Wrongdoing / Offence
İSÂET
‘İsâet’, kötülük yapmak, fazilete aykırı hareket etmek, manevi sorumluluk gerektiren her türlü söz ve eylemde bulunmak demektir. [1]
İsaet’in İslâm ıstılahındaki ifadesi ‘münker’dir. Münker, tanınmayan, yabancı, akla aykırı, kötü demektir. Terim olarak bu kavram; İslâm dininin yasakladığı ve selim aklın çirkin gördüğü her şey demektir. Yine münker, İslâm'da yasaklanan haram ve mekruh fiilleri kapsamına alan bir deyimdir. İnkâr mastarından ism-i mef'ul olup; inkâr edilen, karşı çıkılan, reddedilen anlamlarına da gelir. Münker kelimesinin zıddı olan kelime maruftur. Marûf ise; ihsan, iyilik, aklın ve dinin hoş gördüğü şey demektir. Kur'an-ı Kerim'de münkerin daha kötü ve çirkin olan kısmı için fahşâ terimi kullanılır. Fahşâ; çirkinlikler, zina gibi şehvetle ilgili aşırı günahlar demektir. Türkçe’de fuhşiyât bu anlamı ifade eder. Bunlar insanların en çirkin halleridir.
Allah Teâlâ Kur'an-ı Kerim'de müminleri marufu emretmeye ve münkeri yasaklamaya çağırarak şöyle buyurur:”Sizden iyiliği emreden ve münkeri yasaklayan bir topluluk olsun. İşte onlar kurtuluşa erenlerdir.” [2]
İnsanları hem şer'an hem de aklen yasak olan münkerden nehyetmesi, müslümanın en önemli görevlerinden biridir. Bu görev yerine getirilmediği takdirde, yeryüzü fesada uğrar, tefrika çıkar ve tebliğ müessesesi zaafa uğrar. Allah Teâlâ münkerden yasaklama ve dolayısıyla marufu emretme görevini terk eden topluluğu alçaltır. Hayra davet (çağırma), dine ve dünyaya ait bir iyiliği içeren herhangi bir şeye davettir ki, birliğin ve İslâm'ın esasıdır. İyiliği emretmek ve kötülüğe engel olmak da bunun önemli bir kısımdır. İyiliği ve kötülüğü Allah (c.c.)’ın ipinden başka ölçü ile ölçmeye kalkmak, isteklere ve nefse ait arzulara uymaktır.
İnsanları hayra çağıran, iyiliği emredip kötülüğü yasaklayan bir cemaatin bulunması kaçınılmazdır. Bizzat Kur'an ayetinin ifadesiyle yeryüzünde, hayra çağıran iyiliği emreden kötülüğü nehyeden bir otoritenin bulunması da kaçınılmazdır. İslâm'ın bu sorunla ilgili düşüncesi budur.
Yaratılışı gereği bazı insanların şehvetleri ve ihtirasları, bazılarının maslahat ve çıkarları, bazılarının gurur ve kibirleriyle çarpışacağından hayra davet etmenin iyiliği emredip kötülüğü nehyetmenin o kadar kolay ve rahat olmayacağını görürüz. Çünkü insanlar arasında zorba diktatörler baskıcı egemenler, yükselmekten hoşlanmayan alçaklar, sıkıntıya gelemeyen zenginler, ciddiyetten uzak laubaliler, adaleti sevmeyen zalimler, doğruluktan hoşlanmayan sapıklar ve iyiliği reddedip kötülükten hoşlanan insanlar her zaman bulunur. Bu yüzden, hayr galip gelip, iyilik, iyilik olarak ve kötülük de kötülük olarak bilinmedikçe millet kurtulamayacağı gibi insanlık da kurtulamaz. Bu sebepten Allah (c.c.)'a inanan ve Allah (c.c.) için kardeşlik desteğine dayanan bu sıkıntılı ve zor işe iman ve Allah (c.c.)'tan korkma kuvvetiyle, sonra sevgi ve dostluk güçleriyle göğüs geren bir cemaatin (grup) elbette bulunması zorunludur. Bu cemaat ise müslümanların oluşturduğu cemaatten başkası olamaz. [3]
İnsanoğlu ne zaman münkeri (kötülüğü) yasaklamayı bırakırsa, Allah (c.c.)'ın şu ayette buyurduğu gibi, münkeri emretmeye başlarlar: “Kim, şeytanın adımlarına uyarsa, şüphesiz o fuhşiyâtı ve münkeri emreder.” [4]
İnsanın içinde hem iyiliklerin, hem de kötülüklerin mayası vardır. Esasen insan bu ölçü ve özellikte yaratılmıştır. Melek, peygamber ve kitap iyilik mayasını geliştirmekle; şeytan ve nefis de kötülük mayasını geliştirmekle ilgili olup plândaki yerlerini almışlardır. Ayrıca insana verilen akıl, zekâ, idrâk, hafıza, şuur gibi yetenekler bu iki zıt kutuplar arasında tercîh yapacak kudret ve özelliktedir. Bunlar hangi tarafa meylederse, o taraf üstünlük sağlar. Şeytan daha çok iki şeyi fısıldar: Birincisi her türlü hayâsızlığı ve uygunsuzluğu, ikinci olarak da aklın, dinin ve sağlam örfün fena ve zararlı kabul ettiği şeyleri insana fısıldar. Kur'an-ı Kerîm bu konuda genel bir ölçü verip müminleri hem aydınlatıyor, hem de İblîs'in aralıksız ayartmasına karşı uyarıyor. Sonra da akıl ve diğer yeteneklerin insana verilen büyük lütuf ve bol rahmet olduğunu haber veriyor. Şüphesiz ki bunlardan her birinin hem yararını, hem değerini bilmekte mutlak hayır vardır.
Ashâb-ı Kiram'dan Osman b. Maz'un'dan şöyle dediği nakledilmiştir: ‘Ben, başlangıçta sırf Resûlullah (s.a.v.)'den utandığım için müslüman olmuştum. Bir gün Hz. Muhammed (s.a.v.) bana bir şeyler söylerken, birden gözünü gökyüzüne dikti, sağından aşağı indirdi. Sonra bunu bir defa daha tekrar etti. Sebebini sorduğumda, şöyle cevap verdi: “Seninle konuşurken Cebrail (a.s.) sağımdan geldi ve şu âyeti getirdi: “Muhakkak ki Allah, adaleti, iyiliği, akrabaya yardım etmeyi emreder, çirkin işleri, fenalık ve azgınlığı da yasaklar. O, düşünüp tutasınız diye size öğüt veriyor.” [5]
Bunun üzerine Osman (r.a.), imanın kalbine yerleştiğini ve durumu Ebû Tâlib'e haber verdiğini bildirir. Bunun üzerine Ebû Tâlib; ‘Ey Kureyş topluluğu, yeğenim Muhammed'e uyunuz, doğru yolu bulmuş olursunuz. O, size yüksek ahlâktan başka bir şey emretmiyor.’ demiştir.
Ayrıca Nahl sûresinin bu ayeti bir toplumu fazilet temeli üzerinde yükselten altı prensibi de içerir. Prensiplerin üçü emir, üçü de yasaktır. Bu ilkelerden belki de en önemlisi kötülükten yasaklama ilkesidir. Çünkü bu özellik diğerlerini kapsayacak niteliktedir. Böylece Cenâb-ı Hak (c.c.), bu ilkelerle günlük hayatımızı kendi rızası doğrultusunda değerlendirip amacına yönelik kılmamızın en kısa ve sağlam yolunu göstermektedir. Kısaca bu ilkelere göz atacak olursak şöyledir:
1. Allah (c.c.) adaleti emreder. Şüphesiz adalet mülkün temeli, toplum hayatının güven ve huzuru, fert ve ailenin en sağlam dayanağıdır. Yer ve gök adalet üzere bina edilmiştir. Dolayısıyla onun olmaması yerin ve göğün fesadına yani bozulmasına sebep olacaktır.
2. Allah (c.c.) ihsan ile emreder. İhsan: Resûlüllah (s.a.v.)’in tabiriyle, Allah (c.c.)’ı görür gibi ibâdet etmek; kötülük yapana iyilikle karşılık vermek, iyilik yapana daha çok iyilikte bulunmaktır.
3. Akrabayla iyi ilgi kurup muhtaç durumda olanlarına yardımda bulunmayı da emreder. Zira hısımlarımız, huzur kaynağımız, teselli dayanaklarımızdır. Onları memnun etmek, şüphesiz rahmet kapılarını açar; onlardan ilgimizi kesmemiz rahmetin bizden kesilmesine sebep olur. O bakımdan hısımlara iyilik hem ilâhî rahmeti arttırır, hem rızka bereket verir, hem de ömrün uzun olmasına vesile kılınır.
4. Allah (c.c.) her türlü hayâsızlığı yasaklar. Zina, zinaya yol açan, sebep olan bütün söz ve davranışlar; terbiye dışı yaşantılar bu cümledendir. Toplumu kemiren, ülkeyi temelinden sarsan iki büyük felâket vardır; birisi adaletsizlik, diğeri de fazilet duygusunu öldüren, edep ve terbiyeyi dumura uğratan hayâsızlıktır. Bu iki felâket bir ülkede yaygınlaşıp önü alınmaz bir sel halini alınca, o ülkenin baş aşağı gelip yıkılmasına az bir süre kaldığını söylemek bir kehanet olmaz.
5. Dinin, aklın ve sağlam örfün hoş karşılamadığı her türlü fenalığı, uygunsuz davranışları meneder. O halde iyi karakterli, selim ruhlu, sağlam imanlı bir nesil yetiştirmek isteyen bir millet, eğitiminin harcına dinî ahlâk mayasını, doğruyu gören aklın ışığını, yönlendirici özellikte olan örf ve adetlerin solmayan rengini katmak zorundadır.
6. Haklara tecavüzü, haddi aşmayı da meneder. Zulüm ve haksızlık, adaletin karşıtıdır. O bakımdan her işi ehil ve lâyık olana vermek ve her şeyi gerektiği yere koymak adalettir. Bunun aksine bir uygulama ise zulümdür.
İslâm toplumunun sağlıklı bir yapıya kavuşup bu halinin devamım sağlamak için münkerden yani kötülükten uzak durmak birinci şarttır. Bir İslâm toplumunda, müslüman, daima iyi, güzel ve hayırlı olan işlerin yanındadır. Kötü, çirkin ve zararlı olan işlerin de doğal olarak karşısında bulunur. Böylece, İslâm toplumunda kendiliğinden iyilikler güç bulur ve yayılır. Kötülükler ise güçlenme imkânı bulamaz, zamanla yok olur.
İnananların nitelikleri bir âyette şöyle belirlenir: “Mümin erkeklerle mümin kadınlar da birbirlerinin velileridir. Onlar iyiliği emreder, kötülükten alıkoyarlar, namazı dosdoğru kılarlar, zekâtı verirler, Allah ve Resûlüne itaat ederler. İşte onlara Allah rahmet edecektir. Şüphesiz Allah Azîz’dir, Hikmet sahibi’dir." [6]
İyiliği gerçekleştirme ve kötülüğü bertaraf etme dostluğu, dayanışmayı ve yardımlaşmayı gerektirir. İşte bu noktada mümin ümmet tek bir yumruk olur. Arasına ayrılık etkenleri sızmaz. Müminler bu dostluk ile iyiliği emretmeye, kötülüğü yasaklamaya, Allah (c.c.)’ın sözünü, dinini yüceltmeye, İslâm ümmetinin yeryüzünde gerçekleştirmesi gereken hedefe doğru yönelirler.
Müminler iyilikle emrederler. Bu hasletleriyle onlar, insanın yaratılışındaki yücelikle, ruhundaki cevherle uyum sağlayan amellerin işlenmesini telkine çalışır, kendi hayatlarında uyguladıkları güzel amellerle bunun örneklerini ortaya koyarlar. Kötülükten alıkoyarlar. İnsanın yaratılışındaki yücelik ve hikmete, azizlik ve safiyete; ruhundaki ilâhî cevher ve Hakk'a iman mayasına ters düşen şeyleri menederler. Sadece menetmekle kalmayıp bunu günlük hayatlarının her bölümünde uygulayıp öğüt alınacak örnekler verirler.
Kötülüğe engel olmada izlenecek yolu Resûlüllah (s.a.v.) şöyle belirlemiştir: “Sizden biriniz bir kötülük gördüğü zaman onu eliyle değiştirsin. Buna gücü yetmezse diliyle onun kötü olduğunu söylesin. Buna da gücü yetmezse kalbiyle o işi kötü görsün. Bu sonuncusu, imanın en zayıf derecesidir.” [7]
Bu hadis bize kötülük ve fenalıkların nasıl değiştirileceği konusunda temel teşkil edici bir özelliğe sahiptir. Zaten kötülükten alıkoyma her müslümanın doğal görevidir. İslâm âlimleri, genel anlamda olmak üzere, kötülükleri el ile değiştirmenin yöneticilerin, dil ile değiştirmenin âlimlerin; kalb ile değiştirmenin de bunlara güç yetiremeyen zayıfların, halkın görevi olduğunu söylerler. Böylece, her seviyedeki müslümana düşen bir görevin bulunduğu ortaya çıkmış olur. Bununla beraber, her seviyedeki insan, bunların hangisine güç yetirirse onu yerine getirir de denilmiştir.
Bir kötülüğü el ile değiştirmek, ona fiilî müdahalede bulunmak demektir. Örneğin, haram kılındığı halde içki içen kimsenin içki kaplarını kırmak veya atmak, içkiyi dökmek ya da döktürmek, çalınmış bir malı sahibine geri vermek ya da verdirmek gibi işler böyledir. Ancak bunları yaparken, daha büyük bir kötülüğe sebep olunmaması gerektiği prensibi hiç unutulmamalıdır. Eğer bir kötülüğü değiştirmek, kendisinin veya bir başkasının öldürülmesi gibi daha şiddetli bir fitneye sebep olacaksa, elle değiştirmekten vazgeçip dil ile söylemeli, öğüt yolunu yeterli görmelidir. Şayet söylemek de aynı şekilde tehlikeli olacaksa, kalbiyle düzeltme yolunu tercih etmek gerekir. Kalbiyle değiştirmek demek, o şeyi kerih görmek ve ondan tiksinmektir. Bu durum, bir kötülüğe mani olmak değilse de, elinden başka bir şey gelmediği için, bununla yetinilmesi caiz görülmüştür. Çünkü insanın kendisini, bile bile tehlikeye atması, dinimizde helal bir davranış olarak kabul edilmez. Bazı âlimler, öleceğini bilse dahi münkere açıkça karşı çıkmak gerektiğini söylemişlerse de, bu görüş herkes doğru bulunmamıştır.
Hz. Ali (r.a.)'nin şöyle dediği anlatılır: ‘İlk yenik düşeceğiniz cihad, elinizle yapacağınız cihattır. Sonra dilinizle yapacağınız cihatta yenik düşeceksiniz, sonra da kalbinizle yapacağınızda... Sonra kalb iyiyi iyi olarak bilmediği; kötüyü kötü görmediği zaman alçalır, alt üst olur.’
Toplumda görülen kötülüklerle mücadele edecek olan kimsenin akıllı olması, ergenlik çağına ulaşması, müslüman olması ve kötülüğe engel olabilecek güce sahip olması gerekir.
Akıllı ve ergin olmayan kimse İslâmî emir ve yasaklarla yükümlü değildir. Bu yüzden iyiliği emir ve kötülükten nehiy ile de yükümlü bulunmaz. Uyarıcının mümin olması tabiidir. Çünkü dini inkâr eden ve din düşmanı olan kimse nasıl irşad görevi yapabilir? Diğer yandan kendisi İslâmî emir ve yasaklarla amel etmeyen kimse de başkası üzerinde nasıl etkili olabilir? Bu yüzden bir kısım bilginler fasık kimsenin, başkalarını kötülükten menetme hakkına sahip olmadığını söylemişlerdir. Dayandıkları delil şu ayetlerdir: “Siz, insanlara iyiliği emreder de, kendinizi unutur musunuz?” [8]
“Ey iman edenler! Yapmadığınız şeyleri başkalarına niçin söyler durursunuz?” [9]
Gerçek müslümanın söylediği sözle, yaptığı işin tutarlı olması gerekir. Ne söylüyorsa, onu bizzat yaparak göstermelidir. Şayet yapmaya niyeti veya gücü yoksa o zaman susmalıdır. Çünkü bir kimsenin yapmadığı bir şeyi söylemesi Allah (c.c.) katında en kötü amellerdendir. Ve o kimse Allah (c.c.)’ın azabını hak etmiştir. Ayrıca müminlik iddiasında bulunan bir kimseye bu şekilde davranmak yakışmaz. Hz. Peygamber (s.a.v.) böyle bir özelliğin müminliğin değil, münafıklığın belirtilerinden olduğunu şöyle izah etmiştir: “Münafıklığın alametleri üçtür: O namaz kılar, oruç tutar ve mümin olduğu iddiasında bulunur. Fakat söz söylerse yalan söyler, ahidde bulunursa ahdini yerine getirmez ve kendisine emanet edilene hıyanet eder.” [10]
Başka bir hadisinde Hz. Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurur: “Bir kimse de şu dört haslet bulunursa, o kimse hakiki münafıktır. Eğer bu hasletlerden bir tanesi onda bulunuyorsa, onu terk edene kadar, onun kalbinde nifaktan bir şube vardır. Bu dört haslet şunlardır: Kendisine emanet verilirse hıyanet eder, konuşursa yalan söyler, söz verirse sözünü tutmaz, münakaşa ederse ahlâk ve edebi aşar.” [11]
Hz. Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: “Miraç gecesinde, dudakları ateşten makaslarla kesilmekte olan bir topluluğun yanından geçtim. Kendilerine:’Siz kimsiniz?’ diye sorunca, ‘Biz, dünyada hayrı emreder, kendimiz yapmazdık; şerri meneder, kendimiz yapardık’ diye cevap verdiler.”
İslâm toplumunda bir kötülüğe karşı gelmeyi gerektiren şartlar şunlardır:
1. Fiil gerçekten kötü olmalıdır. Bunun ölçüsü ise, iş ve hareketin İslâm’a göre sakıncalı ve kötü olmasıdır.
2. Kötülüğün bir araştırma ve tecessüs olmaksızın açık olması gerekir. Evinde her hangi bir günahı gizlice işleyen ve kapısını kapalı tutan bir kimsenin günahını öğrenmek için gizlice gözetlemek ve baskın yapmak caiz olmadığı gibi, başkalarının günahlarını anlatmak da caiz değildir. Allah Teâlâ (c.c.) şöyle buyurur: “Ey iman edenler, zannın birçoğundan kaçının. Çünkü zannın bir bölümü (yani başkasını kötü zannetme) günahtır. Birbirinizin kusurunu araştırmayın. Kiminiz de, kiminizin arkasından çekiştirmesin. Sizden her hangi biriniz ölü kardeşinin etini yemekten hoşlanır mı? Tiksindiniz, değil mi? Allah'tan korkun. Çünkü Allah tevbeleri kabul edendir, çok esirgeyendir.” [12]
Hz. Ömer (r.a.), devlet başkanlığı sırasında, bir evden gelen sesler üzerine, duvara tırmanıp içeri bakmış ve ev sahibini kötü bir durumda görmüştü. Onu bu kötülükten menetmek isteyince ev sahibi şöyle dedi: ‘Ey mü'minlerin emiri! Eğer ben bir yönden Allah (c.c.)'a isyan etmişsem, sen üç yönden Allah (c.c.)'a isyan etmiş bulunuyorsun. Hz. Ömer (r.a.) onlar nelerdir diye sorunca şu cevabı verir: Allah Teâlâ (c.c.) , “Tecessüs etmeyin” [13] buyurmuştur. Hâlbuki sen tecessüs ettin. Allah Teâlâ (c.c.)“İyilik evlere arkalarından girmek değildir.” [14] buyurmuşken, sen duvardan girdin. Yine Cenab-ı Hak (c.c.), “Ey iman edenler! Kendi ev ve odalarınızdan başka evlere, sahipleriyle alışkanlık sağlayıp izin almadan ve selâm vermeden girmeyin.” [15] buyuruyor. Bu savunma karşısında Hz. Ömer (r.a.), ceza uygulamamış, ancak tevbe etmeyi şart koşmuştur. Bu yüzden Hz. Ömer (r.a.) minberde hutbe okurken Ashab-ı kiramla istişare amacıyla, devlet başkanı veya hâkimin münkeri bizzat görmesi halinde, şahit aramaksızın ceza uygulayıp uygulayamayacağını sormuş, Hz. Ali (r.a.), böyle bir durumda da iki adil şahidin gerekli olduğuna işaret etmiştir.
3. Münkerin yaptığı içtihada dayalı bir kötülük olmaması gerekir. İctihada dayalı bir konuda uyarıcılık yapılamaz. Örneğin, Hanefi mezhebinden olan bir kimse, keler veya sırtlan eti yahut besmelesiz kesilen bir hayvanın etini yiyen bir Şafiî’ye; ‘Sen niçin bunları yiyorsun? Bunlar haramdır’ diye müdahale edemez. Çünkü bu sayılanlar Şâfiî’lere göre helâldir. Yine, Şâfiî mezhebine mensup bir kimsenin ‘zevi'l-erham’ denilen hala, teyze, dayı ve ana cihetinden amca gibi hısımların mirasını yiyen veya komşuluk şüf'asıyla aldığı bir evde oturan bir
Hanefî’ye karşı uyarıcılık yapma yetkisi bulunmaz.
Kötülüğe Engel Olmanın Yolları
1. Kötülüğü tanımlamak ve tanıtmak. İnsanlar bazen bilgisizlik yüzünden kötü şeyleri yapmaya yönelirler. Halbuki o kötülüğün niteliğini bilse yapmayacaktır. Bu nedenle kötülüğü, azarlamadan iyilikle anlatmak gerekir. Çünkü kötülüğü anlatmak da, ayıbı açıklamak ve muhatabın kalbine eza vermek vardır. Bu aşamada uyarı şöyle olabilir: ‘İnsanoğlu dünyaya bilgin olarak gelmez. Şüphesiz hepimiz bilgisiz kimselerdik. Bilginler bize doğruyu ve nasıl hareket edeceğimizi öğrettiler.’ denilebilir. Çünkü müslümanı incitmek caiz değildir. Bir kimse, kötülükten menediyorum diyerek, müminlere eza ederse, daha büyük kötülük yapmış olur.
2. İyilikle nasihat ve Allah (c.c.)’ın azabıyla korkutmak gerekir. Bu şekilde öğüt verme, yasak olduğunu bildiği halde içki, kumar, zulüm, yalan, müslümanların gıybeti gibi kötü söz ve fiilleri işleyen kimselere yönelik olur. Burada da incitmeden ve iyilikle anlatım yoluna gidilir.
3. Ağır sözlerle uyarmaktır. Bu metot, irşad ve nasihatle alay eden ve kötülükte ısrar belirtileri görülen kimselere karşı uygulanır. İbrahim (a.s)'in puta tapanlara karşı kullandığı şu üslup buna örnek gösterilebilir: “Yuh olsun size ve Allah'ı bırakıp tapmakta olduklarınıza! Düşünmez misiniz?” [16] İrşad sırasında ağır söz kullanılması gerekirse şu iki hususu gözetmek gerekir.
a) Sert üslûbun kullanılmasına, iyilikle davranmadan sonuç alınamaması ve zaruret bulunması hallerinde başvurulur.
b) Bu tarzda doğru konuşmak, sözü uzatmamak ve gerektiği kadar konuşmak gereklidir.
4. Kötülükleri güç kullanarak engellemek. İçkinin dökülmesi ve haram şeyin telef edilmesi gibi toplum fertleri için yalnız; kişiyi kötülüklerden vazgeçirmeye çalışmak görevi vardır. Kişi bundan daha ileri gidemez. Güç kullanarak kötülüğü engellemek ve gerektiğinde suç işleyenlere ‘ta'zîr’ veya ‘had’ cezalarını uygulamak, idareci ve yöneticilere aittir. Örneğin, şarabı dökmek ve haramı telef etmek, dövmek ve hapsetmek gibi fiiller gerçekte yönetici ve görevlilere aittir. [17]
Kötüler ve kötülüklerle bir olmamak, onlara hoşgörü göstermemek ve kötülüğe karşı müsamahalı olmamak dinimizin temel prensiplerindendir. Hangi vasıtayla mümkünse ve hangisine güç yeterse münkeri, kötülükleri onunla önlemek her müslümanın üzerine bir görevdir.
[1] Ahlâk Lügatçesi, Ö. N. Bilmen
[2] Âl-i İmran sûresi, 3/104.
[3] Fî Zilâli’l-Kur’an, Seyyid Kutup.
[4] Nur sûresi, 24 /21.
[5] Nahl sûresi, 16/90.
[6] Tevbe sûresi, 9/71.
[7] Müslim, İman, 78.
[8] Bakara sûresi, 2/44.
[9] Saf sûresi, 61/2.
[10] Buhari, İman, 24.
[11] Müslim, İman, 106.
[12] Hucurat sûresi, 49 / 12.
[13] Hucurat sûresi, 49/12.
[14] Bakara sûresi, 2/189.
[15] Nur sûresi, 24/27.
[16] Enbiya sûresi, 21/67.
[17] İhyâu Ulûmiddîn, Gazâli.