The Value of the World and Its Deeds
Ahiret sevgisi her mümin için en önemli bir görevdir. Zira ahiret baki (kalıcı), daimî, dünya ise fanî (geçici)’dir. Bunun için de bakî ve daimî olan ve her türlü arzulardan arınmış, nimetleri tükenmez, her zaman istediğine ulaşılacak; hastalık, fakirlik ve ölüm gibi hallerin de bulunmayacağı ve en iyisi ise, varlıkların sahibi, bütün nimetleri bize bahşeden Allah zü’l-Celal’in Cemalini de müşahede etmek gibi en büyük nimete kavuşmaya da ahirette erişileceğine göre, fanî olan dünyaya, ahiret sevgisini tercih etmek en akıllıca bir iştir.
Ahiret yolu olan bu dünyada imana ve ahiret sevgisine zarar verecek, kötü ve yasak olan fenalıklardan uzak kalmak gerektir. Dünya sevgisiyle ahiret sevgisi bir arada bulunamayacağından, bunlar terazinin iki kefesine benzetilmiştir. Dünya tercih edilince, ahiret kefesi boş kalır. Ahiret tarafı tercih olununca dünya kefesi boş kalır. Bunun için dengeli kullanabilmek ve yaşayabilmek en akıllıca bir iştir: Çünkü dünya sevgisinin, bütün günahların başı olduğu herkesin bildiği bir husustur.
Toprak (dünya-arz) her gün beş defa insanoğluna seslenerek şöyle der:
‘1-Ey insanoğlu! Benim üstümde yürürsün, fakat sonunda gideceğin yer, benim içimdeki kabirdir.
2-Ey insanoğlu! Benim üstümde renk-renk, çeşit- çeşit yiyecekleri yersin, içime geldiğin zaman ise böcekler seni yer!
3-Ey insanoğlu! Benim üstümde gülersin, fakat biraz sonra içime (kabre) girince, ağlarsın!
4-Ey insanoğlu! Benim üzerimde ferahlanıyorsun, fakat biraz sonra kabre girince kederleneceksin!
5-Ey insanoğlu! Benim üzerimde günah işlersin, fakat biraz sonra kabre girince azap görürsün!’
İslâm dini, dünya ve ahiret dengesini tam olarak kurmuştur. Dünya vasıta (araç), ahiret gaye (hedef)’dir. Bu vasıtadan faydalanarak, daha emin ve daha seri olarak gayeye ulaşılır. Aracı terketmek, yolu uzatır ve işimizi güçleştirir. Bazı kimseler, ahiret hayatının gaye olduğunu unutuyor, çalışmalarında dünyayı gaye haline getiriyorlar. Dünyada dünya için çalışan, manasını kaybeden bir hayatın maddesine bağlanan insan, dünyası uğrunda ahiretini heba etmiştir. Namaz, oruç ve diğer ibadetleri bırakarak, gayeyi vasıtaya feda etmiştir. Böyle bir hareket tarzı, ifrattır, yanılmadır. Bir takım kimseler de, tamamen dünyayı terk edip, zahidane bir hayat sandıkları tembellik yolunu takip ederek, dünyayı yüz üstü bırakmışlar, sanki İslâmiyet’i, meskenet ve tembellik dini, bir lokma ve bir hırka ile yetinmeyi emreden bir dinmiş gibi göstermeye sebep olmuşlardır. Bu şekil hareket etmek de tefritte hataya düşmektir.
Görülüyor ki, Allah Teâlâ ihsan ettiği şeylerde ahiret yurdunu aramamızı emrederek, nazarı dikkatimizi ulvi hayata çevirmemize işaret ediyor. ‘Dünyadan nasibini de unutma’ emri ile bu âlemle olan alakamız tayin ediliyor. Demek ki, dünyada bizim için bir nasibin bulunduğunu unutmayacak ve ahireti de asla ihmal etmeyeceğiz. Peygamber (s.a.v.) hadis-i şeriflerinde: “Dünya ahiretin ekim tarlasıdır.” buyurmuşlardır.
İnsan gemi gibidir, servet de suya benzer. Ahiret limanına ulaşması gereken bu gemiyi, arızalı ve çalışmaz halde bırakamayız. İnsanlık gemisinin yürüyebilmesi için, çalışma şarttır. Deniz suyun zararı gemide delik ve çatlak bulunması halindedir. Şair şöyle der:
Ey kardeşim, insanlardan bazıları hayvandır,
Görünüşte basiretli, akıllı insandır;
Malına bir zarar gelse hemen anlar,
Dinde bir zarar geldiğinde, şuursuzca duraklar.
Cimrilik bir hastalıktır- insan olana yaraşmaz,
Akıllılar, dindarlar cimrilikle bağdaşmaz,
Zenginlikte cimriliği kim tercih ederse,
Yemin ederim ki, aldanmıştır o kimse,
Yazıklar olsun dünyayı, ahireti mahveden kimseye,
Dinden sonra, dünyayı ucuz satan kimseye.
Mal, dosta, fakire, fayda vermediği vakit,
Hiçbir şey kalmaz sahibine o vakit.
Varisin elidir o malın sonu,
Ver, sakın korkma, rızkın azalır diye,
Rızıklar, kullara Allah (c.c.) tarafından taksim edilmiştir.
İnsanları, cömert olanlara dost gördüm.
Cimriyi ise, âlemde dostsuz gördüm.
Büyüklerden birine: ‘Allah (c.c.) adamı olmak bakımından, Halife Ömer bin Abdülaziz (r.a.) mi, yoksa Üveys el-Karanî mi daha ilerde idi?’ diye sordular. ‘Abdülaziz daha ileriydi; çünkü Ömer bin Abdülaziz (r.a.) kendini ibadete verdiği zaman, büyük bir servete sahipti. Üveys ( r.a.) ise, on paraya muhtaçtı. Bu kadar zengin olduğu halde, dünyadan yüz çevirmek, her kula nasib olmaz.’ ‘Evet ama! Üveys (k.s.) de zengin bir kimse olsaydı, yine aynı yolda yürümeyeceğini nereden biliyorsun?’ Büyük zat şu cevabı verdi: ‘Tecrübe edilmiş kimse, tecrübe edilmeyenle bir olmaz.’
Rasûlullah ( s.a.v.) buyurdular: “Ümmetimin üzerine öyle zaman gelir ki, onlar beş şeyi severler, beş şeyi de unuturlar:
1-Dünyayı severler, ahireti unuturlar.
2-Malı severler, hesabı unuturlar.
3-Halkı severler, Halıkı (c.c.) unuturlar.
4-Günahları severler, tevbe etmeyi unuturlar.
5-Sarayları (köşkleri) severler, kabri unuturlar.”
Hz. Lokman (a.s.) oğluna: ‘Ey oğlum! Ahmak bir insanla oturma! İkiyüzlü ile ihtilafa düşme! Gereksiz yere gülme! İhtiyatsız yürüme! Seni ilgilendirmeyen şeyi sorma! Ey oğlum! Dünyadan nasibini al; kazancın fazlasını ahiretin için sarfet! Dünyayı tamamen terk etme ki, başkasının eline bakmış olursun ve başkalarının boynuna yük olmuş olursun!’
Hasan Basri (k.s.) şöyle der: ‘İnsan, dünyada üç şeye hasret gider; Topladığına doymaz, umduğuna kavuşmaz, önündeki ahiret için azık hazırlamaz. Dünyanın senden sonra nasıl olduğunu görmek istersen, senden evvel ölenlerden sonra ne olduğuna bak!’
Rasûl-ü Ekrem (s.a.v.): “Bir kimse kırk yaşını geçer de, iyiliği kötülüğünden çok olmazsa, Cehenneme hazırlansın! Sonunun ne olacağını bilmeyip dünyaya aldanan insan, ipek böceği gibidir. Zira ipek böceği kendine yuva örer ve sonunu bilmez. Sonra ondan çıkmak ister; çıkacak yer bulamayıp, ördüğü yuvasında ölür ve çalışması başkalarının işine yarar.”
Abdurrahman İbni Avf (r.a.) anlatır: ‘Rasûlullah (s.a.v.) şöyle buyurdular: “Allah'ın lanetine uğrayan şeytan, mal sahipleri (zenginler) hakkında şöyle seslenir: (Allah'tan ve ibadetlerden gafil) mal sahibi mutlaka şu üç zararın biriyle benden kurtulamaz. Sabah ve akşam yanına gider, ona vesvese veririm: Birincisi, haram yoldan kazanmasını (helal olmayanı almasını) sağlamaya çalışırım. İkincisi, meşru olmayan kötü yollara harcamasını sağlarım. Üçüncüsü, ona malı öyle sevdiririm ki, hakkıyla; yerli yerince harcayamaz. Zekât, sadaka veremez, hayır yollara harcayamaz.”
Dünya hayatı ile ahiret yaşayışı ve nimetleri kıyaslanacak olursa, altın ile tuğla, mücevher ile cam kırığı arasındaki kadar büyük bir fark vardır. Allah (c.c.) Kur’an-ı Kerim’de : “…Dünya hayatını ahirete tercih mi ediyorsunuz? Fakat dünya hayatının faydası ahiretin yanında pek azdır.” [1] buyurmaktadır. Bu ayet-i celilede açıkça görüldüğü üzere, dünyanın değersizliği ahirete nisbetle ifade edilmiş olmaktadır. Yoksa dünya hiç değeri olmayan bir şeydir denilmemiştir. Müslim’in rivayet ettiği bir hadis-i şerifte peygamberimiz (s.a.v.): “Ahiret (hayatın)ın yanında dünya, ancak birinizin parmağını denize sokmasına benzer. Ne (kadar bir yaşlık) ile döneceğinize baksın. Dünya tatlı ve hoş manzaralıdır. Allah (c.c.) sizi orada halife kıldı da, nasıl hareket edeceğinize bakıp duruyor. Dünyadan ve kadından sakının!” buyurdular. Bu hadiste ahiretin ebedî hayatı, serveti, nimetleri ve hudutsuz saadetleri yanında, dünyanın değerinin, parmakta kalan yaşlık gibi, azlığına işaret edilmiştir. Fakat parmakta hiçbir şey kalmaz denilmemiştir.
İnsan dünyayı kalbine sızdırmaz, elinde tutarsa, ondan vasıta olarak faydalanırsa, mal arttıkça, şükrünü artırıp ibadetine devam ederse, dünya kötü olamaz. Peygamberimiz (s.a.v.) bir hadis-i şerifte ise, “Dünya, müminin zindanı, kâfirin cennetidir.” buyurmuştur. Bu hadis-i şerifin içinde gizlenen ince mana: Allah Teâlâ’nın ahirette kuluna ihsan edeceği saltanat ve nimetler yanında, bütün debdebesi ile dünya, ancak bir hapishane gibi kalır demektir.
Rasûlullah (s.a.v.) bir gün, bir kavme ait mezbelelikten geçerken orada durakladı. Orada bir koyun ölüsü gördü ve yanındakilere hitaben: “Sahipleri bu koyunu, hor ve hakir gördüler değil mi?” buyurdu. Ashab, ‘Hor ve hakir gördükleri için buraya atmışlar’ dediler. Bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a.v.) buyurdular ki: “Allah’a göre dünyanın hor ve hakirliği, bu koyunun sahipleri yanındaki hor ve hakirliğinden daha fazladır. Dünyanın, Allah (c.c.) nezdinde, sivrisineğin kanadı kadar ağırlığı olsaydı, kâfire ondan bir yudum su vermezdi.” buyurdular.
Rasûlullah (s.a.v.): “Dünyalığı kime topluyorsun? Biliyorsun ki ölüm var. Kime yüksek binaları inşa ediyorsun? Biliyorsun ki, senin evin kabirdir.” buyurmuşlardır.
Yine Rasûlullah (s.a.v.), “İnsanlardan öyle kimseler vardır ki, ne malının zekâtını vermeye razı olur; ne kendisi yer; ne de çoluk çocuğuna yedirir. Onun bütün isteği ve zevki, paralarını görmesi ve elinde bulundurmasından ibarettir. Hâlbuki o öleceğini biliyor.” buyurdu.
Rasûlullah (s.a.v.) buyurdu ki: “Ey Ashab-ı Kiram! Sizden sonra bir kavim gelir ki, onlar yemeklerin en iyisini ve nefisini yerler; binitlerin en iyisine binerler; kadınların en güzelini nikâhlarlar; elbiselerin en güzelini giyerler. Onların mideleri az bir şeyden doymaz. Gözleri doymaz, çoğa bile kanaat etmezler. Onlar dünyaya sarılacaklar, heva ve heveslerine uyacaklardır.”
Hz. İsa (a.s.) bir yerden geçerken bir kafatası gördü ve ona ayağı ile vurarak şöyle dedi: “Allah’ın (c.c.) izni ile konuş!” Kafatası Allah’ın (c.c.) izni ile dile gelerek dedi ki: ‘Allah (c.c.)’ın Peygamberi! Ben şu zamanın hükümdarıydım. Bir ara başında tacım, etrafımda muhafızlarım, yakınımda hizmetçilerim bulunduğu halde tahtımda oturuyordum. Bir de baktım ki, ölüm meleği bana göründü. Sonra ruhum çıkıp, ben bu hale geldim. Halbuki keşke mülküm-tahtım benden uzak olsaydı, keşke onların bana olan yakınlığı olmasaydı.’
Bu günahkârların uğradığı musibettir. İtaatkâr olanlara ibret olarak yeter. Peygamberler (a.s.), ölüm anındaki sıkıntıyı ve ölüm sarhoşluğunu anlattılar. Ölüm meleğinin gözle görünmesinden dolayı kalbe düşecek korkuyu anlatmadılar. Eğer kişi ölüm meleğinin suretini gece rüyasında görmüş olsa, geride kalan ömrü gam ve kasvetle dolu olurdu. Ya ölüm halinde ölüm meleğinin suretini görenin hali ne olur? Allah (c.c.)’a itaat edenler ise, ölüm meleğini en güzel şekilde görürler.
Hz. İsa (a.s.) “Ateşle suyu bir kapta bulundurmak mümkün olmadığı gibi, dünya sevgisiyle ahiret sevgisini bir kapta bulundurmak da doğru olmaz.” buyurmuşlardır. Rivayete göre, Nuh (a.s.) vefat ettiği zaman, Cebrail (a.s.) kendisine: “Ey Peygamberlerin en uzun ömürlüsü, dünyayı nasıl buldun?” diye sormuş. O da şu karşılığı vermiş: “Dünyayı iki kapılı bir ev olarak buldum. Bir kapısından girdim, diğerinden çıktım.”
Hz. İsa (a.s.) şöyle buyurur: “Vah o dünyaya tapanlara! Nasıl ölecekler, dünyayı ve dünyada bulunanları nasıl terk edecekler? Dünya, onları aldatır, rezil eder: onlar ise dünyaya güvenir, itimad ederler. Yazıklar olsun dünyaya aldananlara! Onlara istemediklerini nasıl gösterdi. Yazık ol kimseye ki, işi gücü dünyadır; ameli hatalarla doludur. Yazık! Onlar yarın Allah’ın huzurunda günahlarıyla rezil olacaklardır.”
Peygamber veya evliya, Hz. Nuh (a.s.)’ın oğlu Yafes soyundan gelen, Hz. İbrahim (a.s.) ile görüşüp duasını alan, İskender-i Zülkarneyn (r.a.)’e: ‘Maşrik ve Mağrib diyarını nasıl fethettin?’ demişler. ‘Çünkü senden evvelki padişahların hazineleri, malları, askerleri seninkinden daha çoktu. Böyle iken onlara bu kadar fütuhat müyesser olmadı.’ Zülkarneyn şöyle cevap verdi: ‘Cenâb-ı Hakkın yardımıyla her fethettiğim memleketin ahalisini incitmedim ve geçmiş padişahların adlarını iyilikten başka bir şeyle anmadım. Büyüklerin adlarını çirkin bir sıfatla anan kimselere ukala derler; büyük demezler. Çünkü taht, baht, emir, nehiy, vurma, tutma, mademki geçici şeylerdir; hepsi hiçtir.’ dedi.
Yine İskender-i Zülkarneyn, ölümüne yakın, çevresindekilere şöyle vasiyet etmiştir: ‘Beni tabuta koyduktan sonra, tahtayı yan tarafından delin ve elimi dışarıda bırakın, öylece halk içinde gezdirin. İnsanlar görsünler ki, işte ben dünyayı fethettim, ama elim boş olarak gidiyorum.’
Zülkarneyn ile ilgili olarak, Rasûlullah (s.a.v.) şöyle buyurdular: “İsmini duyduğumuz kimselerden, yeryüzüne dört kişi melik oldu: İkisi mü’min, ikisi kâfir idi. Mümin olan iki kişi, Zülkarneyn ile Süleyman idi. Kâfir olan ikisi de, Nemrud ve Buhtunnasar idi.”
Hz. Ömer (r.a.) tüccarlara şu şekilde hitap ediyordu: ‘Ey tüccarlar! Gündüzlerinizin evvelini ahiretinize tahsis ediniz! Ondan sonraki zamanınızı da dünyanıza!’
Yine Hz. Ömer (r.a.), Ebu Musa El-Eş’ari’ye gönderdiği mektupta: ‘Bil ki, idareciye düşen en gerekli şey, bu günün işini yarına bırakmamaktır. Aksi halde başınızda işler birikir; hangisini ele alacağınızı bilmez (bilemez) olursunuz. Böylece birçok işler, görülmeden elinizden çıkmış olur. Eğer biri dünya, biri de ahiret için olan iki işten, birisini seçme durumunda kalırsanız, ahiret işini seçiniz. Zira dünya geçicidir; ahiret ise ebedîdir. Daima Allah (c.c.)’ı hatırlayın ve Allah (c.c.)’ın kitabını okuyun; çünkü Allah’ın kitabı, bilgilerin pınarı ve ruhbanların baharıdır.’ buyurdular.
Hasan Basri (r.a.) şöyle der: ‘Emeli kısa olan bir kulun hali şudur: O, yediği her yemeğin ancak ölümünden sonra cenaze yıkayıcısının eliyle dışarı çıkacağını, topladığı dünyalıkların da ancak başkalarına yarayacağını zanneder. Başka türlü düşünenler uzun emellidirler.’
Ebu Osman En-Nehdi (r.a.) derdi ki: ‘Ben şimdi yüz otuz yaşındayım. Yaşım ilerledikçe her şey değişti ve başkalaştı. Ancak emelim değişmedi! Zira emelim, daha önce nasıl idiyse, şimdi de öyledir.’
Hasan Basri (r.a.) diyordu ki: ‘Biz öyle kimselere yetiştik ki, onlara göre dünya, sahibine iade edilmek üzere emanet edilmiş bir şey idi. Kolayca ve hafifçe ahirete göçmeleri de bundandı.’
İbrahim Bin Edhem (k.s.) anlatır: ‘Bir çobana rastladım. Yanında su veya süt olup olmadığını sordum. O da: ‘Evet, var! Hangisini daha çok seversin?’ diye sordu. Sert bir kayaya vurdu. Bundan su çıktı. Bu sudan içtim. Bu su kardan daha soğuk, baldan daha tatlı idi. Ben bu hale pek hayret ettim. Bunun üzerine çoban bana: ‘Hayret etme! Kul Mevlâsına itaat edince, her şey ona itaat eder.’ dedi.
Süleyman Darânî atına binmiş giderken, bir hamamın külhanında çalışan bir Hıristiyan, önüne çıkıp atının gemini tutmuş ve ‘Hani dünya müminin zindanı, kâfirin cenneti idi? Bir benim şu ateşin karşısında döktüğüm tere, battığım kire bak, bir de kendi saltanatına gözlerini çevir!’ demiş. Süleyman Darânî şöyle cevap vermiştir: ‘Eğer ben, bu hal ile devam eder ve iman ile ahirete gidersem, Cenâb-ı Hakk’ın bana ihsan edeceği nimetler yanında burası hapishane gibi kalır. Şayet sen de bu küfründe devam eder, Hıristiyan olarak ölecek olursan öyle acıklı bir azaba uğrarsın ki, şu külhan, gözünde Cennete döner.’dedi.
Cüneyd-i Bağdadî (k.s.), bir gün çölde gezerken, bir av köpeği görüyor; bakmış ki dişleri dökülmüş, aslanlara saldıran pençesinde güç kuvvet kalmamış, miskinleşmiş, tilkiye dönmüş. Köpeği bu halde görünce, ona bir parça yiyecek verip şöyle demiş: ‘Köpek, bilmem yarına ikimizden daha iyi hangimiz çıkacağız? Zahire (görünene) bakılırsa, bugün insan olduğum için ben senden iyiyim. Fakat bilmem ki kaza başıma ne getirecektir? Eğer imanımın ayağı kaymazsa, başıma Cenâb-ı Hakk’ın affı tacını giyeceğim, eğer üzerimdeki marifet kisvesi soyulacak olursa, senden çok aşağı olacağım.’
Yine Cüneyd-i Bağdadî (k.s.) buyurur: ‘Dünyanın bir saati, kıyametin bin senesinden daha iyidir. Bu bir saatte salih amel işlenebilir ve o bin senede bir şey yapılamaz. O halde Ey Mümin! Vakti boş geçirme! Zamanın kıymetini bil! En iyi şeylere sarfet! Namazlarını vaktinde kıl ki, kıyamet günü pişman olmayasın.’
Bir gün Cüneyd-i Bağdadî ile birlikte salihlerden biri, sabah namazına kalkıp, erkenden camiye giderler. Yolda yürürken bir ara o şahıs, O’na dönerek: ‘Şu sabah namazına kalkmayan, kuşlar bile uyanık, zikir halindeyken, gaflet içinde uyuyan insanlara ne buyurursunuz? Onlar gerçekten helak olmuş kişilerdir değil mi? Şu güzel ezan seslerine kulak tıkayan ve namaza kalkmayanlar cidden bedbaht kimselerdir değil mi?’ deyince: Cüneyd (k.s.) susturucu olduğu kadar, öğretici şu kesin cevabı verir: ‘Keşke sen de onlar gibi uyusaydın da, bu sözleri söylemeseydin.’
Seleften biri şöyle demiştir: ‘Ey insanlar! Teenniyle hareket edin, daima Allah'tan korkun! Emel ve eceli unutarak aldanmayın, dünyaya meyletmeyin! Çünkü o pek fazla hilebaz, pek fazla kandırıcıdır. Gurur ile size süslü püslü görünmüştür. Sizi temennileriyle aldatmıştır. Müşterisine süslü görünmüştür. Süslenmiş bir gelin gibi olmuştur. Gözler faltaşı gibi açılıp ona bakmakta, kalpler onun üzerine üşüşmekte, nefisler ona âşık olmakta. Oysa o nice âşıklarını öldürmüş, kendisine yaslanan nice kişileri mağlup etmiştir. Bu bakımdan onu hakikat gözüyle süzünüz. O öyle bir evdir ki onun yok edicileri çok. Onu Yaratan onu kötülemiştir. Onun yenisi çürür. Onun mülkü yok olur. Onun azizi zelil, onun çoğu az ve onun sevgisi ölümdür, onun hayrı elden çıkar. Allah'ın rahmeti sizin üzerinize olsun! Gafletinizden uyanın! Uykunuzdan silkinin! Hem de 'filan adam hastadır' veya ‘ağır hastadır' denilmezden önce. Acaba ilâç için bir yol var mı? Acaba doktora giden yol var mı?' denilmeden önce uyanın. Zaman senin için şifa ummadığı halde doktorlar senin için çağrılacaktır. Sonra 'Filan adam vasiyet etti, malını saydı' denir. Sonra 'Dili ağırlaştı, arkadaşlarıyla konuşamıyor, komşularını tanımıyor!' denir. O anda senin alnın ter döker. İnlemelerinin biri diğerini takip eder.
Yakının yerinde kalır, gözlerin yerinden fırlar, zanların doğrulanır, dilin ağırlaşıp kekeler, arkadaşların ağlar. Sana denir ki: 'Bu senin oğlundur, bu senin kardeşindir'. Oysa senin konuşman artık engellenmiştir, konuşamazsın. Senin dilin mühürlenmiştir. Artık kurtulamaz. Sonra kaza ve kader senin başına konur, canın bedeninden ayrılır, göklere doğru götürülür. O anda arkadaşların toplanır, kefenin hazırlanır. Seni yıkar kefene sararlar. Senin ziyaretçilerinin ardı kesilir. Senden nefret edenler rahata kavuşur. Senin ehlin ve aile efradın servetine el koymak üzere etrafından dağılıp giderler. Sen amellerinin rehini olarak kalırsın.’
Seleften biri, hükümdarın birine şöyle demiştir: ‘Dünyayı kötülemek ve dünyadan nefret etmek bakımından insanların en hakedeni, dünyada kendisine bolluk verilmiş, dünyadan kendisinin ihtiyaçları kendisine bahşedilmiş bir kimsedir. Çünkü böyle bir kimse malına hücum edip malını silip süpüren bir belayı veya topladığına hücum edip de onu darmadağın edip götüren bir felâketi veya saltanatının temellerini yıkan veya bedenine girip de kendisini hasta eden veya arkadaşları arasında elinden çıkarmak istemediği bir şeyini elinden alan bir felâketi bekler. Bu bakımdan dünya kötülenmeye (övmekten daha) layıktır.
Zira verdiğini alan, hibesinden cayan elbette dünyadır. Arkadaşının yüzüne güldüğü anda bir de bakarsın ki onu başkasına gülünç yapmış! Arkadaşı için ağlarken bakarsın ki başkasını onun için ağlatır. Elini vermek için açtığı halde bakarsın ki geri alır. Bugün arkadaşının başına taç koyar, yarın toprakla o kelleyi sıyırır. Dünya için, gidenin gidişi, kalanın kalışı eşittir. Dünya, kalanı gidenin yerine halef görür. Onların her birinin diğerinin bedeli olmasına razı olur.
Hasan Basrî (r.a.), Ömer b. Abdülaziz'e halife seçildiğinde şöyle bir mektup yazdı: ‘Bilmiş ol ki, dünya ikamet evi değil, kendisinden göç etme evidir. Âdem (a.s.) cennetten dünyaya cezalı olarak inmiştir. Ey müminlerin emîri! O halde dünyadan sakın! Zira dünyadan alınan azık, onu terk etmektir. Dünyadan alınan zenginlik, onun fakirliğidir. Dünyanın her an öldürdüğü biri vardır. Dünyayı aziz edeni dünya zelîl eder. Dünyayı toplayanı, dünya fakir yapar. Dünya zehir gibidir, bilmeyen bir kimse onu yutar. Fakat içinde kendi ölümü vardır. Bu bakımdan sen dünyada, yarasını tedavi edip saran gibi ol! Böyle bir kimse, istemeyenin korkusundan az korunur. İlâcın zahmetine, hastalığın uzunluğundan korkarak tahammül eder. O halde şu hilekâr dünyadan, şu kandırıcı, aldatıcı dünyadan sakın! O dünya ki hilesiyle süslenmiş, gururuyla fitnelendirmiş, emelleriyle cazibeli görünmüş, hitabıyla geciktirilmiştir. Bu bakımdan dünya telli duvaklı bir gelin gibi olmuştur. Gözler ona bakar, kalpler onun hayranı, nefisler onun aşığıdır. Oysa o bütün kocalarından nefret eder.
Buna rağmen kalan, geçenden ibret almamakta, son gelen önce gelenden ders almamaktadır. Dünyanın aşığı ondan ihtiyacını elde etmiş, aldanmış, haddini aşmış, âhireti unutmuştur. Aklını dünyaya kullanmış, dünya onun ayağını kaydırmış, pişmanlığı büyüdükçe büyümüş, hasreti oldukça çoğalmış, ölümün pişmanlığı artmış, ölümün sıkıntı ve elemleri üzerine çökmüş, maksadın elden çıkmasının acısını duymuştur! Dünyanın istekçisi dünyadan isteğini elde edememiş, nefsini rahat ettirememiş, azıksız dünyadan çıkmış, hazırlıksız bir zemine varmıştır.
Ey mü'minlerin emîri! Dünyadan sakın! Dünyada çok sevildiğin zaman ondan çok sakın! Çünkü dünyanın sahibi ne zaman dünyanın sevgisine güvenirse, mutlaka dünya onu bir zahmete sürükler. Dünya ehlinin arasında sevilen aldanmıştır. Dünyadan faydalanan hilebaz ve zararlıdır. Dünyada olan genişlikler bela ile bitişiktir. Dünyadaki beka, faniliğe döner. Bu bakımdan dünyanın sevgisi, üzüntülerle karışıktır.
Dünyadan giden dünyaya geri gelmez. Geleni bilinmez ki beklenilsin. Dünyanın ümitleri yalancı, emelleri batıldır. Doğruluğu bulanıktır, hayatı zikzaklıdır. Âdemoğlu dünyada daima tehlike ile karşı karşıyadır. Eğer düşünürse, kendisi nimetler içerisinde bile tehlikeden ve beladan sakınmak zorundadır. Eğer yaratan dünyadan hiçbir haber vermemiş olsaydı ve dünya için hiçbir darb-ı mesel beyan etmemiş olsaydı, yine de dünya uyuyanı uyandırır, gafili intibaha getirirdi. Allah (c.c.), dünya hususunda uyarıcı ve sakındırıcı gönderdiği halde nasıl böyle olmasın?’ demiştir.
Vehb b. Münebbih şöyle anlatır: Allah Teâlâ, Hz. Musa (a.s.)'yı, Firavuna gönderdiği zaman şöyle buyurmuştur: ‘Firavun'un dünyada giymiş olduğu elbise sizi şaşırtmasın. Çünkü onun perçemi benim kudret elimdedir. Ben izin vermeden o konuşamaz, bakamaz, nefes alamaz. Sakın onun dünyadan edinmiş olduğu lezzetler sizi hayrete düşürmesin! Çünkü o cilveli yaşantı, dünya hayatının geçici cilvesidir, israfçıların ziynetidir.
Eğer ben ikinizi dünya ziynetiyle ziynetlendirmek isteseydim, Firavun o ziyneti gördüğü zaman anlardı ki size verilen nimete gücü ve takati yetmez. Bunu yapabilirdim. Fakat ben sizi böyle şeyden uzak tutuyorum. O ziyneti sizden esirgiyorum. Ben halis kullarıma hep böyle yaparım. Ben onları dünya nimetlerinden şefkatli bir çobanın tehlikeli otlaklardan koyunlarını koruduğu gibi korurum. Şefkatli çobanın devesini uyuz eden konaklardan uzaklaştırdığı ve sakındırdığı gibi onları dünyanın sığınaklarından korur ve uzaklaştırırım. Böyle yapmak, onların nezdinde kıymetsizliklerine yorumlanamaz! Fakat benim ikramımdan uzak bir vaziyette bolca nasiplerini tamamlamasınlar diye yapıyorum.
Ancak benim veli kullarım bana zillet, korku, huşû, hudû ve kalplerinde yerleşen takvâ, bedenlerinde görülen vera ile süslenirler. Bunlar onların giydiği elbiseleri ve hissettikleri kalpleridir. Dolayısıyla zaferi elde edecek kurtuluşları, umdukları emelleri ve medar-ı iftiharları olan iyi hasletleridir. Bilinmelerine vesile olan simalarıdır. Sen onlara rastladığın zaman kanatlarını onlar için ger! Kalbini ve dilini onlar için kolaylaştır. Kim benim veli kullarımdan birini korkutursa, o bana karşı savaş açmış olur. Sonra o veli kulumun intikamını, kıyamet gününde ben alırım.’
Hz. Ali (r.a.), bir hutbe okuyarak şöyle demiştir: ‘Bilin ki muhakkak öleceksiniz. Ölümden sonra dirilip amellerinizin yanında durdurulacaksınız. Amellerinizle cezalandırılacaksınız. O halde dünya hayatı sizi aldatmasın! Çünkü dünya hayatı bela ila çepeçevre sarılıdır. Fanilikle bilinir, hile ile vasıflıdır. Dünya hayatında her ne varsa, zevale doğru gidiyor. Dünya, dünyalılar arasında dönen bir dolap gibidir. Onun durumları hiçbir zaman devam etmez. Ona binenler hiçbir zaman şerrinden emin olamazlar. Aile efradı, ondan gelen bir genişlik, zevk ve safa içinde bulundukları bir anda bakarsın ki bir bela ve aldatmaya uğrarlar.
Değişik durumlar, geçici teller çalıp durmakta. Dünyada yaşamak kötü, dünyada bolluk devam etmekte. Dünyanın ehli dünyada hemen oklanmaya hazırlanan hedefler. Dünya onları ok yağmuruna tutmakta, ölümüyle onları uzaklaştırmakta. Her birinin ölümü dünyada takdir edilmiş. Onun nasibi dünyada boldur. Ey Allah'ın kulları! Bilin ki sizler ve içinde bulunduğunuz şu dünya, ömürleri daha uzun olan geçmiş kimselerin yolu üzerindesiniz. Kuvvetçe sizden daha güçlü, sizden daha fazla dünyayı tamir eden ve eserleri sizden daha çok olan kimselerin yoluna devam ediyorsunuz. O kimselerin sesleri uzun zaman titreştikten sonra susmuş, sükûta uğramıştır. Cesetleri çürümüş, köyleri, beldeleri ve evleri olduğu yerde harap olmuş, boş kalmış. Eserleri silinmekte, koca koca köşkler, tahtlar ve halılar yerine lâhitli ve mezarlarda biri diğerine dayanmış taşlar ve kayalıklar konmaktadır. Bu bakımdan onların yeri korkulu. Orada duranlar garip. Tanımadıkları bir diyarın halkına katılmış, dertli ve meşgalesi olan bir memleketin insanlarıyla beraberler. Mamur köşk ve saraylarla ünsiyet etmiyorlar. Komşu ve arkadaşların birbirini ziyaret etmesi gibi şeyler yoktur. Oysa mekân ve komşuluk bakımından pek yakındırlar birbirlerine. Evce birbirinin bitişiğinde aralarında nasıl konuşma olacaktır? Oysa belâ bütün varlığıyla onları kuşatmıştır. Kocaman taşlar ve topraklar onları yemiştir. Hayattan sonra ölmüşler, maişetin parlaklığından sonra kupkuru kemik olmuşlar. Dostlar onlardan kaçınmakta, onlar toprağın altında durmakta, dönüşü olmayan bir yolculuğa çıkmaktalar! Heyhat! Heyhat!’
Hikmetli sözler konuşanlardan birine dünyanın vasfı ve ne kadar kalacağı sorulduğunda şöyle demiştir: ‘Dünyada senin vaktin şu ki, o vakitte senin gözün sana döner. Çünkü daha önce geçen zamanın idraki elinden çıkmıştır. Gelecek zaman hakkında ise bir bilgiye sahip değilsin. Zaman, gecesi tarafından matemi tutulan, saatleri tarafından durdurulan bir günden ibarettir. Hâdiseleri bozması ve eksiltmesi ile durmadan insanoğlunun üzerine akıp gelmektedir. Zaman, cemiyetleri dağıtmaya, derli toplu olanları yıkmaya, devletleri değiştirmeye vekil kılınmıştır. Emel uzundur, ömür kısa. Bütün işler ise Allah (c.c.)'a döner.’
Ömer b. Abdülaziz (r.a.), bir hutbesinde şöyle demiştir: ‘Ey insanlar! Muhakkak sizler öyle bir iş için yaratıldınız ki, eğer siz onu tasdik ederseniz muhakkak ahmaksınız, eğer onu yalanlarsanız, muhakkak helâk olanlardansınız. Siz edeb için yaratıldınız. Fakat sizler, bir evden bir eve naklediliyorsunuz. Ey Allah'ın kulları! Siz öyle bir evde bulunuyorsunuz ki o evde sizler için yiyeceklerinizde zehir, içeceklerinizde zakkum vardır. Ancak ayrılmayı istemediğiniz bir şeyden ayrılmak suretiyle o evde sizi sevindiren bir nimet elde edebilirsiniz! Bu bakımdan son varacağınız konak için çalışınız! Edediyyen kalacağınız ev için çaba sarfediniz!’ Bunu söyledikten sonra ağlamaktan konuşamaz bir hâle geldi ve minberden indi.
Muhammed b. Hasan şöyle demiştir: ‘Edeb, marifet, ilim ve fazilet ehli, Allah Teâlâ'nın dünyayı hakir (bayağı) kıldığını ve dostları için dünyaya razı olmadığını, dünyanın onun nezdinde hakir ve önemsiz olduğunu Hz. Peygamber (s.a.v.)’in dünyada zâhid olup, ashabını onun fitnesinden sakındırdığını bildikleri zaman ondan az yediler. Fazlasını ahiret için gönderdiler.
Dünyadan kendilerine yetecek kadarını aldılar. Meşgul edeni bıraktılar. Elbiselerden avretlerini örtecek kadarını giydiler. Yemekten açlığı giderecek kadarını yediler. Dünyaya yok olacak gözüyle baktılar. Ahirete ebedî kalacak gözüyle nazar ettiler. Bu bakımdan onlar dünyadan bir binicinin azığı kadar azıklandılar. Dünyayı harap edip onunla ahireti tamir ettiler. Ahirete kalpleriyle bakıp, gelecekte ona gözleriyle bakacaklarını anladılar. Bedenleriyle ahirete yakında irtihal edeceklerini bildikleri için kalpleriyle ahirete irtihal ettiler. Az yoruldular.
Uzun zaman nimetlendiler. Bütün bunlar, kerim olan Mevlâlarının tevfiki ile oldu. Mevlâlarının kendileri için sevdiğini sevdiler, kerih gördüğünü de kınadılar.’
Dünyayı kötülemek, dünyanın ne olduğunu bilmedikçe yeterli değildir. Dünyanın nesinden korunmak, nesinden korunmamak gerektiğini bilmeden onu kötülemek bir fayda vermez. Bu bakımdan kötülenen dünyayı belirtmemiz mutlaka lâzımdır. Allah (c.c.)'a giden yolu kesene bir düşman olduğundan dolayı kendisinden korunmak ve sakınmak gereken dünyanın ne olduğunu beyan etmeliyiz. O halde deriz ki: Senin dünya ve ahiretin, kalbinin hallerinden olan iki halden ibarettirler. O hallerden yakın olana dünya denilir. O, ölümden önceki her şey demektir. Geciken ve ölümden sonra gelene ahiret denilir. O da ölümden sonrasıdır. Bu bakımdan dünyada her ne nasibin, gayen, şehvetin ve lezzetin varsa ölümden önce meydana gelir ve o şey senin için dünyadır. Ancak meylettiğin, nasibinin olduğu, payının bulunduğu ve kötü de olmayan bu şeyler üç kısma ayrılır:
Birinci Kısım: Ahirette seninle arkadaşlık yapan, ölümden sonra da meyvesi beraberinde kalan şeydir. Bu da iki şeyden ibarettir: İlim ve amel. İlimden gaye; Allah (c.c.)'ı, sıfatlarını ve fiillerini, meleklerini, kitaplarını, peygamberlerini, arz ve semanın melekûtunu ve Allah (c.c.)'ın, peygamberinin şeriatını bildiren ilimdir. Amelden gaye; halisen Allah (c.c.) rızası için yapılan ameldir. Âlim kişi bazen ilmiyle o kadar ünsiyet peyda eder ki, ilim onun nezdinde eşyanın en lezzetlisi olur. Bu bakımdan uykuyu, yemeyi ve evlenmeyi ilmin lezzeti için terkeder. Çünkü ilim, onun katında bütün bunlardan daha zevklidir. O halde ilim, bu kişi hakkında dünyada hemen verilen bir nasip olmaktadır. Fakat biz dünyanın kötülüğünü belirttiğimiz zaman, asla bunu dünyadan saymayız. Aksine bu ahiretten deriz. Böylece âbid kişi de bazen ibadetiyle ünsiyet peyda eder, onun lezzetine alışır. Öyle ki o ibadetten menedilirse, bu menediliş onun için cezaların en büyüğü olur. Hatta bazıları: ‘Ben benimle gece ibadeti arasında perde olur diye ölümden korkuyorum.’ demiştir. Başka biri de şöyle demiştir: ‘Ya Rab! Namazın, rükûun ve secdenin kabirde bile yapılması için bana kuvvet ver!’
İşte bu kimsenin katında namaz, hemen verilen nasiplerden olmaktadır. Acilen verilen nasibe dünya ismi verilir. Çünkü dünya yakınlık manasına gelen ‘dünuv’ kökünden gelir. Fakat biz, bu dünyadan, kötülenen dünyayı kastetmiyoruz. Nitekim Hz. Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: “Bana dünyanızdan üç şey sevdirilmiştir;
1-Kadın,
2-Güzel koku,
3-Gözümün nuru namaz!”
İşte görüldüğü gibi namaz, dünyanın zevklerinden sayılmıştır. His ve müşahedeye giren her şey de şehadet âleminden sayılır ve dünyadandır. Azaları rükûa varmak, secdeye kapanmak suretiyle hareketlendirmekten lezzet almaktadır. Lezzet almak ise dünyada olur. Bunun için de Hz. Peygamber (s.a.v.), namazı dünyaya izafe etmiştir.
İkinci Kısım: Birinci kısmın tam zıddı ve en uzağında olan şeydir. O da içinde acil lezzet olan ve ahirette asla meyvesi olmayan şeylerdir. Bütün günahlardan zevk almak, ihtiyaçlardan fazla olan mübah şeylerle nimetlenmek, zaruretin dışında olan, refah ve konforlu yaşama dahil olan şeyler gibi. Altın ve gümüş istiflerden, bağlanıp beslenen atlardan, evcil hayvanlardan, ziraattan, köleler, cariyeler, aygırlar, koyun sürüleri, köşkler, evler, kıymetli elbiseler ve yemeklerin lezzetlerinden lezzetlenmek gibi. Bu bakımdan kulun bütün bunlardan olan nasibi kötülenen dünyadır.
Üçüncü Kısım: Birinci ve ikinci kısım arasında bulunan kısımdır. O da âhiret amellerine yardımcı olan acil rızıklardır. İnsanoğlunu, ilim ve amele ulaştıran, varlık ve sıhhatini devam ettirmesi için gereken her şey bu kısımdandır. Pek fazla pahalı olmayan kaba bir gömlek ve yemeğin normal miktarı gibi. İşte bunlar -birinci kısım gibi- dünyadan sayılmazlar. Çünkü bunlar birinci kısma yardımcı ve vesiledirler. Bu bakımdan kul, ilim ve amel hususunda kendisine yardımcı olsun diye bunları elde ederse, dünyaya daldı, denilmez ve bu yüzden dünya bağlılarından olmaz. Eğer kulun teşvikçisi, takva hususunda yardımcı olsun diye değil de sadece geçici lezzeti temin ise, o vakit ikinci kısma iltihak eder ve kötülenen dünyadan sayılır.
Ölüm anında kul ile beraber ancak üç sıfat kalır:
1-Kalbin kirlerden temizlenmesi.
2-Allah (c.c.)'ın zikri.
3-Allah (c.c.)'ı sevmesi.
Kalbin saflığı ve temizliği, ancak dünya şehvetlerinden menedilmekle elde edilir. Allah (c.c.)’ın zikriyle yakınlık kurmak ise, ancak Allah (c.c.)’ı anmak ve buna daimi bir şekilde devam etmekle elde edilir. Sevgi ise ancak marifetle elde edilir. Allah (c.c.)’ın marifeti ise ancak daimi bir şekilde düşünerek, tefekkür etmekle elde edilir. İşte bu üç sıfat kurtarıcı ve ölümden sonra saadet getirici sıfatlardır. Dünya şehvetlerinden kalbi temizlemeye gelince, o kurtarıcı sıfatlardandır. Çünkü kul ile Allah (c.c.)'ın azabı arasında siper olur. Muhakkak ki kulun amelleri, kulu müdafaa eder ve korurlar. Bu bakımdan azap, ayaklar tarafından geldiği zaman gece ibadeti gelip o azabı kovar ve siper olur. Eller tarafından geldiğinde, ellerle verilen sadaka gelir onu defeder.
Ünsiyet ve muhabbete gelince, onlar insanı saadete erdiren sıfatlardandırlar. Onlar kulu, Allah (c.c.)’a kavuşma ve O’nun güzelliğini müşahedenin lezzetine vardırırlar. Bu saadet hemen ölümün akabinde çarçabuk tahakkuk eder ve cennette Allah (c.c.)’ın cemâlini görünceye kadar devam eder. Bu bakımdan kabir, cennet bahçelerinden bir bahçe olur. Böyle bir kimse için kabir nasıl cennet bahçelerinden bir bahçe olmasın! Oysa böyle bir kimsenin bir sevgiliden fazla sevgilisi yoktu. Dünya alâkaları da o sevgiliyi daimi şekilde anıp, onunla yakınlık kurmaktan kendisini alıkoyuyordu. Onun cemalini düşünmeye engel oluyordu. Bu bakımdan o alâkalar ortadan kalkmış, kişi hapisten kurtulmuş, sevdiğiyle baş başa kalmış. O halde, alâkalardan emin, mânilerden selim ve sevinçli bir durumda sevdiğinin huzuruna varır. Dünyanın aşığı ölüm anında nasıl üzülmesin? Oysa onun sevdiği dünyadan başka bir şey değil. Dünya ise kendisinden alınır, kendisi ile dünya arasında ölüm perdesi gerilir, dünyaya dönüş yolları kendisi için kapanır.
Durum bu ise âhiret yolunun yolcusu, amel, fikir ve zikirden ibaret olan bu üç sıfatın sebeplerine devam eden bir kimsedir. Bu sıfatlar, onu dünya şehvetlerinden kesen sıfatlardır. Dünyanın lezzetlerini kendisine çirkin gösterirler. O lezzetlerden kendisini alıkoyarlar. Bütün bunlar ancak beden sıhhatiyle mümkün olur. Bedenin sıhhati de ancak azıkla elde edilir. Elbise, mesken ve bunlara benzer birçok sebeplere muhtaçtır. Bu bakımdan bunlardan gerekli olan miktarı, dünyadan âhirete sarf etmek için aldığı zaman, dünya âşıklarından sayılmaz. Dünya onun hakkında âhiretin tarlası olur. Eğer onları nefsinin zevki için ve lezzetlenme maksadıyla alırsa dünyanın âşıklarından olup lezzetlerine rağbet gösterenlerden sayılır. Ancak dünyanın lezzetlerine rağbet göstermek, sahibini ahiret azabına götüren ve haram olan şeyler, sahibiyle yüce dereceler arasına perde gibi gerilir. Sahibini uzun uzun hesap vermeye zorunlu bırakan ve kendisine helâl ismi verilen şeye taksim olunur. Basiret sahibi bilir ki muhasebe için kıyamet meydanında uzun durmak da azaptır. Bu bakımdan hesap için bekletilen bir kimse üzülür.
Hz. Süleyman (a.s.) o kadar servet ve debdebe içinde, insanlara yemeklerin lezzetlilerini yedirir, kendisi ise arpa ekmeğiyle yetinirdi. Bu yolla serveti nefsinin yanında bir zillet ve zorluk kıldı. Zira yemeklerin lezzetlileri varken sabretmek daha zordur. Bu ilâhî sır nedeniyle Allah Teâlâ, Peygamberimiz (s.a.v.)’den dünyayı esirgemiştir. Hz. Peygamber (s.a.v.) açlıktan karnının üzerine taş bağlıyordu ve bunun için de Allah Teâlâ, sıkıntı, bela ve mihneti, peygamberler ve veli kullarına vermiş, sonra (derece bakımından) onlara benzeyenlere vermiştir.
Diğer bir kısım vardır ki, şekil olarak ve maddeten nefsin lezzeti için olur. Fakat anlam bakımından Allah (c.c.) için olması mümkündür. Bu da yemek, evlenmek, kişinin ve neslinin bekası ile ilgili şeylerdir. Eğer bunlardan gaye sadece nefsin lezzeti ise dünya için olur. Eğer gaye takva hususunda yardımcı olmaları ise anlam bakımından Allah (c.c.) için olur. Her ne kadar görünüşte dünya için olsa da. Hz. Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: “Kim zengin olmak, akran ve emsaline karşı böbürlenmek için helâlinden mal edinmek istiyorsa, böyle bir kimse Allah (c.c.) kendisinden nefret ettiği halde Allah'ın (c.c.) huzuruna gelir ve kim dilenmekten kurtulmak ve nefsini korumak için mal talep ediyorsa, bu kimse kıyamet gününde yüzü ayın on dördü gibi pırıl pırıl parladığı halde gelir.”
Veysel Karanî'nin aile fertleri O’nun deli olduğunu sanıyorlardı. Çünkü o nefsini pek fazla zorluyordu. Kapılarının yanında ona bir ev inşa ettiler. Bir sene, iki sene, üç sene geçtiği halde onun yüzünü görmüyorlardı. O, evinden sabah ezanının ilk zamanlarında çıkıyor, en son yatsı namazında dönüyordu. Onun geçimi, hurma çekirdeklerini toplayıp bedeliyle geçinmekti. Atılmış bir hurmayı yerde görürse, akşam onunla iftar etmek için alırdı. Eğer iftar için bir şey bulamazsa, topladığı çekirdekleri satar, onun parası ile gıdasını temin ederdi.
Veysel Karanî'nin elbisesi mezbeleliklere atılan paçavralardı. Onları Fırat nehrinde yıkar, yamalar ve giyerdi. İşte onun elbisesi bu idi. Bazen mahalle çocuklarının yanından geçerken kendisini deli sanan çocuklar onu taşlarlardı. Çocuklar onu deli sanırlardı. Onlara şöyle derdi: ‘Kardeşlerim! Eğer beni taşlayacaksınız, bari bana küçük taşları atın, çünkü topuklarımın kanayıp namaz vaktinin geçmesinden korkuyorum'. İşte onun hayatı böyleydi. Oysa Hz. Peygamber (s.a.v.) O’nun şanını yücelterek şöyle buyurmuştur: “Ben Yemen tarafından Rahmân'ın nefesini hissediyorum.” Bu hadîs, Veysel Karânî'ye işarettir.
[1] Tevbe sûresi, 9/38.