Wretchedness
‘Şekavet’, sözlükte, mutsuzluk, yorgunluk, perişanlık, şakilik, eşkiyalık, haydutluk, kötü hallilik ve bedbahtlık anlamlarına gelmektedir. [1] Fıkhî bir terim olarak Şekavet, hüsrana uğramak ve böylece de cehennemlik olmak demektir.
Şekavet, saadetin zıddıdır. ‘Şekavet’ içinde olanlara, bedbaht, mutsuz, sıkıntı ve güçlük çekenlere ‘şâki’ denilir. Şekâ ve şakî olmak, saîd olmanın zıddıdır.
Türkçe’de ‘şâki’ diye bilinen, huysuz, yol kesen, yaramaz, isyancı anlamına gelen kavramın aslı da ‘şekî’dir. Ancak ‘şâki’ ile ‘şekî’ arasında anlam benzerliği vardır. Her ikisi de bedbaht insandır ve her ikisi de kendi elleriyle mutsuzluğu kazanan, kendilerine sıkıntıyı seçen kimselerdir.
Türkçe’de ‘eşkiya’ diye bildiğimiz bu tür kimseler aynı özelliği taşırlar. ‘Eşkiya’, ‘şekî’ nin çoğuludur ve yol kesip insanları soyan anlamında kullanılmaktadır.
İbnu Hacer, şekâyı helâk olarak açıklamıştır. Münâvî, cehennem tabakalarından birine şekâ denmiş olduğunu kaydeder. Şu halde, Arapça ibârenin taşıdığı iki ihtimale binâen, ‘Şekâvetin bize ulaşmasından’ veya ‘bizim cehenneme ulaşmamızdan’ istiâze etmemiz gerekmektedir. Hz. Peygamber (s.a.v.)’den nakledilen bir hadis-i şerifte; “Dört şey şekavet (hüsran) alâmetidir: Gözün kuruması (günahlarına ağlamamak), kalbin katılaşması, tûl-i emel (dünyada hiç ölmeyecek gibi plânlar yapmak), dünyaya karşı hırs.”
Kişi, işlediği bir fiil (amel) yüzünden perişan olur. Sıkıntıya düşer, zorluk çeker. İçinde bulunduğu saadet (mutluluk) halinden çıkar ve mutsuzluğa, perişanlığa düşer. İşte bu durum şekavettir. Nitekim insanlığın atası Adem (a.s.) ve Havva annemizin cennette yasak meyveyi yemeleri, onları sıkıntıya sokmuştur. Onlar Cennette bol nimetlerin içerisinde iken, yaptıkları yanlış iş yüzünden ceza almışlar ve saadet halini kaybetmişlerdir. Konuyla ilgili olarak Allah (c.c.) Kur’an’da şöyle buyuruyor: “Bunun üzerine dedik ki: ‘Ey Adem, bu (iblis) gerçekten sana da eşine de düşmandır; sakın sizi Cennetten sürüp çıkarmasın, sonra Şekavete (mutsuzluğa, sıkıntıya ) düşersiniz.” [2]
Bu anlamda ‘şekavet’ insanı sıkıntıya sokan, ceza almasına sebep olan, mutsuzluğa düşmesine kapı açan davranıştır. Kaderle bağlantılı olan tarafıyla şekavet ve saadet, kişi doğmadan Cenâb-ı Hak tarafından bilinmektedir. Bu bağlamda Hz. Ali (r.a.) anlatıyor: ‘Biz bir cenaze vesilesiyle Bakiu'l-Garkad'da idik. Derken yanımıza Resûlullah (s.a.v.) çıkageldi ve oturdu. Biz de etrafında (halka yapıp) oturduk. Elinde bir çubuk vardı. Çubuğuyla yere bir şeyler çizmeye başladı. Sonra: “Sizden kimse yok ki, şu anda cennet veya cehennemdeki yeri yazılmamış olsun!” buyurdular. Oradakiler: ‘Ey Allah'ın Resûlü, Öyleyse hakkımızda yazılmasına itimad edip ona dayanmayalım mı?’ demesi üzerine buyurdular : “Çalışın, herkes kendisi için yaratılmış olana erecektir. Cennetlik olanlar, saadet(e götüren) amelde (muvaffak) olacaktır. Şekavet ehli olanlar da şekavet(e götüren) amelde (muvaffak) olacaktır!” Sonra şu ayeti tilavet buyurdular: “Kim bağışta bulunur, günahtan kaçınır ve dinin en güzelini tasdik ederse, biz de ona hayır ve kolaylık yolunu kolaylaştırırız.” [3]
Amr İbnu Vasıla anlatıyor: ‘Abdullah İbnu Mes'ud (r.a.)'u dinledim. Demişti ki: ‘Şakî, annesinin karnında iken şakî olandır. Said de başkasından ibret alandır.’ (Bunu işittikten sonra) Resûlullah (s.a.v.)'ın ashabından Huzeyfe denilen zata uğradı ve İbnu Mes'ud'un söylediğini anlattı ve sordu: ‘Kişi amelsiz nasıl şakî olur?’ Huzeyfe (r.a.): ‘Buna hayret mi ediyorsun? Ben Resûlullah (s.a.v.)'ın şöyle söylediğini işittim: “Nutfenin (rahme düşmesinden sonra) kırk iki gece geçti mi, Allah ona bir melek gönderir (ve onun vasıtasıyla) nutfeyi şekillendirir; işitmesini, görmesini, derisini, etini, kemiğini yaratır. Sonra melek sorar: ‘Ey Rabbim! Bu erkek mi, dişi mi?’ Rabbin dilediğini hükmeder, melek de yazar. Sonra sorar: ‘Ey Rabbim! Eceli nedir?’ Rabbin dilediğini hükmeder, melek de yazar. Tekrar sorar: ‘Ey Rabbim! Rızkı nedir?’ Rabbin dilediğini hükmeder, melek de yazar. Sonra melek elinde sahife olduğu halde çıkar. Artık buna ne bir şey ilave eder ne de eksiltir.” [4]
Sa'd İbnu Ebi Vakkas (r.a.) anlatıyor: ‘Resûlullah (s.a.v.) buyurdular ki: “Ademoğlunun saadet (sebepleri)nden biri de Allah Teala'nın hükmettiğine rıza göstermesidir. Şekavet (sebepleri)nden biri de Allah Teala'ya istihareyi terketmesidir. Keza şekavet (sebepleri)nden bir diğeri de Allah'ın hükmettiğine razı olmamasıdır.” [5]
Hadisin Tirmizi'deki aslında “...Allah'ın ‘kendisi için’ hükmettiğine rıza göstermesidir.” şeklinde “kendisi için” ziyadesi vardır. Böyle olunca mâna: ‘Ademoğlunun Allah'a istiharede bulunup, sonra da istiharede, hakkında hükmedilene razı olması ademoğlunun saadetindendir’ şeklinde daha uygun düşer.
İstihare, hayır talep etmek, demektir. Ancak burada, yapılacak bir iş için, hayırlı olup olmadığı hususunda Cenâb-ı Hak'tan bir işaret talep etmektir. Ancak bunun belli bir adabı vardır. Resûlullah istiharede bulunmaya önem verip buna teşvik etmiştir.
Hadis-i şerifte Allah (c.c.)'ın kazasına rıza, saadet alâmeti olarak değerlendirilmiştir. Tîbî bunu iki sebebe bağlar. Biri, Kazaya rıza kişiyi ibadet için boş bırakır. Zîra kişi, kazaya razı olmazsa, gam içinde kalır ve kalbi cereyan eden hadiselerle devamlı meşgul olur: ‘Bu niye oldu, o niye olmadı’ der durur. Diğeri, Kazaya razı olan kimse, Allah (c.c.)'tan gelecek gazaptan kurtulur. Kulun rızasızlığı, Allah (c.c.)'ın kendine takdirinden başka bir şeyi zikrederek: ‘Şöyle olsaydı, bu daha iyi, daha uygun olacaktı’ der. Halbuki o işin iyi veya kötü olduğu kendisine tebeyyün etmiş değildir. Tîbî, açıklamasına şöyle devam eder: ‘Eğer dersen ki: ‘Ademoğlunun saadeti, Allah (c.c.)'ın kazasına rızadadır, buna mukabil olarak ‘Ademoğlunun şekaveti Allah (c.c.)'tan istihareyi terk etmesidir’ denilir.
Şekavete yüklenen bir diğer mana da, kalbin katılaşması ve merhamete kapatılmasıdır. İşitir, duyar, görür fakat hissedemez. Kur’an-ı Kerim’de Allah Teâlâ’nın ifadesiyle; “Onlar, sağır, dilsiz ve kördürler. Bu yüzden hakka da dönemezler.” [6]
Ebû Dâvud ve Tirmizî'de Ebû Hüreyre (r.a.)' den gelen bir rivâyette Resûlullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: “Merhamet, ancak şakî'nin (ebedî hüsrâna uğrayanın) kalbinden çıkarılabilir.” [7]
Ebu Hureyre (r.a.) anlatıyor: ‘Resûlullah (s.a.v.) buyurdular ki: “Ateşe sadece şakî olanlar girecektir.” Ashab: ‘Ey Allah'ın Resûlü! Şakî kimdir?’ diye sordu. Allah Resûlü: “Allah için hiçbir ibadette bulunmayıp, hiçbir günahı terk etmeyen kimsedir.” diye cevap verdi.’ [8]
Görüldüğü gibi şekavetin temelinde ilahi yasakları çiğneme anlayışı vardır. İslâm’ın emir ve yasaklarına tamamen uymak bazı insanlara zor gelir. Ancak kişi, İslâm’ın emir ve yasaklarına aykırı hareket ettiği zaman daha büyük bir ‘şekavet’ (zorluğa, sıkıntıya) düşer. Eğer dinin zor gibi görünen emir ve yasaklarına uyulursa, hem bu dayanılmaz sıkıntılardan kurtulmak mümkün olur, hem de arzu edilen ‘saadete’ ulaşılır.
Kur’an-ı Kerim’in sıkıntı, zorluk veya güçlük için gönderilmediği aynı kökten gelen bir kelime ile ifade ediliyor. İnsanlar Kur’an’ın tekliflerini zor bulabilir ve sıkıntı verici ya da bazı dünyalık zevklerden uzaklaştırıcı sayabilirler. Halbuki Kur’an insanların ‘şekavete’ düşmelerini önlemek ve onlara ‘saadet’ kazandırmak için indirilmiştir.
‘Şâki’ diye bilinen ‘şekavet’ sahiplerinin bazı özellikleri şunlardır: ‘Şekavet sahipleri’, toplumunun yaramaz kimseleridir. Kendilerini güçlü sayarlar, azarlar ve şımarırlar. Doğru yolda olduklarını zannederler. Seçtikleri yolun kendilerini saadete götüreceğini sanırlar. Halbuki onlar ‘şekavet’ içindedirler, mutsuzdurlar ama mutlu olduklarını hayal ederler.
‘Şâki’ler, ilâhî ölçülere karşı geldikleri için zorluğu, bedbahtlığı, mutsuzluğu, cezayı hak ederek sıkıntıyı kendileri kazanmışlardır.
Onlar Hakk’tan ve ilahi öğütten yüz çevirirler, bu gibi şeyleri hafife alırlar.
“Şu halde eğer öğüt ve hatırlatma bir yarar sağlayacaksa, öğüt ver ve hatırlat. (Allah’tan) içi titreyerek korkacak olan öğüt alıp düşünür. Bedbaht olan (şâki olan) ise ondan kaçınır.” [9]
“Onlar Allah’tan gelen daveti yalanlarlar, inkar ederler. Bu inkarları sebebiyle hem bedbaht olurlar, hem de kendilerini sıkıntıya sokacak şeyi kazanırlar.” [10]
Onların bir özelliği de Allah (c.c.)’ın hükümlerine baş kaldırmak, onlara karşı gelmektir. Şâki’ler, gerçeğin ortaya konulmaması için uğraşırlar, Hakkın sesini kısmaya çalışırlar, çapulculuk ederler, topulumun huzurunu bozarlar, Hakk’ın temsilcilerine tuzak kurarlar. [11]
Cehennem ehli, dünya hayatında Allah (c.c.)’ın ayetleri okunduğu zaman onları yalanladıklarını, ‘şekavetleri’ yüzünden sapık bir topluluk hale geldiklerini itiraf ederler. [12]
Şaki, kelimesinin iki âyette de mahrum olmak, istediğine kavuşamamakla mutsuz olmak anlamlarına da geldiği görülmektedir. Hz. Zekeriyya ve İbrahim (a.s.) Allah (c.c.)’a dua ettiklerini, Allah (c.c.)’tan başkasına ibadet edenler gibi duaları sonucunda mahrum ve bedbaht olmadıklarını söylüyorlar. Şüphesiz Allah (c.c.) dualara icabet eder. Ancak bazılarının taptığı putlar asla bir şey yapamazlar. Dolayısıyla onlardan medet umanlar, onlara yalvaranlar, sonunda bedbaht olurlar, dualarının karşılığını alamazlar, şâki, yani mahrum, perişan olurlar. [13]
Allah (c.c.)’tan gelen hidayete uyanlar, hayatını her alanında ilâhi ilkelere tabi olanlar iki dünyada da said (mutlu,) olurlar. İlâhi hidayete sırt çevirenler kendi elleriyle ‘şekaveti’ tercih ederler. “(Allah) dedi ki: bir kısmınız bir kısmınıza düşman olarak, hepiniz oradan inin. Artık size benden bir yol gösterici gelecektir. Kim benim hidayetime uyarsa, o artık ‘şekavete’ düşmez, (mutsuz, bedbaht) olmaz, ve sapıtmaz.” [14]
Görüldüğü gibi Kur’an-ı Kerim bütün insanlara saadetin, huzurun ve doğru bir hayat sürmenin yolunu çok açık bir şekilde ortaya koymaktadır. Kimilerinin mutluluk sandığı, nefsin hoşuna giden, şehvetlerin yönlendirdiği hayat şekilleri, İslâm’dan ve onun getirdiği ölçülerden uzak yaşantılar saadet değildir. Kişiye Allah (c.c.) katında iyi bir sıfat kazandırmayan hayat anlayışı, mutluluk diye adlandırılabilir mi?
Allah (c.c.)’tan gelen hidayete tabi olanlar, rüşd yoluna girip Hakk dinin ilkelerine göre yaşayanlar saadet programına sahip olanlardır. Bu anlamda İslâm, yani Allah (c.c.)’ın razı olacağı hayat şekli saadetin kaynağı; bütün batıl yollar ise şekavetin sebebidir. İnsandan beklenen, kendine şekavet kazandıracak yani onu mutsuzluğa ve bahtsızlığa sürükleyecek yollara gitmek değil, saadet yolunu arayıp bulmaktır.
[1] Ahlâk Lügatçesi, Ö. N. Bilmen
[2] Taha sûresi, 20/117.
[3] Leyl sûresi, 92/5-7, Buharî, Tefsir, Leyl, Cenaiz 83, Edeb 120, Kader 4, Tevhid 54; Müslim, Kader 6, (2647); Ebu Davud, Sünnet 17, (4694).
[4] Müslim, Kader, 3, (2645).
[5] Tirmizî, Kader 15, (2152).
[6] Bakara sûresi, 2/18.
[7] Tirmizî, Birr 16, (1924); Ebû Dâvud, Edeb 66, (4942). Kütüb-i Sitte Tercüme ve Şerhi, İbrahim Canan, 7/260.
[8] Kütüb-i Sitte Tercüme ve Şerhi, İbrahim Canan, 17/606.
[9] Âla sûresi, 87/9-11.
[10] Leyl sûresi, 92/14-16.
[11] Şems sûresi, 91/11-14.
[12] Mü’minûn sûresi, 23/103,110.
[13] Meryem sûresi, 19/4-68.
[14] Taha sûresi, 20/123.