Topic 1430
SAHABE (r.a.)’NİN CİHADA VERDİĞİ ÖNEM
Allah Rasûlü nasıl yaşarsa sahabe (r.a.) de aynen öyle yaşamaya çalışırdı. Zira sahabe (r.a.), öbür tarafta yani ahirette O’nunla beraber olabilmenin, burada O’nu adım adım takip etmekten geçtiğinin şuurundaydı. Hatta onların arasında Sevban (r.a.) gibi öyleleri vardı ki, Allah Rasûlü’nden ayrı kalma düşüncesi bile akıllarına geldiğinde, yemekten kesilir ve rahatsız olurlardı.
Efendimiz (s.a.v.) bir cihada çıkmış, Sevbân (r.a.) ise bu seferde O’nunla bulunamamıştı. Allah Rasûlü döndüğünde herkes gelip kendisini ziyaret ederdi. Bunlar arasında Sevban (r.a.) da vardı. Sararmış, solmuş ve âdeta bir deri bir kemik kalmıştı. Şefkat Peygamberi (s.a.v.) sordu: ‘Sevban ne bu halin?’ Şöyle cevap verdi: ‘Ya Rasûlallah! Beynimi kemiren bir düşünce var ki, işte o beni bu hallere soktu. Kendi kendime düşündüm. Ben, Allah Rasûlü’nden üç günlük ayrı kalmaya dahi tahammül edemiyorum. Ebedî bir âlemde bu ayrılığa nasıl güç yetirebilirim? Çünkü O, Allah’ın Rasûlü ve makamı da muallâdır. Gireceği cennet de ona göre olacaktır. Halbuki ben sıradan bir insanım. Cennete girmiş dahi olsam, Allah Rasûlü’nün gireceği cennete girebilmem mümkün değildir O halde ben O’ndan ebedî ayrı kalacağım. Bunu düşündüm ve bu hale düştüm.’
Allah Rasûlü, bu dertli insana, derde derman şu ölümsüz ifadeleriyle karşılık verdi: ‘Kişi sevdiğiyle beraberdir.’
Kişiyi sevmek, ona benzemek ve onun hayatını kendine hayat edinmekle olur. Gerçekten de sahabe, bu mevzuda alabildiğince hassastı.
Bir başka örnek; bir muharebe gecesinde iki sahabi nöbet bekliyor. Gündüz akşama kadar kılıç sallamış bu insanlar, gece de sabaha kadar nöbet tutacak ve düşmanın muhtemel saldırısını orduya haber vereceklerdi. Biri diğerine, ‘Sen istirahat et de biraz ben bekleyeyim, sonra da seni kaldırırım’ der. İstirahata çekilen çekilir, diğeri de namaza durur. Bir ara düşman vaziyeti anlar ve ayakta namaz kılmakta olan bu sahabeyi ok yağmuruna tutar. Vücudu kan revan içinde kalmıştır; ancak o, namazını bitirinceye kadar dayanır ve namazını bitirdikten sonradır ki, yanındakini kaldırır. Arkadaşı, onun durumunu görünce hayretten dona kalır ve ‘niçin birinci ok isabet ettiğinde haber vermedin?’ der. Cevap şöyledir: ‘Namaz kılıyor ve Kehf sûresini okuyordum. Duyduğum o derin zevki bozmak, bulandırmak istemedim.’
Demek, huzur onu böyle çepeçevre kuşatmıştı. Sanki namazda Kur’an okurken, Kur’an bizzat ona nazil oluyor ve sanki Cibril (a.s.), onun ruhuna Kur’an solukluyordu da, o da böyle bir vecd içinde iken bağrına saplanan okun acısını dahi duymuyordu. İşte büyük ve küçük cihadı kendinde toplayan insanların durumu ve işte cihad adına hakikatin gerçek yüzü...
Bir gün Hz. Ömer (r.a.)’e kızı Hafsa (r.a.) validemiz; ‘Babacığım, dıştan gelen devlet elçileri oluyor ve daima yeni yeni heyetler kabul edip, görüşüyorsun. Üzerindeki elbiseyi yenilesen daha iyi olmaz mı?’ der. Hz. Ömer (r.a.), kızından bu sözleri duyunca beyninden vurulmuşa döner. Allah Rasûlü ve Hz. Ebubekir’i kastederek: ‘Ben bu iki dosttan nasıl ayrı kalabilirim? Doğrusu, dünyada onlar gibi yaşamalıyım ki, ahirette de onlarla beraber olabileyim.’ Cevabını verir.
Allah Rasûlü ve sahabenin yolu budur. Onlar, her zaman Cenâb-ı Hakk’la sıkı bir irtibat içinde oldular. Onların zikir ve ibadetleri, o kadar çok ve derince idi ki onları görenler, ibadetten başka hiçbir şeyle meşgul olmadıklarını zannederdi. Halbuki, onların dünyevî yanları da bundan geri değildi.
Onlar âdeta ihlasın özü ve hülasasını temsil ediyor ve yaptıkları her işi Allah rızası hedefli yapıyorlardı. Her işlerinde bir iç derinliği ve murakabe vardı. İşte karşımızda yine bir ihlas abidesi olan Hz. Ömer (r.a.); hutbe esnasında bir ara, hiç münasebet yokken mevzuu değiştirir: ‘Ya Ömer! daha dün, baban Hattab’ın develerini güden bir çobandın..’ der ve hutbeden iner. Kendisine sorarlar: ‘Durup dururken seni böyle bir şeye sevkeden de neydi?’ Cevap verir: ‘Aklıma halife olduğum geldi...’ Başka bir gün, sırtında bir çuval dolaşıyordu. Niçin böyle dolaştığını soranlara, yine aynı cevabı vermişti: ‘İçimde bir gurur hissettim ve onu böyle aşayım dedim.’
Ömer b. Abdülaziz, bir dostuna mektup yazar. Mektup çok edebî yazılmıştır. Kalkar, mektubu yırtar. Sebebini soranlara, ‘Mektubu beğendim ve içimde bir gurur hissettim, onun için onu yırttım’ der.
Ruhen olgunluğa ermiş, ruhuyla bütünleşmiş ve paklaşmış bütün bu temiz kimselerin cihadı, Allah rızası için olacağından, asla semeresiz de kalmaz. Bu itibarla, kendi iç meselelerini halledememiş riyadan, ucubdan, gurur ve kibirden kurtulamamış, şurada-burada çalım satmak için iş gören insanların cihad adına yaptıkları şeylere gelince, bunlar yapmaktan çok yıkmaktır. Böylelerinin, bir devrede belli bir seviyeye kadar ulaşmaları mümkün olsa da neticeye varmaları mümkün değildir.
İslâm’ın yetiştirdiği büyük ve hakikî mürşidlerden hiç biri, cihadı tek yönlü olarak ele almamış ve demir parmaklıklar arkasında bile hakkı tebliğ ve neşretme gayretinden bir an dahi geri kalmamışlardır. Bunlar, aynı zamanda Rableriyle olan münasebetlerini de asla gevşetmemiş ve hizmetlerinin çapı ne derece geniş olursa olsun, kalp dairesini hiç mi hiç ihmale uğratmamışlardır. Bu sayede veralardan duydukları her şey, onlarda yeni bir irfan peteğinin oluşmasına vesile olmuş ve böylece hep ihsan şuuruyla yaşamış; kendilerini her an Cenâb-ı Hakk’ın murakabesinde hissetmiş ve bu amelleriyle Rablerine o derece kurbiyet ve yakınlık kazanmışlardır ki, Rab, onların gören gözü, tutan eli olmuş ve böylece de onların birleri bereketlenip binlere ulaşmıştır.