In the name of Allah, the Most Gracious, the Most Merciful

Islamic Ethics

A scholarly guide to good character

“And indeed, you are of a great moral character.” (Al-Qalam 68:4)

Home /Political Ethics /Overseeing and Admonishing the Politician /SİYASETÇİNİN DENETLENMESİ VE UYARILMASI
Political Ethics

SİYASETÇİNİN DENETLENMESİ VE UYARILMASI

A translation of this content in this language has not been added yet; showing the original Turkish text.

İSLÂM HUKUKUNDA DEVLETİN YERİ

1. Kuruluş

Bir çok kimseler İslâm dininin yalnızca ahlâka, insanın Allah (c.c.) ile olan münasebetlerinin düzenlemesine önem veren dinî bir davet olduğunu; bunun ötesinde hayat olayları ile alakalı bir nizamın, devlet ve idare sistemlerinin bulunmadığını sanırlar. Böyle bir iddia, gelecek paragraflarda açıklayacağımız gibi, İslâm nizamının reddettiği ve aksini ortaya koyduğu dayanaksız bir görüşten başka bir şey değildir.

2. İslâm Hukuku Bir Devlet Kurulmasını Öngörür

İslâm hukukunun özelliklerinden biri genelliktir. Hayatta hiçbir şey yoktur ki İslâm hukukunda hüküm altına alınmış olmasın. Bu sebeplerle hükümlerinde, ahlâk ve inanç kurallarının yanında, fert ya da toplum fertlerin birbirleriyle münasebetlerini düzenleyen, geniş anlamıyla muamelât kurallarını bulmamız oldukça mümkündür. Allah (c.c.) şöyle buyurur: “Biz kitap (Kur’an-ı Kerim) da hiçbir şey ihmal etmedik.”[1]

İslâm hukuku bu kapsamı ile devam ettiği müddetçe kaide ve kurallarında şûra ilkesini, idarecilerin sorumluluğunu, iyiye itaatlerinin şartiyyetini, savaş, barış ve antlaşma hükümlerini; bunların yanında devlete ve faaliyetlerine ilişkin kurallar, yine devlete ve idare statüsüne bağlı esaslar tespit etmemiz de gayet normaldir. Peygamber (s.a.v.)’in sünnet ve hadisinde emîr, imam ve sultan (hakimiyet) terimleri sık sık tekrarlanır. Bu terimler, kendi anlamları dışında, bir de iktidar, hakimiyet yani hükümet manasını da ifade ederler. Hükümet (yürütme) ise devletin en önemli unsurlarından biridir. Bu kayıt ve kuralların uygulanması bir devlet kurulmasını şart koşar. Çünkü vahiy, okunup öylece bırakılmak için değil, aksine okunup tatbik edilmek için indirilmiştir. Tatbik edilecek bu hükümler, İslâm hukukunun getirdiği kavramlar çerçevesinde bir devletin varlığını ifade eder.

3. Tatbiki, Devletin Varlığına Bağlı Olan Hükümler:

İslâm hukukunda cezalar, Allah (c.c.)’ın emirlerine göre halkı idare, Allah yolunda cihad v.b gibi hükümler vardır ki bunları, fertlerin kendileri değil, doğal olarak fertler üzerindeki hakimiyet hakkına dayanarak devlet uygular. Bu manada İmam İbn-i Teymiyye der ki: ‘Şüphesiz halkın işlerinin velâyeti dinî vecibelerin en önemlilerindendir. Hatta onsuz (devletsiz) dinin devam ve bekasından söz edilemez. Çünkü Allah (c.c.) iyiliği emir, kötülüğü yasak etmiş, zulme uğrayanlara yardımı emretmiştir. Adalet ve cihad da farz kılınmıştır. Emirlere uyulması, cezaların konulması, adaletin uygulanması ve cihadın tâyini ancak kuvvet ve devlet eliyle mümkün olur.’ (2) Devletin kurulması ise, zaten kanunların uygulanması için zaruri ve zorunludur.

4. Allah’a İbadetin Gerçekleşmesi de İslâm Devletinin Kurulmasına Bağlıdır:

Allah (c.c.) insanı kendisine ibadet etmesi için yaratmıştır. “Ben cinleri de, insanları da (başka bir hikmetle değil) ancak bana ibadet etsinler diye yarattım.”(3) İbadet, Allah (c.c.)’ın arzu ettiği gizli açık davranış ve sözlerin bütününü içine alan bir isimdir.

Bu geniş anlamı ile ibadetin yerine getirilmesi insanın kendi hayatını, çeşitli davranış ve sözlerini, tasarruflarını, diğer insanlarla olan ilişkilerini İslâm nizamının gösterdiği şekillere göre ayarlanmasını gerektirir.

İnsan ise hayatını bu özellikte bir kalıba sokmaya çoğu zaman iktidarsızdır. İçinde yaşadığı toplum böyle bir çerçeveye girmeyi kolaylaştıran nizamı koymadıkça bu zor olacaktır. Çünkü insan, içinde yaşadığı toplumla etkilenen sosyal bir varlıktır. Etkisinde kaldığı toplum insanı ya hayır ve kurtuluşa, ya da kötülük ve sapıklığa yöneltir. Peygamber Efendimiz bir sahih hadiste şöyle buyuruyor: “Her yeni doğan İslâm fıtratı üzerine doğar. Anne ve babası onu Yahudi, Hıristiyan ya da Mecusi yaparlar.”

Anne ve baba çocuk açısından onun küçük toplumudur. Eğer onlar sapıklıkta iseler, çocuğu da o yola iterler ve onu, Allah (c.c.)’ın öylece yaratmış olduğu İslâm fıtratı durumundan çıkarırlar. Doğru yolda iseler, çocuğu kendi fıtratı üzerinde yetiştirirler. Nitekim Kur’an-ı Kerim’de bozuk bir toplumun İslâm prensiplerini yaşatmaya engel olacağına işaret edilmektedir ki, Müslüman böyle bir toplumda yaşayamaz; İslam hükümlerine göre, ya böyle bir cemiyetten uzaklaşır; ya da onu değiştirir. “Öz nefislerinin zalimleri olarak, canlarını alacağı kimselere melekler derler ki : ‘Ne işte idiniz, neyle meşguldünüz?’ Onlar: ‘Biz yer (yüzün)de (Mekke’de) (dinin emirlerini tatbikten) aciz kimselerdik.’ Derler Melekler de: ‘Allah’ın arzı (yeryüzü) geniş değil miydi? Siz de oradan hicret edeydiniz ya!’ derler. İşte onlar (böyle). Onların barınakları cehennemdir. O ne kötü bir yerdir!” (4) İbn-i Kesir bir ayetin tefsirinde şöyle der : ‘Bu genel ayet, dinini tam olarak yaşayamadığı ve göç etmeğe de gücü yettiği halde, hâkim durumdaki İslâm dışı bir cemiyette kalıp barınan herkes hakkında inmiştir.’(5)

Kişi, başkaları ile olan ilişkilerini İslâm nizamının kurallarına göre düzenlemeye ve İslâm esaslarına uygun yaşamaya kendi başına gücü yetmez. Ancak, temeli İslâm esasları üzerine kurulu bir ortamda kişi için böyle bir hayat mümkün olur. Çeşitli ibadetlerle nefsini olgunlaştırmada kendisine o zaman iyi bir çevre hazırlanmış olur.

Şüphesiz İslâmî tarzda düzenlenmiş bir toplum yapısı va’z ve irşad ile tamamlanamaz. Bu, kuvvet ve hâkimiyetine dayanarak cemiyeti bozup tahrip etmek isteyenleri bertaraf eden, toplumun selâmeti için didinen ve onu amaca uygun kalıba sokabilen bir devlet tarafından sağlanabilir. Yüce Allah bir âyet-i celile’de şöyle buyuruyor: “And olsun ki biz elçilerimizi açık açık bürhanlarla gönderdik ve insanların adaleti ayakta tutmaları için beraberinde de Kitab’ı ve mîzanı indirdik. Bir de kendisinde hem çetin bir sertlik, hem de insanlar için menfaatler bulunan demiri indirdik. Çünkü (bununla) Allah, kendisine ve peygamberlerine gıyaben yardım edeceğini belli edecektir. Şüphesiz ki Allah en büyük kuvvet sahibidir, yegâne gâliptir.”(6) Kur’an-ı Kerim’in doğru yola getiremediği kimseleri sapıklık ve fesattan demir kuvvet menedecektir. Bir gemiyi parçalayıp, içindekileri boğulmaya bırakmak kimsenin hakkı değildir. Cemiyeti sapma, buhran ve çöküntülerden koruyacak olan aktif kuvvet hâkimiyet sahibi devlettir. Hz Osman (r.a.) diyor ki: ‘Allah, Kur’an ile önlenmeyenin hâkimiyetle durdurulmasını ister.’

5. İlk İslâm Devletini Peygamberimiz (s.a.v.) Kurmuştur

İslâm hukukunun karakteri bir devletin varlığını gösterir duruma geldiğinde Peygamber (s.a.v.) bu devletin kurulması için gereken hazırlığı yapmaya başladı. Bununla ilgili ilk teşebbüs, Medine’ye hicret etmeden önce tamamlanan ikinci ‘Akabe Sözleşmesi’ oldu. Bu önemli olay, Siyer kitaplarının da kaydettiği gibi özetle şudur: Medine Müslümanlarından, sayıları 75 kadar olan (73’ü erkek, 2’si kadın) bir grup Mekke yakınlarında bir yerde Peygamber (s.a.v.)’e söz verir. Bu çok önemli tarihî sözleşme esnasında, önce Peygamber (s.a.v.) konuşarak Müslümanları Allah (c.c.)’a itaate davet eder. Sonra diğerleri söz alır ve biri Peygamber (s.a.v.)’e sorar: ‘Efendimiz! Sizinle neye dair sözleşiyoruz?’ Peygamber (s.a.v.) cevap verir: “Huzur veya felâket günlerinde itaat edeceğinize, Allah hakkındaki iftiralara göğüs gereceğinize, bana yardım edeceğinize ve evlerinizi, zevcelerinizi, kendinizi koruduğunuz gibi, size sığındığım zaman beni de koruyacağınıza dair bana söz veriyorsunuz. Böylece size cennet açılıyor.” Onlar söz konusu şartları kabul ederek Peygamber (s.a.v.) ile sözleşirler. Bu sözleşme ilk İslâm devletinin kurulduğunu, kendisini devlet başkanı tanıyarak hâkimiyet verdiklerini gösteren, Peygamberle Müslümanlar arasında yapılmış olan bir antlaşmadır. Antlaşmanın diğer tarafı aşağıdaki maddeleri kabul eden Müslümanlardır :

a. Yeni kurulan devletin işlerini idarede Peygambere, kullandığı hâkimiyet bakımından itaat.

b. Bu yeni devletin nizamını korumak ki Peygamber (s.a.v.)’in, “Kötüden sakınacağınıza, iyiye yöneleceğinize…” sözünden anlaşıldığı gibi İslâm Hukukudur.

c. Peygamberi korumak ve O’na yardım etmek.

d. Devleti korumak.

6. İlk İslâm Devletinin Kuruluşu

Hz. Peygamber (s.a.v.), “Allah sizin için emin olacağınız evler ve kardeşler tahsis etti” buyurarak, arkadaşlarını göç etmeye davet etti. Sonra da kendisi Medine’ye “HİCRET” etti. Medine’ye yerleştikten ve mescidini inşa ettikten sonra Muhacirler ve Ensar arasında, Yahudilerin de katıldığı bir antlaşma akdetti. Yahudilerin kendi dinlerinde serbest olduklarını ve mallarının güvenliğini bildiren bir “beyanname” yayınladı. Onlara da Müslümanların serbesti ve güvenliğini şart kıldı. (7) Böylece yeryüzünde ilk İslâm devletinin temeli atılmış oldu ve Hz. Peygamber (s.a.v.) bu devletin ilk başkanı oldu. Yahudilerle yapmış olduğu sözleşme, kendisinin Medine’de kurulan ilk İslâm devletinin reisi sıfatıyla bizzat kullandığı siyasî egemenliğin (hâkimiyyet) tezahüründen başka bir şey değildir. Ardından dahilî cepheyi birleştirmeyi arzuladı ve ilk olarak Muhacirler ile Ensar arasında “kardeşlik” kurdu. Öyle ki, bu kardeşlik sözleşmesiyle Muhacir ve Ensar, hükümleri iptal edilinceye kadar birbirlerine vâris oluyorlardı. (8)

7. Devlet Unsurlarının Tamamı İlk İslâm Devletinde Mevcuttu

Devlet, yeni hukuk anlayışına göre, ‘manevî şahsiyeti olan, hakimiyet sahibi, belirli bir nizamı ( anayasa) olan, sınırlı bir ülkeye sahip fertlerden kurulu bir topluluktur.’ Şeklinde tanımlanır. (9) Bu tarifte beliren devlet unsurları:

1. Fertlerden kurulu topluluk,

2. Belirli bir statü ve buna saygı,

3. Sınırlı bir ülkede ikamet,

4. Hakimiyete sahip olma,

5. Manevî şahsiyettir. (10)

Bu unsurlar, Hz. Peygamber (s.a.v.)’in Medine’de kurduğu ilk İslâm devletinde bütünüyle mevcuttu. Ensar ve Mühacirlerden meydana gelen ilk Müslümanlar insan topluluğu, bu topluluğun saygı duyduğu nizam, kaide ve hükümleriyle İslâm hukuku, ikamet ettiği ülke Medine idi. Sahip olduğu hâkimiyeti ise, devlet işlerinin idaresinde ve amme menfaatlerinde başkan sıfatıyla Hz. Peygamber (s.a.v.) kullanıyordu. Topluluğun manevî şahsiyetine gelince gayet açıktı. Çünkü Hz. Peygamber (s.a.v.)’in devlet başkanı sıfatıyla akdettiği anlaşma ve antlaşmalar şahsı ile ilgili olmayıp manevî şahsiyetin varlığına dayanıyordu. Bu ise doğrudan doğruya devletin manevî şahsiyetiydi.

8. Hz. Peygamberin Şahsında İdare ve Peygamberlik Sıfatlarının Birleşmesi

Medine’de ilk İslâm devletinin kurulması ile Yüce Peygamberin şahsında şu sıfatlar toplanmış oldu: Allah (c.c.)’tan aldığı emirleri tebliğ etmek (Nübüvvet sıfatı), İslâm devletinin büyük reisliği sıfatı, insanlar arasında adaleti tevzi etmek (yargı sıfatı). Böylece şahsında, kutsal görevine bağlı olarak “kaza” (yargı) kuvveti ile yürütme kuvveti birleşmiş oldu.

İslâm Hukukçuları, Peygamber (s.a.v.)’in bu üç sıfatı taşıdığını fark etmişler ve şu ya da bu sıfatı göz önüne alarak, söz veya davranışlarına ona göre hüküm isnad etmişler ve demişler ki: Peygamberlik sıfatı ile kendisinden sadır olan şey umumî bir hüküm ve cemiyetin uymak mecburiyetinde olduğu lüzumlu bir kanundur. Devlet başkanı sıfatıyla yapmış oldukları kendisine mahsustur ve ancak onun izniyle yapılması caiz olur. Kadı (hâkim) sıfatıyla kendisinden sadır olan şey de, ancak kazaî bir hükümle yapılması caiz hale gelebilir.

Hukukçular Peygamberin, hâkimlik, başkanlık ve elçilik sıfatları üzerindeki anlaşmazlıkları oranında, kendisine bağlanan konularda ihtilâfa düşmüşlerdir. Birinin elçilik sıfatına izafe ettiğini, diğeri hâkimlik ya da başkanlık (İdarecilik) sıfatına bağlanmış ve öylece hüküm vermeye çalışmıştır. Meselâ bu ihtilâflardan biri ölü, (yani yararlanılamayacak durumda olan ) bir toprağı çalıştırıp diriltmek konusundadır: Böyle bir toprağı çalıştıran kimsenin, dirilttiği toprağa sahip olması için İmam (başkan)’ın izni şart mıdır, değil midir? Hepsinin dayanağı bir Hadîs-i Şeriftir: “Kim ki ölü bir toprağı diriltirse, o toprak kendisinindir.” Ancak, bu hadisin Peygamber (s.a.v.)’in hangi sıfatına bağlanacağı aralarında tartışma konusu olmuştur. Bir kısmı hadisin kendisinden Peygamberlik sıfatıyla sadır olduğunu kabul etmiştir ki buna göre: Devlet başkanı izin versin veya vermesin, toprağı işletmek herkesin hakkıdır. Şafiî ve Malikî mezhebi bu görüştedir. Bir kısmı devlet başkanlığı sıfatıyla yapılmış bir tasarruf olduğunu, dolayısıyla ölü toprağı işleten kimsenin, o toprağa malik olması için başkanın izninin olması şart olduğunu savunmuşlardır: Bu da İmam Ebu Hanîfe (r.a.) mezhebinin görüşüdür.

Buna benzer bir ihtilâf da, Peygamber (s.a.v.)’in Ebu Süfyan’ın karısı Hind’e söylediği söz üzerindedir: “Normal olarak, kendin ve çocuğun için Ebu Süfyan’ın malından yetecek kadar al!” Bir grup alim bu sözü Peygamberliğe bağlı bir tasarruf sayar. Buna göre: Bir şeye hak kazanan kimse hakkını, (başkasının malındaki hakkını) davalının haberi olmaksızın malından alabilir. Şafiî mezhebinin görüşü bu merkezdedir. Diğer bir grup bu sözün Peygamber (s.a.v.)’in kazaî (hüküm vermekle ilgili) bir tasarrufu olduğu kanısındadır. Bunlara göre borçludan hakkını alması için yeterli bir sebep olsa da, hâkimin hükmü olmaksızın, hak sahibinin hakkını alması doğru değildir. (11)

9. Dârül-İslâm, Fakihlerin Istilâhında ‘İslâm Devleti’ Demektir

İslâm Hukukçuları İslâm devletini ‘Dâr-ül İslâm’ diye adlandırmışlardı. Bu isim modern hukuk lügatındaki ‘Devlet’ teriminin taşıdığı anlamı tamamen kapsar ki Dâr-ül İslâm’ın yapılan tanımlarından açıkça anlaşılmaktadır. Her ne kadar tarifler devlet unsurlarının hepsini zikreder özellikte değilse de, ifade ettikleri ihmal ettiklerini de içine almaktadır. Örneğin tariflerinden biri şudur: “Dâr-ül İslâm, Müslümanların eli altında bulunan yere verilen isimdir.” Bu tanım, ülke ve hâkimiyyet unsurlarını açık olarak zikretmekte; Nizam (statü) ve yerleşiklik (meskuniyet) gibi devletin diğer elemanlarını zımmen ifade etmektedir. Çünkü idareci durumunda oldukları zaman İslâm Hukukunu uygulamaları Müslümanlara farzdır. Diğer bir tanıma göre : “Dâr-ül İslâm, İslâm prensiplerinin Müslümanların hüküm ve kuvvetiyle korunduğu müessesedir.” Burada da, devlet statüsü ve hakimiyet açıkça belirtilmekte, ülke ve yerleşiklik unsurları zımnen anlaşılmaktadır. Bununla beraber yerleşme unsurunun, vatandaşları Müslümanların teşkil etmesi şeklinde anlaşılmaması gerekir. Vatandaşların bir kısmı gayr-i müslim olabilir. Bunun içindir ki fâkihler ‘zimmî’lerin (gayr-i müslim vatandaş) Dâr-ül İslâm halkından olduğunu açık olarak belirtmişlerdir. Zaten halkın tamamını Müslümanların teşkil etmesi şart değildir. Şart olan, İslâm Hukukunu uygulamak için idarecilerin Müslümanlardan olmasıdır. İmam Şafiî’nin şu sözü de bu görüşü teyid eder: Dâr-ül İslâm’da Müslümanların bulunması şart değildir. Sadece başkan ve idarecilerin Müslüman olması kâfidir.’(12)

10. İslâm Devletinin Karakteri ve Amaçları:

İslâm devleti, temeli İslâm inancı üzerine kurulan fikrî bir devlettir. Şu halde o ne coğrafik sınırlarla çevrili bir devlet; ne de renk, cins ve kavim sınırlarına mahkûm ırkçı bir devlettir. Bu devlet, İslâm inancının ulaşabildiği noktalara kadar uzanıp dayanan bir fikir devletidir. Ülke, cins, renk ve kavim esaslarına bağlı imtiyazlara kendi sınırları içerisinde yeri yoktur. İslâm devletinin bu karakteri kendisine çeşitli milletleri ve cinsleri içine alan evrensel bir devlet olma niteliğini kazandırıyor. İslâm inancını benimseyen herkes için bu devletin vatandaşı olmak mümkündür.

İslâm, hiç kimseyi bu inancı kabule zorlamadığı gibi, kabul etmeyenlere de hiçbir güçlük çıkarmaz. Müslüman olsun olmasın, İslâm nizamının gölgesinde yaşayabilir; yine vatandaşı olur, vatandaşlık haklarını ve sorumluluklarını alır ve devletin baskısından uzak kendi inancında devam edebilir.

Böyle bir devletin amaçlarına gelince, bunu karakterinden çıkarıp ortaya koymak mümkündür: İslâm temeli üzerine kurulu bir fikir devleti olarak kaldıkça, amaçlarının bizzat İslâm amaçları olacağı tabiidir. Sonra bu amaçları güvenliğin sağlanması, huzurun temini, hayat sigortası ve düşmana karşı savunma gibi hedeflerle sınırlandırılamaz. Bunların ötesinde devlet işlerinin bütününde İslâm hükümlerini uygulamak, İslâm çağrısını yaymak için her tarafa uzanmak amaçlarını taşır. Şüphesiz ki, fertlere ibadet kolaylığını, İslâm nizamına uygun yaşama imkânını sağlamak, bunun dışına sürükleyen etkenleri kaldırmak, ekonomik ve sosyal ilkeleriyle çelişen, İslâm’a zarar getiren ne varsa hepsini yok etmek de devletin görevi, yani amacıdır. Kur’an’da Hac sûresinin 41. âyeti bunu açıklar: “Onlar (o müminlerdir ki) eğer kendilerine yeryüzünde bir iktidar mevkii verirsek dosdoğru namazı kılarlar, zekâtı verirler, iyiliği emrederler, kötülükten vazgeçirmeye çalışırlar. Bütün işlerin akibeti (nihayet) Allah’a (varacak)’dır.” Namazın kılınması Allah (c.c.)’a ibadette ferde imkân hazırlamaya; iyiyi emir, kötüyü nehiy ise İslâm Hukukuna göre yaşamayı temin etmeye ve bütün devlet işlerinde İslâm hükümlerini tatbik etmeye işaret eder.

İslâm devletinin amaçları işte bunlardır. Böylece İslâm devleti kendisini tamamen, Allah (c.c.)’ın gösterdiği yolda toplumun ve bireyin yararına vermiştir.

---------------------------------------

(1) En’am Sûresi, 38.

(2) Es-Siyasetü’-Şeriyye, s. 172-173

(3) Zâriyat Sûresi, 56.

(4) Nisa Sûresi, 97.

(5) İbn Kesir Tefsiri, c. 1, s. 542

(6) Hadid Sûresi, 25.

(7) İbni Hişam Siyeri, c. 2, s. 119.

(8) İbni Kesir, El- Bidaye ve’n-Nihaye, c. 3, s. 224

(9) Dr. Mustafa Kâmil, Şerhü’l-Kanunü’d-Düstûrî, s. 25.

(10) Dr. Mustafa Kâmil, Aynı eser, s. 26.

(11) El-Faruk, Karafî, c. 1, s. 207- 208.

(12) Fethü’ll-Aziz, c. 8, s. 15.