In the name of Allah, the Most Gracious, the Most Merciful

Islamic Ethics

A scholarly guide to good character

“And indeed, you are of a great moral character.” (Al-Qalam 68:4)

Home / Diseases of Bad Character / Bad Character / Vitality
Bad Character

Vitality

A translation of this content in this language has not been added yet; showing the original Turkish text.

ŞİREH

‘Şireh’, yemek yemeye aşırı düşkünlük olarak tarif edilmektedir. Bu kelime ‘şereh’ şeklinde de kullanılmaktadır. [1]

Yemek yemeye düşkünlük, kalbin katılaşmasına sebep olan çirkin bir huy, manevi ve tıbbî açıdan zararlı bir alışkanlık ve terk edilmesi gereken kötü bir ahlâktır. Müslümanın manevi dünyasında yıkıma sebep olur. Müslümana, yaşamasına ve ibadetine kuvvet temin edecek kadar gıda alması ve dengeli beslenmesi en uygunudur. Müslüman, kanâatkâr, alçakgönüllü, tok gözlü olmalıdır.

Hz. Yusuf (a.s.), aç kalmak için özen gösterdiğinden dolayı kendisine; ‘Bu kadar hazineler elinde iken sen neden açlığı yeğliyorsun?’ diye sorulduğunda; “Tok olduğum zaman açların durumunu unutacağımdan korkuyorum” [2] dediği rivayet edilmektedir.

Hatemü’l Enbiya Muhammed (s.a.v.) hayatında da buna benzer birçok örnek bulunmaktadır. Bu bağlamda İbnu Ömer (r.a.) anlatıyor: ‘(Bir zat) Resûlullah (s.a.v.)'ın yanında öğürmüştü, ona: “Öğürtünü bizden uzak tut. Zira, dünyada insanların en çok doymuş olanları, Kıyamet günü en çok aç kalacak olanlardır.” buyurdular.’ [3]

Ebû Kerîme Mikdâd İbni Ma’dîkerib (r.a.)’den rivayet edildiğine göre, Resûlullah (s.a.v.) şöyle buyurdu: “Hiçbir kişi, midesinden daha tehlikeli bir kap doldurmamıştır. Oysa insana kendini ayakta tutacak bir kaç lokma yeter. Şayet mutlaka çok yiyecekse, midesinin üçte birini yemeğe, üçte birini içeceğe, üçte birini de nefesine ayırmalıdır.” [4]

Peygamber Efendimiz (s.a.v.)’in tıka basa doldurulan mideyi tehlikeli ve şerli bir kaba benzetmesi, insan sağlığı ve sıhhati ile yeme içmenin yakın ilişkisini etkili bir şekilde ortaya koyar. Bu dünyada hayatı devam ettirecek miktarda yemekle, yeme içmeyi hayatın gayesi haline getirmek arasındaki farkı iyi kavramak gerekir. Yeme içmede gerekli olan ölçünün, vücudun güç ve kuvvetini devam ettirecek, kişinin yaptığı işte çalışamayacak kadar zayıf düşmesine, Allah (c.c.)’a kulluk görevini yerine getiremeyecek derecede takatsiz kalmasına yol açmayacak bir miktar olduğu kabul edilir. Bunun her kişiye göre az çok değişen bir miktar olacağı da tabiidir. Bu sebeple Peygamberimiz (s.a.v.) midenin üçte birinin yemek, üçte birinin içecek, geri kalan üçte birinin de rahat hareket etme imkânını sağlayacak nefes alma miktarı olması gerektiğini söyleyerek, bizlere ideal bir ölçü vermiştir. Hayattaki gayesi, çalışıp çabalaması yemek ve içmek olan bir insanın aklının ve idrakinin normal çalıştığı, yönelişlerinin isabetli olduğu söylenemez. Bu şekilde hareket edenler, yüksek insanlık ideallerine de sahip olamazlar. Böylelerinin helâl ve haram ölçülerine riâyeti de zorlaşır.

İslâm ahlâk ve edebiyle ilgili eserlerin yanında tıp alanındaki eserlerde, devamlı tokluğun meydana getirdiği çeşitli zararlardan bahsedilirken, az yemenin ve açlığın faydaları anlatılır. Bu faydaları İmam Gazâlî, meşhur eseri İhyâü ulûmi’d-dîn’de sayar. Onları şöyle özetlemek mümkündür:

1. Açlık anında kalbe ve beyne fazla kan hücumu olmadığı için düşünme gücü artar; anlayış ve seziş kabiliyeti gelişir. Sürekli tokluk, tembellik doğurur ve kalbi köreltir; süratli intikal kabiliyetini kaybettirir.

2. Az yemek ve açlık, kalb yumuşaklığı ve gönül huzuru sağlar. Allah (c.c.)’ı anmaktan zevk duymak, etkilenmek ve zikre devam etmek bu sayede mümkün olur.

3. İnsan açlık anında Rabbine daha bir içtenlikle yönelir, kulluğunu idrak eder, acizliğini anlar, Allah (c.c.)’a ibadete yönelir, kibir ve gururdan uzaklaşır, Mevlâ’nın yüceliğini, rahmet ve merhametinin sonsuzluğunu kavrar.

4. Aç kalan insan, muhtaçların, fakir ve yoksulların halini anlar. Tok kimse ise, acın halinden anlamaz. Böylelikle açlık çekenler, Allah Teâlâ’nın nimetlerinin kıymetini bilir, azâbını ve imtihanını unutmaz. Çünkü bir kısım toplumlar kendilerine verilen bol nimetlerle, başka bir kısmı da açlıkla imtihan olunurlar.

5. İnsanı her türlü kötülüğe sevk eden nefistir. Nefse hakimiyet, az yemek ve açlıkla sağlanır. Çünkü Allah’ın emrine isyan ve karşı geliş, kuvvet ve şehvetten kaynaklanır. Kuvvet ve şehvetin kaynağı ise yeme içmedir. Yemeği azaltmak, şehveti ve kuvveti zayıflatır.

6. Açlık, çok uyumayı engeller. Çünkü çok yiyenler çok uyurlar. Çok uyku ise kalbi karartır, zihnin faaliyetlerini engeller, çalışmayı önler. Çok uyuyanlar Allah (c.c.)’a karşı kulluk görevlerini de hakkıyla yerine getiremezler. Alimlerimiz, çok uykuyu bütün felâketlerin sebebi kabul ederler.

7. Az yemek, ibadetlere devamı kolaylaştırır, kalb ve gönül uyanıklığı sağlar. Aşırı derecede zaman kaybını önler. Ali el-Cürcânî’ye niçin sürekli çorba içtiği sorulduğunda: ‘Ben kuru lokmayı çiğneyip yutuncaya kadar, yetmiş kere Allah (c.c.)’ı anarım. Bu sebeple kırk senedir ekmek çiğnemekle uğraşmadım’ demiştir.

8. Az yemek ve aç kalmak, vücudun sağlıklı kalmasına ve bir kısım hastalıkların yok olmasına sebep olur. Çünkü bir çok hastalığın sebebi oburluktur. Çok yemek, özellikle mide, bağırsak, kalb ve damar hastalıklarının sebepleri arasında önemli bir yer işgal eder. Bu fizyolojik ve biyolojik rahatsızlıklar, rûhî ve psikolojik hastalıklara da sebep olur.

9. Az yiyen ve açlığa tahammül edenler, geçim kolaylığı içinde olurlar. Çünkü onlar az ile idare etmeyi öğrenmişler, oburluğu terk etmeyi adet haline getirmişlerdir.

10. Fakir ve yoksullara, yetim ve öksüzlere bakmak, ihtiyaçlarını karşılamak, başka insanlara faydalı olmak dinimizin önemli emir ve tavsiyeleri arasındadır. Az yemek yiyenler bu sayede başkalarına yardım edip, hem dünya hem de âhiret hayatlarında mutluluğa ulaşırlar. Bir fakiri, bir yetim ve öksüzü sevindirmenin mutluluğunu hissedebilmek saadetlerin en büyüğüdür.

İmrân İbni Husayn (r.a.)’dan rivayet edildiğine göre, Nebî (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

“Sizin hayırlılarınız, benim zamanımda yaşayanlarınızdır. Sonra zamanımda yaşayanlara yakın olanlar, sonra da onlara yakın olanlardır.”

İmrân der ki: Nebî (s.a.v.)’in “Sonra onlara yakın olanlardır” sözünü iki defa mı veya üç defa mı söylediğini bilemiyorum. Resûlullah (s.a.v.) sözüne şöyle devam etti:

“Onlardan sonra öyle bir topluluk gelir ki, kendilerinden şahitlik istenmediği halde şâhitlik yaparlar; hiyanet ederler de kendilerine güvenilmez; bir adakta bulunurlar fakat yerine getirmezler; onlarda şişmanlık baş gösterir.” [5]

Peygamber Efendimiz’in en hayırlı olarak nitelediği kendi zamanında yaşayanlardan maksat, sahâbîlerdir. Sahâbe, Peygamberimiz (s.a.v.)’i Müslüman olarak gören, dinleyen, İslâm dinini kabul eden ve bu iman ile ölen kimselerdir. Onun zamanında yaşadığı ve davetinden haberdâr olduğu halde kendisine inanmayan kimselerde bir hayır olmayacağı ise her müslümanın kabul ettiği bir gerçektir. Daha sonra gelecek nesillerin olumsuz yanlarından bahsetmesi, onların hepsinin böyle olacağı anlamına gelmez. Fakat zamanla toplumdaki bozulmanın artacağı ve gelecekte insanların hassasiyetlerinin daha az olacağına dikkatimizi çekmektedir. Hatta bu, hoş görülmeyen ve kötü sayılan vasıflardan uzak durmak için bizlere bir uyarı kabul edilmelidir.

Hadisimizde bildirildiğine göre, gelecekteki nesillerin arzu edilmeyen vasıflarından biri, kendilerinden istenilmediği halde şâhitlik yapmalarıdır. Burada hoş görülmeyen, sakındırılan şâhitlik, görmediği ve bilmediği bir konu hakkında yalancı şahitliktir. Çünkü, bir konuda bilgi sahibi olan kimsenin kendisinden istenilmese bile, gerçeğin ortaya çıkması için şahitlik yapması ve hakkın yerini bulmasına katkı sağlaması dinimizin tavsiye ettiği prensiplerdendir. Emanet ehli olmak iyi müslümanlığın gereklerindendir. Emanete ihanet ise münafıklık alâmetidir.

Hadisimizin verdiği bilgiye göre bozuk nesillerin ortaya çıkması halinde, insanlar hainlik yapmaya başlayacağı için kendilerine güvenilmez. Bu durum, bozulmanın ve toplumun sapmasının belirtilerinden biridir. Ortaya çıkacak bir başka olumsuzluk, nezreden yani adak adayan kimsenin adağını yerine getirmemesi, böylece Allah (c.c.)’a karşı söz verip sözünde durmamasıdır. Çünkü bir insanın adağını yerine getirmesinin vacip olduğunda bütün alimler görüş birliği içindedirler.

Bir başka bozulma alâmeti de semizliğin artması, şişmanlığın çoğalmasıdır. Fakat bu herkesin şişman olacağı anlamına gelmez. Ayrıca doğuştan şişman olanları kapsayıcı bir yönü de yoktur. Burada kötülenen şişmanlık, yemeğe aşırı düşkünlük, besleyici şeyler yemeye özen göstermek, lüks yemekler yemeyi hayatının bir parçası haline getirmek ve israf içinde bir ömür sürmekten doğan şişmanlıktır; daha doğrusu şişmanlığa vesile olan bu sayılan haller ve benzerleridir. Bununla kastedilenin karnı tok sırtı pek zenginler ile mevki ve makam sahipleri olduklarını söyleyenler de olmuştur. Böyle kimselerin başkalarını düşünmesi, sıkıntılara göğüs germesi, musibetlere sabretmesi son derece zor olduğu gibi, tasvip edilmesi de mümkün değildir.

Hz. Aişe (r.a.) ev halinden şöyle bahsetmektedir: “Muhammed (s.a.v.)’in ailesi, onun vefat ettiği ana kadar, iki gün arka arkaya arpa ekmeğiyle karnını doyurmadı.” [6]

Müslim’in bir rivayeti de şöyledir: “Muhammed (s.a.v.)’in aile efradı, Medine’ye geldiği günden vefat ettiği ana kadar, üç gün arka arkaya buğday ekmeğiyle karnını doyurmadı.” [7]

Hadisimizin rivayetlerinden birinde arpa ekmeği, diğerinde buğday ekmeğinden bahsedildiğini görmekteyiz. Peygamber Efendimiz’in zamanında hem arpa hem de buğday, ele geçirilmesi ve bulunması zor yiyecek maddeleriydi. Buna rağmen her iki maddeyi yeme imkânı en yüksek olan kimse de Peygamberimiz (s.a.v.) idi. Fakat Resûl-i Ekrem, hiçbir zaman içinde yaşadığı toplumun sahip olmadığı imkânları elde etme ve onlardan farklı yaşama gibi bir eğilim içinde olmadı. İnsanlar açlık çekmekteyse, bunu önce ve herkesten çok Peygamber Efendimiz ve ailesi çekti. Oysa Cenâb-ı Hak tarafından Peygamberimiz (s.a.v.)’e, isterse yeryüzünün hazinelerinin verilmesi, dilerse Mekke’nin dağlarının kendisi için altın kılınması teklif edilmişti. Resûl-i Ekrem bunları istemeyerek şöyle dedi: “Bir gün aç kalıp sabreder, bir gün karnımı doyurur şükrederim. Çünkü iman biri diğerini tamamlayan iki yarımdır: Bir yarısı şükür, diğer yarısı da sabırdır. Allah da şöyle buyurur: “Şüphesiz bunda çok sabreden, çok şükreden herkes için ibretler vardır” [8]

Bu ve benzeri rivayetlerden hareketle, Peygamberimiz (s.a.v.)’in dünya hayatında lüksü ve zenginliği öne geçiren bir yaşayış tarzını arzu etmediğini, buna karşılık, açlık ve tokluk içinde geçen, sabrı ve şükrü yerine getirmeye vesile olan orta halli bir hayatı tercih ettiğini söyleyebiliriz. Bazılarının iddia ettiği gibi, Hz. Peygamber (s.a.v.)’in başlangıçta fakir, fakat sonradan zengin olduğu yönündeki anlayışı doğru kavramak gerekir. Bazen Hz.Peygamber (s.a.v.)’in elinde çok mal bulunduğu doğru ise de, bir başka doğru da onun elinde bulunan malı uzun süre tutmadığı, biriktirmediği, kendine saklamadığı ve Allah rızası için sarf ettiği gerçeğidir. Efendimiz (s.a.v.) vefat ettiğinde, zırhının, ödünç aldığı arpa karşılığında bir Yahudide rehin bulunmakta olduğu gerçeği, üzerinde durulup düşünülmesi gereken bir özellik taşır.

Urve’nin Âişe (r.a.)’dan rivayet ettiğine göre O: Ey kız kardeşimin oğlu! Allah (c.c.)’a yemin ederim ki, biz bir hilâli, sonra diğerini, sonra bir başkasını, yani iki ayda üç hilâli görürdük de, Resûlullah (s.a.v.)’in evlerinde hiç ateş yakılmazdı, demişti. Ben: ‘Teyzeciğim! O halde geçiminiz ne idi? dedim. Teyzem: ‘İki siyah, yani hurma ve su. Ancak şu var ki, Resûlullah (s.a.v.)’in ensardan sağmal hayvanları bulunan komşuları vardı. Onlar Resûlullah (s.a.v.)’e bu hayvanların sütlerinden gönderirlerdi; o da bize içirirdi’, dedi. [9]

Bu rivayet, Peygamber (s.a.v.) ailesinin ne kadar zor şartlar altında ve ne büyük bir geçim sıkıntısı içinde yaşadıklarını bize göstermektedir. Onların evlerinde günlerce sıcak yemek pişmediği olurdu. O günlerde sadece hurma yeyip su içerek yaşarlardı. Sahâbîlerin bir çoğunun durumu da özellikle Medine’de İslâm’ın ilk yıllarında bundan farklı değildi. Şu kadar var ki, gerek ensar gerekse muhacirlerden olsun bütün müslümanlar birbirlerine son derece yardımcı olmakta ve ellerinde bulunan her şeyi paylaşmaktaydılar. Hatta o dönemdeki bu paylaşım ve yardımlaşma örneğinin bir benzerini tarihin kaydetmediği, herkesin kabul ettiği bir gerçektir. İşte Peygamber Efendimiz de aynı şartlarda hayatını sürdürmüş, güç yetirmesi mümkün olduğu halde, içinde yaşadığı toplumdan farklı, seçkin bir hayat yaşamayı aklından geçirmemiştir. Böylece, toplumu yöneten ve onları idare edenlerin nasıl olması gerektiğinin de eşsiz örneğini sergilemiştir.

Ebu Saîd el-Makbürî’nin Ebû Hüreyre (r.a.)’den rivayet ettiğine göre, Ebû Hureyre, önlerinde kızartılmış koyun bulunan bir topluluğa rastladı. Topluluk kendisini davet etti; fakat o yemek istemedi ve ‘Resûlullah (s.a.v.), arpa ekmeğine bile doymadan dünyadan çıkıp gitti' [10] dedi.

Sahâbe-i kirâm, Peygamber Efendimiz’e uyma, O’nu takip etme hususunda çok gayretli idi. Burada Ebû Hüreyre’nin kızartılmış eti yememesi, onu yemek câiz olmadığı için değil, Resûlullah (s.a.v.)’ın karnını arpa ekmeğiyle bile doyurmamış olduğunu hatırlamaktan kaynaklanan bir davranıştır. Böyle rivayetlere bakarak, Resûl-i Ekrem’in karnını hiçbir zaman doyurmadığı gibi bir kanaata varmak da yanlıştır. Çünkü gerek Peygamberimiz (s.a.v.), gerek ashabı zaman zaman karınlarını doyururlardı. Ama onlar genelde az yerler, lüks ve israftan uzak kalırlardı.

Enes (r.a.) şöyle dedi: ‘Nebî (s.a.v.) vefâtına kadar kibir sofrası üzerinde yemek yemedi. Yine o, vefat edinceye kadar katıksız undan yapılmış ekmek de yemedi. Buhârî’nin bir rivayeti şöyledir: Hz.Peygamber, kızartılmış bir koyunu gözüyle hiç görmedi.’ [11]

Hz. Peygamber (s.a.v.)’in halis, katıksız undan yapılmış ekmek yememiş ve kızartılmış koyunu mübarek gözleriyle görmemiş olması, bunların yenilmesinin yasaklığından değildir. Yukarıda da ifade ettiğimiz gibi, Peygamber Efendimiz’in mütevâzî bir hayatı tercih etmesi, fakir bir toplumun içinde onların şartlarında yaşama inancı ve buna paralel bir hayat tarzını benimseyip uygulamasından kaynaklanmaktadır.

Nu’mân İbni Beşîr (r.a.) şöyle dedi: ‘Ben, Peygamberiniz (s.a.v.)’in karnını doyuracak âdi hurma bile bulamadığını gördüm.’ [12]

Sahâbe-i kirâmın, Peygamberimiz (s.a.v.)’den sonra yaşayanları pek çok dünyalık nimetlere ve zenginliklere kavuştular. Fakat onlar, geçmişlerini unutmayıp, Efendimiz zamanındaki durumlarını hatırlayarak kendilerinden sonraki nesillere hem Peygamberimiz (s.a.v.)’in hem de kendilerinin daha önceki hallerini anlattılar. Bu durum, müslümanların meşru olan dünyalık nimetlerden faydalanmadığı veya bunu câiz görmedikleri anlamına gelmez. Fakat dünyaya ve dünyalığa aşırı derecede bağlanıp kalmamaları yönünde onlara bir uyarı niteliği taşır. Bu uyarılarda bulunurken, onların kendilerine örnek ve rehber edineceği kişinin Resûl-i Ekrem olması kaçınılmaz bir zaruretti. Çünkü ashab-ı kiram, Allah Teâlâ’nın hoşnutluğuna kavuşmanın peygamberine uymakla mümkün olacağını çok iyi bilmekteydi. Müslim’in bir rivayetinde, Nu’mân İbni Beşîr’in sözünün başında, buraya alınmamış olan şu ilave bulunmaktadır: “Siz dilediğiniz kadar yiyecek ve içecek içinde değil misiniz?”

Bu, varlık içindeki insanlara bir uyarı, bir dikkat çekmedir. Çünkü bu ek cümle, ashâbın ve müslümanların belli bir dönem sonunda istedikleri her şeye kavuştuklarını gösterir. İşte bu haldeki insanlara yakışan, hem geçmişteki fakir ve yoksulluk günlerini, hem de bu nimetlere sahip olmayan kardeşlerini unutmamak olmalıdır.

Sehl İbni Sa’d (r.a.) şöyle dedi: Resûlullah (s.a.v.), Allah (s.a.v.)’ın kendisini peygamber olarak gönderdiği andan vefat ettirdiği zamana kadar elekten elenmiş has un görmedi. Sehl’e: ‘Resûlullah (s.a.v.) zamanında siz elek kullanır mıydınız?’ diye soruldu. Sehl: ‘Resûlullah (s.a.v.), Allah Teâlâ’nın kendisini peygamber gönderdiği andan vefât ettirdiği ana kadar elek de görmedi, dedi. Sehl İbni Sa’d’a: ‘Elenmemiş arpa ununu nasıl yiyordunuz?’ denildi. O: Biz arpayı öğütür ve savururduk. Kepeğin uçanı uçardı; kalanını da ıslatıp hamur yapardık, dedi. [13]

Sehl İbni Sa’d, Peygamber Efendimiz’in özellikle peygamberlik döneminde elekten elenmiş hâlis un ve un eleme aleti olan eleği görmediğinden bahsederken daha önce bunları görmediğini değil, kullanmamış olduğunu anlatmak istemiştir. Çünkü Hz. Peygamber (s.a.v.)’in çocukluk ve gençlik döneminde Şam diyarına gittiği bilinmektedir. Orada hem elenmiş un hem de eleğin bol olduğunu pek çok rivayetten öğrenmekteyiz. Görüldüğü gibi hadisler bize o günkü sosyal hayatı, örf ve adetleri, halkın yaşayışını da öğretmektedir. Bu sebeple hadisler müslümanların olduğu kadar, gayr-i müslim ilim adamlarının da inceleme alanı olmaktadır.

Sehl, Peygamberimiz (s.a.v.)’in bunları görmediğinden bahsederken, onları elde etmeye çalışmadığını sade bir hayatı tercih ettiğini anlatmak istemiştir. Fakat değişen ve gelişen şartlar, müslümanların kısa zamanda medeniyetin bütün unsurlarına sahip olmalarını sağlamış, hatta onlar bunu çok daha ileri safhalara götürerek, tarihe mührünü vuran büyük İslâm medeniyetini kurup geliştirmişler ve insanlığa hayırlı bir miras bırakmışlardır. [14]

Şireh Hastalığından Kurtuluş Yolu

Konuya ilişkin ayet-i kerimeler, hadis-i şerifler ve İslâm alimlerinin sözlerinden ve uygulamalarından anlıyoruz ki, şireh insanın hem dünya hayatını ve hem ahiret hayatını sıkıntıya sokan, onu huzursuz ve mutsuz eden bir hastalıktır. Başlangıçta yemek ve içmek insanın hoşuna gitse ve zevklerini tatmin olarak görünse de daha sonra orta ve uzun vadede bu tatmin ve tıka basa karın doyurma şişmanlık, bedeni hastalıklar, psikolojik rahatsızlıklar kendisini beklemektedir.

İnsanı dünya ve ahirette rahat ettiren önemli esası hiç unutmamalıdır:

1. Kıllet-i kelam (az konuşmak)

2. Kıllet-i taam (az yemek)

3. Kıllet-i menam (az uyumak)

Cenab-ı Hak, bütün Müslümanları diğer ahlâki hastalıklardan ve şireh hastalığından muhafaza buyursun.

[1] Ahlâk Lügatçesi, Ö. N. Bilmen

[2] Tasavvufî Ahlâk, M. Z. Koktu; Mecmau’l-Adab, Sûfi Zade.

[3] Tirmizi, Kıyamet, 38, (2480); İbnu Mace, Et'ime, 50, (3350).

[4] Tirmizi, Zühd, 47; İbnu Mace, Et'ime 50.

[5] Buhârî, Şehâdât, 9, Fezâilu Ashâbi’n-Nebî, 1, Rikak 7, Eymân 10, 27; Müslim, Fezâilu’s-Sahâbe, 214.

[6] Buhârî, Eymân, 22; Müslim, Zühd, 22; Buhârî, Et’ıme, 23, 27; Nesâî, Dahâyâ, 37; İbni Mâce, Et’ıme 48, 49.

[7] Müslim, Zühd, 20; Buhârî, Rikak, 17.

[8] İbrâhim Sûresi, 14/5.

[9] Buhârî, Hibe, 1; Rikak 17; Müslim, Zühd, 28.

[10] Buhârî, Et’ıme 23.

[11] Buhârî, Et’ıme 8, Rikak 16; Tirmizî, Et’ıme 1, Zühd 38; İbni Mâce, Et’ıme 20.

[12] Müslim, Zühd 34, 36; Tirmizî, Zühd, 39; İbni Mâce, Zühd, 10

[13] Buhârî, Et’ıme, 23.

[14] Riyazü’s Salihin Terc. Ve Şerhi, Yaşar Kandemir, İsmail Lütfi Çakan, Raşit Küçük.