Günümüzde Cihad
Ondördüncü Bölüm
GÜNÜMÜZDE CİHAD
Cihadın sözlük ve terim anlamları, muhtelif âyet ve hadislerin çerçevelediği boyutları, ayrıca Hz. Peygamber (s.a.v.)’in cihatla ilgili söz ve uygulamaları konusunda önceki bölümlerde verilen bilgiler dikkate alındığında bu faaliyetin sadece Müslüman olmayan insanlarla savaşmaktan ibaret olmadığı açıkça görülür. Ahd-i Atîk, Ahd-i Cedîd ve Kur’an-ı Kerim’de mücadelelerine yer verilen, kısas-ı enbiya (Peygamberler tarihi) türündeki eserlerde hayat hikâyeleri anlatılan geçmiş peygamberler (a.s.)’in birçoğunun fiilen savaşmadığı bilinmektedir. Buna rağmen onların, ‘Hakk’ı üstün ve hâkim kılmak için gayret sarf etme’ anlamına gelen cihat görevini fiilen yerine getirdiklerinde hiç şüphe yoktur. Kur’an-ı Kerim’de savaşa izin verildiğini ifade eden ilk âyet Medine’de nazil olan sûreler arasında yer almaktadır.[i] Halbuki Mekkî sûreler içinde de gerek Hz. Peygamber (s.a.v.)’e ve gerekse diğer Müslümanlara Allah (c.c.) yolunda gayret göstermelerini, güçlüklere göğüs germelerini, kâfirlere boyun eğmeden Kur’an-ı Kerim’e dayanarak onlara karşı ‘büyük bir mücadele’ (cihad-ı kebîr) vermelerini emreden âyetlerin ve hadis-i şeriflerin mealleri yukarıdaki bölümlerde açıklamalarıyla verildi.[ii]
Cihadın savaş şekline izin veren âyetin Hz. Peygamber (s.a.v.)’in hicreti sırasında veya bundan kısa bir müddet sonra indiği genel kabul gören bir görüştür. Ancak tarihçi İbn Hişam bu tarihi biraz daha eskiye, İkinci Akabe Biati’ne kadar götürmekte, bundan önce Hz. Peygamber (s.a.v.)’e ve Müslümanlara, maruz kalacakları bütün olumsuz davranışlar karşısında Allah (c.c.)’a dua etmeleri, işkencelere sabır göstermeleri ve kaba hareketlere hoşgörü ile mukabele etmeleri yönünde tavsiyelerde bulunulduğunu kaydetmektedir. Şüphe yok ki Rasûlullah (s.a.v.)’ın ve ilk Müslümanların bu davranışları da cihat niteliği taşıyordu. Hac sûresinin 39. âyeti, Müslümanların zulme maruz kalmış, haksız yere yurtlarından çıkarılmış ve tevhit inancını terk etmeleri için işkenceye tâbi tutulmuş olmaları halinde savaşa izin vermektedir. Nitekim fitne ortadan kalkıncaya kadar Müslüman olmayan unsurlarla savaşmayı emreden âyetteki[iii] ‘fitne’ kelimesi de ‘mümini tevhit inancından vazgeçirme eylemi’ olarak tefsir edilmiştir. Cihadın terk edilmesi halinde yeryüzünde bir fitne, büyük bir fesat baş göstereceğini ifade eden âyetteki[iv] fitne ve fesattan maksat da başta tevhit inancı olmak üzere ilâhî hükümlerin ve insan haklarının çiğnenmesi olmalıdır.
Birçok âyet-i kerime Müslümanları, peygamberler tarihinde önemli bir yeri olan Hz. İbrahim (a.s.)’in yolunu takip eden ‘seçkin ve en hayırlı ümmet’ olarak niteler. Çünkü onlar bütün güçlüklere rağmen iman yolundan ayrılmazlar; dinî tutum açısından aşırılıktan kaçınırlar; iyiliğe çağırıp kötülüğü önlemeye
çalışırlar.[v]
Kur’an-ı Kerim’in Müslüman milletler için belirlediği bu makam ve onlara yüklediği bu görev, vahiy ve peygamberler tarihinin seyriyle de paralellik arz etmektedir. Çünkü Hz. İsâ (a.s.) haricinde Hz. Muhammed (s.a.v.)’den önceki peygamberlerin tebliğleri hem belirli bir zaman, mekân ve insan topluluğuyla sınırlı kalmış, hem de bu tebliğler gereği gibi korunamamıştır. Belli (seçkin) bir ırkın dini şeklinde telakki edilen Yahudilik’le birlikte Hıristiyanlığın da orijinal vahiyleri eksiksiz ve yanlışsız olarak sonraki zamanlara intikal etmemiştir. Müslümanlık’ta ise son ilâhî vahiy ilk günden itibaren hem yazıya geçirilmiş hem de hafızalarda korunmuş ve böylece günümüze noksansız aktarılmıştır. Buna göre son vahiy Kur’an, son din de İslâm’dır ve bu dinde nihaî ifadesini bulan ilâhî gerçekleri insanlığa duyurmak, tarihteki bütün peygamberlerin mücadelelerini sürdüren bir çaba yani bir cihattır. Nitekim geniş boyutları ile cihat faaliyetlerinde bulunan Müslümanlar bu görevi, Hz. Muhammed (s.a.v.) başta olmak üzere bütün peygamberler (a.s.)’in bir misyonu olarak ifa ettiklerine inanırlar. Kur’an-ı Kerim’de Hz. Muhammed (s.a.v.)’in vahyi ile geçmiş peygamberlerin vahiyleri, O’nun mücadelesiyle eskilerin mücadeleleri arasında sık sık bağlantı kurulması da bu gerçeğin açık bir delilini oluşturur.
İslâm’da ifadesini bulan bütün cepheleriyle ilâhî mesajı insanlığa duyurma amacını güden, bu sebeple de her devirde canlı tutulması zorunlu olan cihat faaliyetinin günümüz şartlarında hangi metotlarla yürütülmesi icap ettiği, üzerinde durulması gereken bir konudur. Cihadın tabiî ve kalıcı yöntemlerini manevî ve maddî olmak üzere ikiye ayırmak mümkündür. Her iki yöntemi de bir arada zikreden Nahl süresindeki davet âyeti önce manevî nitelikteki hikmeti ve güzel öğüdü, sonra da en güzel metotla olmak şartıyla maddî ve bedenî mücadele faktörünü önerir. “De ki, işte benim yolum; ben de bana bağlı olanlar da bilinçle ve basiretle Allah (c.c.)’a davet etmekteyiz.”[vi] ve “De ki, ben size tek şeyi öğütlemekteyim: Topluluk veya fert halinde Allah (c.c.)’ın huzurunda durup derin derin düşünmenizi...’[vii] Mealindeki âyetler manevî yöntemi hem açıklamakta hem de desteklemektedir. Silâhlı savaşın da dâhil olduğu ve ilgili âyetlerde olabildiğince güzel bir şekilde yürütülmesi istenen maddî nitelikteki yöntemin örnek sayılabilecek ilk uygulamaları Asr-ı saadetin daha çok Medine döneminde göze çarpmaktadır.
Geniş anlamıyla cihada ve davete ilişkin âyet ve hadislerle İslâm düşünce hareketlerinin tarihî gelişimi dikkate alındığında günümüz inanç ve fikir akımları, ideolojileri ve hâkimiyet emelleri karşısında cihadı yürütecek kişi ve zümrelerin öncelikle ilim ve imanla donanmaları gerektiği ortaya çıkar. Kur’an-ı Kerim, okumayı, Allah (c.c.) adına okuyup yazmayı ve bilinmesi gereken şeyleri öğrenmeyi emreden âyetlerle nazil olmaya başlamıştır.[viii] Sade bir Müslüman ve mümin olabilmek için İslâm’ın temel hükümlerini öğrenmekle yetinilebileceği halde İslâm’a davet görevini yürütecek mücahitler bilinçli ve basiretli olmak[ix] yani davasının dayandığı açık seçik delillere, doğrularla yanlışları kesin olarak ayırıp ortaya koyma imkânı veren bilgilere vâkıf olmak ve bunlara dayanarak faaliyetini sürdürmek zorundadır. Kur’an-ı Kerim’de Ehl-i kitabın bilerek ve şuurlu olarak doğrularla yanlışları birbirine karıştırdıklarını ifade eden âyetler, bir yandan Ehl-i kitabı bu haksız tutumundan dolayı itham ederken öte yandan Müslüman davetçilerin doğrular ve yanlışlar hakkında gerektiği şekilde bilgilenmelerini, bu suretle Ehl-i kitabın belirtilen taktikleri karşısında ilmî olarak hazırlıklı bulunmalarını isteyen bir uyarı niteliği taşımaktadır. Burada ayrıca dinin bir bütün olarak alınması gerektiği de vurgulanmaktadır. Zira ferdin, ailenin ve bütün kurumlarıyla toplumun hayatına yön verecek düzenlemeler getiren İslâm’ın bu düzenlemelerinde ayırım yapıldığı takdirde Müslümanlığın özelliğini kaybedeceği ve tahrife uğramış eski dinlerin durumuna düşeceği açıktır. Halbuki İslâmiyet bir daha yenilenmeyecek olan son ilâhî dindir.[x]
Kur’an-ı Kerim’de, başta tahrifçi Ehl-i kitap bilginleri olmak üzere dini yozlaştırmaya taraftar olan gruplara şöyle hitap edilir: “Kitabın bir kısmına inanıp bir kısmını inkâr mı ediyorsunuz? Şunu bilin ki içinizde böyle yapanların akıbeti dünya hayatında rezil olmaktan başka bir şey değildir. Kıyamet gününde ise onlar azabın en şiddetlisine maruz kalacaklardır.’[xi]
‘İ’lâ-yı kelimetullah’ için yapılan cihada katkıda bulunmanın diğer bir şartı dinin ortaya koyduğu inanç esaslarına iman etmek, İslâmiyet’in bütün dünyaya huzur ve mutluluk getirecek, bütün insanlığı karanlıklardan aydınlığa çıkaracak yegâne ve en mükemmel din olduğuna samimiyetle inanmaktır. Kur’an-ı Kerim’in, Hz. Muhammed (s.a.v.) ile ilk mücahitler olan diğer Müslümanların Allah (c.c.)’ın indirdiği gerçeklere, Allah (c.c.)’a ve diğer inanç esaslarına iman ettiklerini, “Duyduk ve itaat ettik” diyerek samimi inanç ve teslimiyetlerini gösterdiklerini bildiren âyeti[xii] dikkat çekicidir. Bu âyet, Hz. Peygamber (s.a.v.) ve arkadaşlarının davasını yürüttükleri dine önce kendilerinin inanıp bağlandıklarını, böylece davaları ile inançları arasında bir çelişki bulunmadığını göstermektedir. Öte yandan münafıkların pek çok âyette ağır ifadelerle suçlanmalarının sebebi de içine düştükleri bu çelişkidir. Kur’an-ı Kerim, samimî bir dindarlık halini alarak kişinin bütün benliğini saran imanın cihat azmini ve iradesini güçlendireceğine de işaret eder.[xiii] Ayrıca ilk dönem münafıklarının cihat hareketlerinde daima gevşeklik gösterdiklerine ilişkin âyetler, imanla ilgili tereddüt ve çelişkilerin cihat iradesini sarstığını ortaya koymaktadır. Din insanları dünya ve âhiret iyiliğine davet eden ilâhî bir kurum olduğuna göre, din davetçilerinin davet ettikleri ilkelerle yaşayışlarının uyumlu olması, iyinin canlı temsilcileri durumunda bulunmaları kaçınılmaz bir zarurettir. Kur’an’da Yahudi bilginlerinin insanlara iyiliği emrederken kendilerini unutmaları sorgulayıcı ve kınayıcı bir üslûpla dile getirilmekte ve böyle bir davranışın selim akılla bağdaşamayacağı ifade edilmektedir.[xiv]
Günümüz şartları içinde takip edilmesi gereken cihat yöntemlerini ekonomi, eğitim ve kültür, silahlı savaş ve siyasî cihat olmak üzere dört noktada incelemek mümkündür.
1. EKONOMİ SAVAŞI
Kur’an-ı Kerim’de, dış görünüşü itibariyle inançlı ve samimî görünen, fakat içinde Müslümanlara karşı şiddetli düşmanlık duyguları besleyen bir tipten söz edilirken bu tip insanların yetki ve imkânlara sahip olduklarında yeryüzünde tarımı ve nesli bozmak için çaba gösterecekleri ifade edilmektedir.[xv]
Bazı müfessirler bu âyetleri, nüzul (iniş) sebeplerini oluşturan Asr-ı saadet’te cereyan etmiş olaylarla sınırlamak istemişlerse de müfessirlerin çoğunluğuna göre âyetlerin mana ve muhtevası mutlak olup her dönem ve mekânın hak-batıl mücadelesini kapsamaktadır.[xvi]
Ekonomik savaş konusunda İslâmiyet bir taraftan faiz, karaborsacılık, rüşvet ve hırsızlık gibi haksız yollarla kazanç elde etmeyi yasaklamak, israfa karşı tedbirler getirip kanaatkârlığı teşvik etmek suretiyle Müslüman toplumu meşru bir ekonomik düzen içinde güçlendirmeyi amaçlamış, diğer taraftan askerî güç yanında ekonomik güce sahip olmanın da önemini çeşitli vesilelerle vurgulamıştır. Cihatla ilgili âyetlerin çokça yer aldığı Enfal sûresinde, Müslümanların ancak bir kısmından haberdar olabildiği, fakat Allah (c.c.) katında bilinen düşmanlar için caydırıcı nitelik taşıyacak kadar güç kazanma yolunda gayret sarf edilmesi emredilmiş ve Allah (c.c.) yolunda harcanacak şeylerin hiçbirinin zayi olmayacağı hatırlatılmıştır.
Tarihte ve günümüzde çıkan askerî savaşların büyük çoğunluğu ekonomik nedenlerdendir. Ekonomi savaşlarını kazananlar askerî savaşları da kazanmaktadırlar. Bunun için Müslümanlar yeryüzünde Hakk’ın hâkim olması ve batılın yok olması için gerekli ekonomik güce sahip olmalı ve kesintisiz olarak devam eden bu savaşı kazanmalıdırlar. Bu savaşı da kazanmanın yolu onun gereklerini yerine getirmekten geçer.
İslâm Ortak Pazarı Kurulmalıdır
20. Asırda Müslümanlar başta İngiliz olmak üzere, Fransız, Hollanda, İtalya, Rusların vs. sömürge idarelerinden kurtulmuş ve kendi bağımsız devletlerini kurmuşlardır. Halen dünya üzerinde 57 Müslüman devlet bulunmaktadır. Bunun dışında birçok devlette de Müslümanlar nüfusun büyük bir kısmını teşkil ediyor ve ekonominin de önemli bir bölümünü ellerinde tutuyorlar.
Günümüzde dünyanın çeşitli bölgelerinde bölgesel ekonomik işbirliği teşkilatları kurulduğu gibi Müslüman ülkeler ve toplumlar da kendi aralarında bir ortak Pazar kurmalı ve böylelikle güçlerini ve dayanışmalarını artırmalıdırlar. İşte ‘İslâm Ortak Pazarı’ düşüncesi ve bunun tatbikatı, şüphesiz ki, 21. Asırda Müslümanların iktisadî ve malî alanda ortaya koyacakları ve koymaları gerekli en büyük eser ve dünya çapında bir uygulama olacaktır. İçinde yaşadığımız asırda Müslümanların ortak bir iktisadi topluluk[xvii] kurmalarının gerekleri ve felsefesi konusunda şu noktaları belirtebiliriz:
1- Müslümanlar Arası Yardımlaşma
“İyilikte ve takvada yardımlaşınız”[xviii] Ayet-i kerimesini her Müslüman bilir ve bu onun için bir hayat felsefesidir. Ama bu yardımlaşmanın devletlerin iktisadî hayatlarındaki rolü ve karşılıklı olması gerektiği noktasında ise, gerektiği kadar durulmuyor. Bir diğer ifade ile çeşitli mal ve hizmetler sunan bir İslâm devletinden, diğer bir İslâm devletinin bunları satın alması, aynı zamanda o İslâm devletine bir yardım, yani ekonomisine bir destektir. Tabii ekonomisine destek olmak demek, o devletin halkının, yani Müslüman halkının da ekonomik ve sosyal durumuna destek olmak demektir.
Bu yapılmadığı takdirde, mal ve hizmet veren Müslüman devletler, gayr-i Müslim devletlerden ürünlerine müşteri bulacaklar, Müslüman devletler ise, aynı mal ve hizmeti gayr-i Müslim devletlerden satın alacaklardır. Böylece Müslüman devletlerarasında, İslâm’ın emrettiği kapsamlı yardımlaşma emri, iktisadi alanda gerçekleşmemiş olacaktır.
2- Müslüman Müslüman’ı Teşvik Edecektir
Müslüman devletlerarasında kurulacak bir ‘Ortak Pazar’, iyiliğe teşvik manasına da gelir. Çünkü Müslümanlar arası Ortak Pazar yardımlaşma manasına gelince, Müslüman devletler, belirli türden mal ve hizmet üreten diğer Müslüman devletlerden bunları satın alınca[xix], onları bu hayırlı işlere, yani çalışma, üretime vb. teşvik ediyor, demektir. Ticaretin İslâm dinindeki yerinin ne kadar önemli olduğunu bilmeyen hemen hemen yoktur.
3- İslâm Düşmanlarını Desteklemek Nasıl Olur?
Tabii bu düşüncelerin aksi bir tatbikat yerleşirse ki maalesef yerleşmek üzeredir, Müslümanlar olarak, gayr-i Müslim olup da İslâm düşmanı olan devletleri desteklemiş olacağız. Çünkü milyarlarca dolarlık bir meblağın onların ekonomilerine akması demek, onların fabrikaların ve bu fabrikalarda çok sayıda insanın daha senelerce aktif vaziyette çalışması demektir. Müslümanlar işsiz kalırken onlar iş ve kazanç sahibi olacaklardır. Aynı zamanda bu paraların, ilerde Müslümanlar aleyhinde kullanılması ihtimali de vardır. Gerçekten de uygulamada, bazen değil çoğu defa, gayr-i Müslim devletlerin zenginleri, şirketleri imkânlarını, daha çok kendileri gibi gayr-i Müslim devletlere ve onların halkına yardım ve dahası Müslümanların iktisadi başarısızlığı için kullanmaktadırlar. Böylece, Müslümanların, paralarıyla onları zengin etmeleri gibi oldukça garip bir durum ortaya çıkmış oluyor: Yani, Müslümanlar, Müslümanlığa düşman olanları desteklemiş oluyorlar.
İşte bu sonuçtan ciddi olarak ürkmek ve kaçınmak gerekir. Müslümanlar arasındaki Ortak Pazar böyle bir kötü neticenin ortaya çıkmasına engel olacaktır.
4- İhtiyaçlara Göre Kaliteli Mal ve Hizmet Arzı
Belirtilmesi gereken bir diğer nokta da şudur: Müslümanlar, diğer Müslüman devletlerin halkının ihtiyaç duydukları ve dış pazarlardan satın aldıkları mal ve hizmetlere uygun standartta ve kalitede mal ve hizmet arz etmelidirler. Ancak bu takdirdedir ki, Müslüman devletler, gayr-i Müslim devletlerden bu ihtiyaçlarını temin etmek yoluna gitmezler. Tabii ki mal ve hizmetlerin milletlerarası standartlara uygun ve fiyatları da rekabete elverişli olması da gerekir.
5- İslâm Dünyası Kendine Yeten Bir Dünyadır
Bugün dünyada 57 İslâm devleti var ve nüfusları 2 Milyara yakın tahmin ediliyor. Bu devletlerin bulundukları coğrafi bölge ve yaşama şartları, dünyanın en uygun bölgeleridir. Her türlü tarıma elverişli, çeşitli madenlerle dolu, güzel iklimleri, ormanları, nehirleri ve denizleri ile dünyanın hiçbir coğrafyasında yer almayan imkânlarla doludur. Mesela bunlardan sadece Türkiye, sebze ve meyvesi ile hububat, yün ve pamuğu ile ithalata ihtiyaç duymayacak, nadir birkaç devletten biridir.
Türkiye’de bulunmayan ve ihtiyaç duyulan diğer mal ve hizmetler ise, diğer İslâm devletlerinde mevcut bulunmaktadır.
Kısacası, İslâm Dünyası, ihtiyaç duyduğu ana mal ve hizmetleri, karşılıklı ticaret ile birbirlerinden temin edebilirler. Pahalı sanayi mallarını ise ülkelerinde mevcut, ama Almanya ve Japonya gibi ileri sanayi devletlerinde bulunmayan petrol, buğday gibi malların mübadelesi ile de giderebilirler.
Kendine yeten İslâm Dünyası’, aynı zamanda iklim bakımından da, yaşanması en kolay iklim şartlarına sahip bulunmaktadır. Bütün bunlar Müslümanların hadsiz şükürlerini gerektiren rahmet hazineleridir. Ve Müslümanların yazlık ve kışlık tatillerini geçirebilecekleri uygun iklimlerdir. Eksik olan ise, bu coğrafyada dünya standartlarına uygun tesisler, Müslüman devletlerarası ekonomik işbirliğidir.
6- İSEDAK Toplantıları
İstanbul’da birkaç defa gerçekleştirilen İslâm Devletleri İktisadi ve Ticari Münasebetleri Daimi Komitesi (İSEDAK)’nin toplantısı, İslâm Ortak Pazarı düşüncesini tekrar gündeme getirmektedir. Bu düşünce etrafındaki yorumlar da artık gittikçe artan bir yoğunlukla bütün İslâm dünyasında tartışılmaktadır.
İslâm ortak pazarı düşüncesi, Müslüman âlimlerin ve devlet idarecilerinin öteden beri üzerinde konuştukları bir konudur ve iktisadî bir İslâmî hedeftir. Bu hedefe ulaşmak için, son 20 yıl içinde birçok adım atılmış bulunuyor. İslâm Kalkınma Bankası’nın kuruluşu bunlardan biridir. İslâm Kalkınma Bankası’nın organize ettiği bazı yan faaliyetler de, Müslüman devletlerarasında müşterek bir pazarın kurulması yollarını açıyor. Mesela ‘İSEDAK Teşkilatı’ veya ‘İslâm Dinarı’ adıyla bir para biriminin kabul edilmesi ve Müslüman devletler arasındaki dış ticaretin geliştirilmesi maksadıyla alınan bazı tedbirler gibi.
1990 Yılındaki Körfez Krizi’nin yan neticelerinden biri de, Müslüman devletler arasındaki dayanışma zaruretinin anlaşılmasıdır. İslâm dininin prensiplerine uygun hareket edildiği takdirde, Müslüman devletlerarasındaki ihtilafların azalacağı, yabancı devletlerin müdahalesine zemin olmayacağı ve Müslümanların problemlerinin ancak Müslüman devletlerce tam manasıyla anlaşılabileceği hakikati, devlet idarecilerimize artık açıkça görülmüş bulunuyor.
Gerçi, Müslüman devletler arasında ‘zengin-fakir’ farkı hala büyük oranda devam etmektedir: Bir tarafta, yıllık 25.000 Dolar kişi başına düşen milli gelire sahip devletler (körfez Arap devletleri), diğer tarafta ise yıllık 100 dolarlık gelire sahip Müslüman devlet (Bangladeş gibi) bulunuyor. Ama, körfez krizi, ‘ittihad’ ve ‘tesanüd’ün, zenginliklerden daha etkili olduğunu ortaya koymuş bulunuyor. Çünkü dünyanın en zengin devletlerinden biri olan, aynı zamanda İslâm Dünyası’nın da en zenginlerinden biri olan, Körfezdeki Kuveyt’in para birimi, 1990 krizi esnasında bir gün içinde değerini kaybetti, milletlerarası pazarlarda alıcı bulamadı, Kuveytli vatandaşlar ve ellerinde Kuveyt dinarı bulunduranlar, bir gün içinde ‘fakir’ oldular! Halbuki bir gün önce, Kuveyt dinarının değeri 3.75 Dolar idi. Ama savaştan sonra durum eski haline geri dönmüş bulunuyor.
İslâm Ortak Pazarı’na doğru atılan adımlar olumlu sonuçlarını vermeye başladı ve devam edecektir. Ancak şu da var ki, Müslüman devlet idarecileri arasında, yersiz rekabet, tahakküm meyli ve İslâmî dayanışma duygusundan yoksun kimselerin bencil hareketleri, İslâmî bir havanın Müslümanlar arasında gelişmesini geciktiriyor.
Yavaş ilerlemesine rağmen, ‘İslâm Ortak Pazarı’ düşüncesinin bir gün tahakkuk edeceğine, Müslüman devlet idarecilerinin de artık iyice inandıkları müşahade edilmektedir. Müslüman devletler arasındaki ticarî, siyasî ve kültürel mahiyetteki toplantılarda, devlet adamlarının ve hatta başkanlarının ifadelerinden, iktisadî sahada Müslümanların ortak faaliyetlere alıştıkları ve alışmaya hazır oldukları anlaşılmaktadır.
Sonuç:
İslâm ülkeleri arasında etkili bir Ortak Pazar kurulması konusunda yukarıda arz ettiğimiz kısa açıklamalarımızdan şu sonuçlar ortaya çıkmaktadır:
1- Müslümanlar arasında ortak Pazar kurulması hem bir ihtiyaç, hem de bir zorunluluktur. Bu ihtiyaç ve zorunluluk, İslâm dininin temel felsefesinden ortaya çıktığı gibi, asrımızda Müslümanların yükselmesine en büyük sebebin, maddî olarak ilerlemesine de bağlı olduğu içindir.[xx]
2- İslâm Ortak Pazarı kurulması için bazı ön adımlar atılmıştır. Bunlardan biri biraz aşağıda bahsedeceğimiz ‘İslâm Dinarı’ adlı bir para biriminin kabul edilmesidir. Bu para birimi hızlı bir şekilde bütün İslâm dünyasında kullanılmaya başlamalı ve ülkeler arasındaki bütün ticaret bununla yapılmalıdır. Bu para biriminin İslâm dünyası dışında da kullanılması ve dünya çapında geçerli bir para birimi olması sağlanmalıdır. Nitekim Avrupa ülkeleri birleşip bir ortak para birimini yani EURO’yu çıkarıp onu kullandıkları gibi Uzakdoğu ülkeleri de bu yönde hazırlık yapmaktadırlar. Dolayısıyla vakit geçirilmeden gerekli adımlar hızla atılmalıdır. Her bir adım bir sonrakinin temeli olduğu için, Müslüman devlet idarecileri çok teenni (acele etmeden, düşünerek) ile hareket etmelidirler.
3- İslâm Ortak Pazarının başarılı olması için dünya gerçekleri de dikkate alınmalıdır.
4-İslâm Ortak Pazarı, duygusal değil, aklî ve fikrî bir konudur.
5-İslâm Ortak Pazarı kurulurken, zengin Müslüman devletleri, bu teşebbüsten fakir devletlerin lehine olduğu için uzak durmamalı, fakir devletler ise, İslâm Ortak Pazarı yolu ile zengin Müslüman devletlerin paralarının kendilerine akacağı ve bu yol ile zengin olacakları zihniyeti ile hareket etmemelidirler.
İslâm Ortak Pazarı Müslümanlara ve Müslüman devletlere yeni ufuklar açacak, onların güçlenmelerini ve bu gücü de mal ile yapılan cihatta kullanacaklardır. İnşallah.[xxi]
7- Kalkınmakta Olan 8 Ülke (D–8)
Kalkınmakta olan 8 İslâm Ülkesinin Devlet ve Hükümet başkanları 15 Haziran 1997 Günü İstanbul’da bir araya gelerek D-8’in kuruluşunu resmen ilan ettiler. Bu ülkeler Türkiye, İran, Pakistan, Bangladeş, Malezya, Endonezya, Mısır ve Nijerya’dır. D-8 üyelerinin tamamı aynı zamanda İslâm Konferansı Örgütü’nün de üyeleridir. D-8 üyeleri, tabii kaynakları, kalabalık nüfusları ve potansiyel pazarlarından ötürü kendi bölgelerinde önemli konum arz etmektedirler.
D-8 girişiminin başlatılmasındaki amaç, büyük bir ekonomik potansiyeli, çeşitli kaynakları, geniş bir nüfus ve coğrafî alanı temsil eden bu 8 İslâm ülkesi arasında ticaret ilişkilerinde yeni fırsatlar hazırlamak ve çeşitlendirmek, uluslararası düzeyde karar alma sürecine katılımı artırmak, daha iyi hayat şartları sağlamak, somut ortak projeler etrafında ekonomik işbirliğini geliştirmek ve gelişmekte olan ülkelerin dünya ekonomisindeki durumlarını güçlendirmektir. D-8, üye ülkelerin bölgesel ve uluslararası örgütlere üyeliklerinden kaynaklanan ikili ve çok taraflı taahhütleri üzerinde olumsuz etkisi olmayan bir kurumdur.
D-8 grubunun zirve toplantıları, üyelerin devlet veya hükümet başkanlarının katılımıyla iki yılda bir kez düzenlenmektedir. 15 Haziran 1997’da İstanbul’da gerçekleştirilen ilk zirvede, faaliyetlerin koordinasyonu sektörlere göre üye ülkelere paylaştırılmıştır. Bu kapsamda sanayi ve sağlık sektörleri Türkiye'ye; ticaret sektörü Mısır'a; kırsal kalkınma Bangladeş'e; insan kaynaklarının geliştirilmesi Endonezya'ya; telekomünikasyon ve teknoloji sektörleri İran'a; finans, bankacılık ve özelleştirme Malezya'ya; enerji sektörü Nijerya'ya ve tarım sektörü Pakistan'a verilmiştir. D-8 Zirve Toplantıları, kararlaştırıldığı üzere günümüze dek düzenli olarak toplanmış ve kuruluş hedeflerini takip ederek birçok önemli karara ve projeye imza atmıştır. D-8 ülkelerinin işbirliği anlamında gerçekleştirdikleri en önemli girişimlerden biri 14 Mayıs 2006’da Endonezya’daki 5. Zirve’de imzalanan ‘Tercihli Ticaret Anlaşması’dır. Bu anlaşmayla belirli ürünler üzerindeki gümrük vergileri azaltılarak serbest ticaretin önündeki engellerin aşamalarla en aza indirgenmesi amaçlanmaktadır.
İşte bütün dünyada ülkeler kendi ürünlerini pazarlama, ihtiyaçlarını en uygun şekilde temin etme ve insanlarının refah seviyelerini yükseltme yönünde sürekli çalışır ve kendi çıkarlarını ön planda tutarken İslâm dünyasının da elbette aynı çalışmaları yapması ve kaynaklarını halkları yararına değerlendirmesi gerekir. Yapılan bütün bu çalışmalar dünyada süregelen ekonomi savaşının gerekleridir. Bunu yapamayan ülke ve toplumlar çağdaşlarından geri kalacak ve onların sömürge alanları olacaklardır.
2. KÜLTÜR SAVAŞI
İslâm dinindeki bütün emir ve yasaklar yeryüzünün halifesi kabul edilen insanın korunması, geliştirilmesi ve yüceltilmesini hedef almıştır. Bu sebeple İslâmiyet’in batıla karşı Hakk’ı ayakta tutma ve güçlendirme savaşında insan neslinin korunması ve sağlıklı geliştirilmesine çok önem verdiği görülür. Kur’an-ı Kerim’de bozguncu güçlerin insan neslini tahrip etmeye yönelik faaliyetlerine dikkat çekilmiş ve gençlerin bu yıkıcı faaliyetlerden korunmasına yönelik emir ve tavsiyeler, çocuğun ana rahminde teşekkülünden itibaren insanın ölümüne kadar uzanan bütün safhaları kapsamıştır. Kur’an’da fiilî savaş için kullanılan ‘nefr’ (hücum etmek) kelimesi, din ilimlerinde uzmanlaşmak ve ülke insanının kültürel gelişmesine katkıda bulunmak amacıyla sürdürülecek ilmî çalışmalar için de kullanılmış ve her eli kılıç tutanın cephe savaşına çıkmayıp bazılarının kendilerini kültür savaşına vakfetmelerinin gereği üzerinde önemle durulmuştur.[xxii] Çağımızın kitleler arası etkileşim ve mücadele metotları içinde kültürün ilk sırada yer aldığı muhakkaktır. Bundan dolayı günümüzde cihadın, geçmişte olduğundan daha fazla cephe savaşından ekonomi ve kültür mücadelesi alanlarına kaydırılması zarureti doğmuştur.
Kültür emperyalizmi, bir devletin diğer devletin ülkesindeki insanlarını, kendi kültürünün egemenliği altına almasıdır. Bunun en açık ve en çok görülen şekli, kendi dilini onlara öğretmesi, hatta onları o dili öğrenmeye mecbur tutmasıdır.
Bunun tipik örneği, İngiliz ve Fransız siyasî emperyalistlerinin işgal ettikleri ülkelerde, askerî işgalini tamamladıktan sonra, kültürünü ve dilini işgal altına aldığı devletin vatandaşlarına zorla öğretmesidir.
[1] Hac sûresi, 22/39.
[2] Nahl sûresi, 16/110; Furkân sûresi, 25/ 52; AnkEbut sûresi, 29/69.
[3] Bakara 2/193.
[4] Enfâl sûresi, 8/73.
[5] Bakara sûresi, 2/43; Âl-i İmrân sûresi, 3/110; Hac sûresi, 22/78.
[6] Yûsuf sûresi, 12/108.
[7] Sebe sûresi, 34/46;
[8] Alak sûresi, 96/1-5.
[9] Yûsuf sûresi, 12/108.
[10] TDV İslâm Ansiklopedisi.
[11] Bakara sûresi, 2/85.
[12] Bakara sûresi, 2/285.
[13] Âl-i İmrân sûresi, 3/173.
[14] Bakara sûresi, 2/44.
[15] Bakara sûresi, 2/204-205.
[16] Tefsir-i Kebir, F. Razi, V, 214-218.
[17] Önceleri ‘Ortak Pazar’ veya ‘AET’ Avrupa Ekonomik Topluluğu’dediğimiz kuruluş şimdi AB (Avrupa Birliği) halini almıştır.
[18] Mâide sûresi, 5/2.
[19] Bundan yaklaşık 100 sene önce ifade edilen şu cümleye bkz.: “Siz Avusturya’ya güya boykot yapıyorsunuz. Hem onun yolladığı kalpakları giyiyorsunuz. Ben ise bütün Avrupa’ya boykot yapıyorum, onun için memleketimin, maddi ve manevi mamulâtını giyiyorum” “… boykotlarla Avrupa’ya karşı harb-i iktisadî açmaya sebebiyet verdiğinden…” (Said Nursî, Divan-ı Harbi Örfi, Ahmed Ramiz’in Mukaddemesi ve 3. Cinayet).
[20] Said NURSî, Divan-ı Harbi Örfi,Yedinci Cinayet.
[21] Bugünkü İslâm Dünyası, S. Armağan.
[22] Tevbe sûresi, 9/122.