara) ibadet edenler çok büyük bir yanlışın içerisindedirler. [14]

Bu gibilerin inandıkları din yok olucudur ve bu batıl dinlere inananların yaptıkları işler de batıldır. [15]

Küfre düşenler için kendi akıllarınca Hak olarak gönderilen Peygamber (s.a.v.)’in davetine ve mesajına karşı mücadele ederler, hakkı iptal etmek, yani geçersiz kılmak için uğraşırlar. Ancak bu çabaları boş bir çabadır. [16]

Batıl, kavram olarak bazı insanların Allah’ın (c.c.) dışında uydurdukları ilahların ortak adı olduğu gibi, bu ilah fikrine uygun olarak inandıkları dinlerin de ortak adıdır. Allah (c.c.) katında geçerli olmayan hükümsüz, temelsiz ve yanlış olan bütün inanç ve ibadetler batıldır: “De ki, Hak geldi, batıl ise ne (bir şey) ortaya çıkarabilir, ne de geri getirebilir.” [17]

Günümüzde peşinden gidilen İslâm’a aykırı olan bütün inançlar, dünya görüşleri, hayat anlayışları, toplumsal düzenler, ideolojiler Allah’ın (c.c.) katında batıldır; geçersiz ve hükümsüzdür.

Aynı kökten gelen ‘iptal’ kelimesi, bir şeyi geçersiz ve hükümsüz kılmak demektir. Bunun fail (özne) ismi olan ( mubtıl) ise iptal edici, işi gücü batıl olan, ya da işleri boşa çıkaran anlamlarına gelir: “...Allah’ın emri geldiği zaman hak ile hüküm verilir ve işte burada (hakkı) iptal etmekte istekli olanlar (mubtıl) zarara uğrarlar.” [18]

Peygamber (s.a.v.) eğitimi görmemiş düşünce, öteden beri hep kuvveti önde tutmuş ve onu temsil edeni hep haklı görmüştür. İslâm ise, bunun aksine kuvveti değil; hakkı üstün tutmuş, ona değer vermiş; her şeyi ona bağlamış ve hak sahibini, güçsüz dahi olsa, hakkını alıncaya kadar güçlü kabul etmiştir. Günümüzde İslâm’ı temsil edenlerin genel durumuna bakıp: ‘Şayet hak üstünlük gerektirseydi, onu temsil eden Müslümanların mağlup değil, gâlip durumda olması gerekmez miydi?’ başka bir ifadeyle, ‘Batılı temsil eden milletler hâkim ve güçlü durumda iken, Allah (c.c.)’a, Kur’ân’a, Peygamber’e.. sahip çıkan insanların mazlum ve mağdur durumda olmasının hikmeti nedir?’ şeklinde şüpheler daima akla gelebilir.

İslâm’a göre yukarıda da ifade ettiğimiz gibi kuvvet haktadır ve ona hiçbir şey galebe edemez. Bu izâfî değil; mutlak bir hüküm ve esastır. Yalnız bu mutlak hakikatin, kendiliğinden hayata geçmeyeceği de açıktır. O, kendine sahip çıkan, hak cephesinde yer alan insanların güç, gayret, iş bilirliği vb. özellikleri ile hayata hayat olur. Aksi halde, birçok şey heder olduğu gibi, bu mutlak hakikat da heder olur gider.

Burada hakkın üstünlüğünü sağlayacak bazı esasları şöyle sıralayabiliriz:

Birincisi, Hakk’a ulaştıracak vesilelerin de hak olmasına dikkat edilmelidir. Hak yolunda batıl vesilelerin kullanılması, hakkın ve haklının mağlubiyetini netice verebilir. Bu da kitlelerin Hakk’ın hakkaniyeti, doğruluğu, geçerliliği vb. noktalarda şüphelere düşmesine sebep olur.

Hâlbuki, kitleleri böylesi bir tereddüde sevk etmeye, hiç kimsenin hakkı yoktur.

Meseleyi bir örnekle izah edecek olursak; meselâ, ahlâk kurallarının toplum çapında yaygınlaşıp kökleşmesi ve buna bağlı olarak kötülüklerin silinip gitmesi, ya suçluların cezalandırılıp kontrol altına alınması, ya da onların kalp ve gönüllerine yönelik tezkiye ve terbiye ameliyesiyle mümkün olabilir. Başta bulunanlar ya da terbiyeciler, ikinci şıkkı hiç nazar-ı dikkate almaz da, sadece birinci şık üzerinde dururlarsa, tam anlamıyla denmese de- batıl bir yolla hakkı tahsil etmeye çalışmış olurlar ki, bunun da sağlıklı bir netice vermeyeceği açıktır.

Diğer taraftan, teknik ve teknolojik sahada terakkî etmek için, kafa ve kalplerin ilimle-irfanla donatılması gerekmektedir. Böyle bir terakkî sonucu bütün insanlığı imhâ etme plânı da olsa, zikrettiğimiz hak mülâhazalarla hareket edildiği takdirde, netice (batıl da olsa) elde edilecektir. Çünkü Üstad Bediuzzaman’ın ifadesiyle: ‘Her batılın her vesilesi batıl olmadığı gibi; her hakkın her vesilesi de hak değildir.’

İşte günümüzde, hak taraftarlarının batıl temsilcilerine mağlup olma sebeplerinden birisi budur.. ve bu yanlışlık toplumda oldukça yaygındır.

İkincisi, Müslümanlar, Müslümanca sıfatlara sahip çıkmalı ve onları bir bütün halinde temsil etmelidir. Halkımız bu anlamdaki insan için “dört dörtlük Müslüman” tabirini kullanır. Gerçi Üstad Bediuzzaman’ın ifadesiyle: ‘Her müminin her sıfatı mümin olmadığı gibi; her kâfirin her sıfatı da kâfir değildir.’

Bu demektir ki, bazı müminlerde kâfir sıfatı bulunabileceği gibi, bazı kâfirlerde de mümin sıfatı olabilecektir. Ne var ki, hakkı üstünlüğe taşıma, ancak kâmil müminlerin yapabileceği bir iştir. Kâmil mümin de yukarıda belirttiğimiz gibi, Müslümana ait sıfatları bütünüyle temsil eden insan demektir.

Üçüncüsü, tenâsüb-ü illiyet prensibine uygun hareket edilmelidir. Cenâb-ı Hakk’ın kâinatta cârî iki çeşit kanunu vardır. Bunlardan biri, “İrade” sıfatından kaynaklanan kanunudur ki, “O bir şey dilediği zaman sadece ‘ol’ der, o da oluverir.” [19] âyeti, ona işaret eder. Diğeri ise, ‘Kelâm’ sıfatından kaynaklanan Kur’ân-ı Kerim ve onun ihtivâ ettiği esaslardır. O’nun emir ve iradesinden kaynaklanan kanunlar, kâinatta hükmü geçerli olan ‘Sünnetullah’tır. Atomlardan galaksilere kadar bütün kâinat, bu kanunlarla işler ve hareket eder. Meselâ, yere atılan bir tohum hava, su ve güneşin etkisiyle büyüyüp dâne verir; bir çocuğun dünyaya gelmesi, anne-baba çiftinin birleşmesi sonucu olur vs...

Cenâb-ı Hak, bütün bu kanunlarla insanlara bir ders verir ve onların bu kanunları nazar-ı itibara alarak iş yapmalarını ister. Zira o kanunlar nazar-ı itibara alınmadan yapılacak iş ve hareketler, adem-i muvaffakiyetle sonuçlanacaktır. Bunun cezası da, ekseriyet itibarıyla dünyada verilecektir. İşte Müslümanlar, günümüzde bir bakıma bu kanunlara uymamanın cezasını çekiyorlar. İslâm’ın dışında olanlar ise, onlara riayet etmenin safasını sürüyorlar.

Burada arz edeceğimiz husus, dördüncü bir esas olarak kabul edilebilir. Nasıl ki Cenâb-ı Hak, atmacayı serçeye, kartalı küçük civcivlere musallat etmek suretiyle onların kabiliyetlerinin gelişmesini sağlamaktadır; aynen öyle de, kâfiri dünyada mümine musallat etmek suretiyle, onun kendisine gelmesini istemekte ve onu yeni arayışlara yöneltmektedir. [20]

Batıl Hastalığından Kurtuluş Yolu

Her ne kadar bugün, dünyanın üzerinde batıl galip görünse de, “Akıbet müttakîlerindir.” [21]

Sırrınca, bu galibiyet sürekli olmayacak, hak taraftarları arz ettiğimiz ve arz etmediğimiz ölçüler içerisinde hareket edebildiği takdirde “Hak yüksektedir ve ona hiçbir şey galebe edemez.” sırrının zuhur ettiğini gözlemleyeceklerdir.

Yukarıda özellikleri açıklanan batıl’ın peşinde koşan, onun yaşaması için çalışan ve Hakk’ın yok olması ve batıl karşısında güçsüz kalması için didinen insanlar, gerçek anlamda zararda olan ve hesabını bilmeyenlerdir. Bu insanlar, kendileri Hak’tan saptıkları gibi başka insanların da sapmalarını ve kendilerine arkadaş olmalarını isterler. Bu durum onlar için ne kadar büyük bir talihsizliktir. Batıl yolun yolcuları, bu özellikleri ile kötü ahlâk sahibidirler ve ahlâk temelinde tedaviye muhtaçtırlar. Bunların tedavisi önce iman ve itikad esaslarını tam olarak kavramaları ve inanmaları ile başlar. Ardından Hakk’ı öğrenme ve yaşama çalışmaları sürecektir. Güzel ahlâk esaslarının tam olarak öğrenilmesi ve uygulanması ile de bu tedavi gerçekleşecek ve hasta kurtulacaktır.

Biz Müslümanlar her fırsatta Cenab-ı Hakk’a yönelerek, ‘Ya Rabbi, bizi Hakk’ı hak olarak bilen ve ona uyan, batılı da batıl bilip ondan kaçınan kullarından eyle’ şeklinde dua ve niyazda bulunuyoruz.

[1] Âl-i İmrân sûresi, 3/71.

[2] Şûra sûresi, 42/24.

[3] Mü’min sûresi, 40/5.

[4] Âl-i İmrân sûresi, 3/191.

[5] Lokman sûresi, 31/30.

[6] Tevbe sûresi, 9/34.

[7] Hacc sûresi, 22/62.

[8] Ra’d sûresi, 13/17.

[9] Bakara sûresi, 2/119.

[10] İsrâ sûresi, 17/81.

[11] Enbiya sûresi, 21/18.

[12] Enfal sûresi, 8/8.

[13] Ankebût sûresi, 29/52.

[14] Nahl sûresi, 16/72-73.

[15] A’raf sûresi, 7/139,

[16] Kehf sûresi, 18/56.

[17] Sebe sûresi, 34/49.

[18] Ğafir sûresi, 40/78.

[19] Bakara sûresi , 2/117; Yâsîn sûresi, 36/82; Mü’min sûresi, 40/68.

[20] Prizma, F. Gülen.

[21] A’râf sûresi, 7/128.