BAST VE İNBİSAT
‘Bast’, bir şeyi yaymak, genişletmek, sermek, döşemek anlamlarına gelir.
Aynı kökten gelen ‘Bisat’ sergi, döşeme, halı, mefrûşat demektir.
“Allah yeryüzünü sizin için bir sergi (halı) yaptı ki onda açılan geniş yollarda gidesiniz.” (1)
Tasavvufçulara göre ‘İnbisat’, genişleme, yayılma, içte derinleşme ve kendi tabiatını aşma anlamlarına gelir. Allah (c.c.)’ın hükümleri çerçevesinde, gönlün herkese açılması, tatlı dil ve güler yüzle sevindirilebilecek herkesin hoşnut edilmesi... ve Allah (c.c.) ile ilişkiler açısından da ‘havf u recâ’ (korku ile ümit) karışımı bir durumun, insan benliğine hükmetmesinden ibârettir ki, bu seviyeye ulaşan kalpler, huzûrda bulunmanın heybetiyle soluklarını yutar, huzur esintilerinin neş’e ve sevinciyle de huzur ve ferahlık duyarlar.
Bu nedenle inbisâtı, halk ile ilişkilerimiz ve Hakk ile ilişkilerimiz içindeki inbisât olmak üzere ikiye ayırabiliriz:
Halk ile ilişkilerimiz içinde inbisât
Hakk ile aramızdaki irtibâtı koruyup-kollama koşuluyla, insanlar arasında, insanlardan bir insan olarak, herkesi kabul edip ve onlara kendi idrâk ve anlayışları içinde davranmaktan ibârettir. Hz Peygamber (s.a.v.), çevresiyle ilişkilerinde, yer yer işi latifeye vardıracak şekilde, tekellüfsüz, yumuşak ve rahat davranır; hikmet dolu nükteleriyle onların kavrama ve idrâk seviyelerinde dolaşır ve o gözetme anlarına tebessüm eder, tebessüm ettirir ve nefes aldırırdı. Denilmiştir ki, “Kalp tıpkı bir ayna gibidir. Zaman zaman ciddilik o aynayı buğulandırabilir o buğuları da latif lâtifelerden başka bir şeyle silip aynayı cilalamak mümkün değildir.”
Hakk ile ilişkilerimiz içinde inbisât
Hâller üstü bir hâlle, korku ve ümidi birden ruhda yaşama ve “inbisât” karışımını, soluklamadan ibarettir. Havf u recâ, nefsin hâllerinden olup, yolun başındakilerin Hakk’la münâsebetlerinde bir unvan; tamamen âriflerin hâli olan inbisât ise, kalbi hayatın ayrı bir buudu ve gönül erlerine has bir hâlettir. İnbisât seviyesine ulaşamayanların inbisât gibi görünen halleri, çok defa kendilerinde hasıl olan bir ülfeti marifetle, temkini tahrîb ve insanı Allah’a karşı sû-i edeb sayılabilecek ciddiyetsizliklere sevk edebilir.
İnbisât; insanın cismânî arzulardan sıyrılarak, bedeni tutkuların etkilerinden kurtularak Hakk’ın isim ve sıfatlarına mücella (pırıl pırıl ) bir ayna olma makamında zuhûr eder ki, bu makam ister “cem” ister “mahv” mertebesi diyelim netice değişmez. Şahsın, Hakk’tan gelen esintilerle şekillendiği ve renkler üstü renklere büründüğü sırlı bir noktadır. Bu noktaya ulaşanların inbisâtı gizlemeleri imkânsız, henüz yeni başlayan ve ulaşamayanların inbisâttan dem vurmaları ise küstahlıkdır.
“Eğer şâhın nedimi naz ve cilve yaparsa, sen de onu yapmaya kalkma ! Çünkü sen, o senede malik değilsin ! Ey bu fâni âlemin kayıtlarından kurtulamayan kimse; sen mahv u sekr ve inbisâtı ne bilirisin!”
Ruhun şâd olsun Mevlânâ! Beden ve cesedin kulları rûhu ne bilir! Bedenin mahbûsu rûhâniyât ve ledünniyâtı ne bilir! Hakk ateşi ile elli defa yanıp püryan olmuş gönüllere sormalı şâk-şâk sînelrin derdini ve verâların rengiyle tüllenen inkibâz ve inbisâtları.... (2)
-----------------------------
(1) Nuh sûresi, 71 /19-20.
(2) Kalbin Zümrüt Tepelerinde, M. F. Gülen.